Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Anime En Son İzlediğiniz Animeler ya da Okuduğunuz Mangalar ?

1*VRybwzchnsM7zUG5y0GySQ.png


Aku no Hana okuyorum şu sıralar. Youtube'da dolanırken bu mangayı okumayın diye bir video görünce ilgimi çekti ve izledim. Aslında videoda mangaya övgüler sunuluyordu fakat herkese göre olmadığı da söyleniyordu. Bende merak ettiğim için göz atmaya karar verdim, aslında pek okuyacağım türde bir eser olmamasına rağmen kendini okutmayı başardı.

İlk başlarda kendimi ben neden bu mangayı okuyorum diye sorgulasam da değişik bir şekilde beni etkilediği yerler oldu. Konusu basit olmasına rağmen bir insanın kabul etmese de aslında derinliklerinde farklı bir kişiliği olduğu, herkesin benzer dürtülere sahip olabileceğini gösteriyor. Ana karakter ile bağ kurabildim bu yüzden.

Ayrıca serinin on üç bölümlük bir animesi de bulunmakta. Rotoskop tekniği ile yapıldığından ötürü izleyici tarafından beğenilmemiş ve devam etmemiş. Ben şahsen beğendim, kullanılan müzikleri ve yönetmenliği başarılı buldum. Manganın o rahatsız edici havasını iyi yansıttığını düşünüyorum.
 
Bi manga arşivinden rastgele 3 manga seçip onları okudum.

1- Aoi Kiseki
images
10-11 bölümlük kısa bir seriydi zaten. Çizimler garipti, hikaye de wattpad hikayeleri gibiydi. Denk gelirseniz okumanıza gerek yok. 3.9/10

2- Bitter Virgin
images
Bu da wattpad tarzı bir hikaye ama konusu biraz daha iyiydi.
Bir kız üvey babası tarafından 2 kere tacize uğruyor. Bir kere kürtaj oluyor bir kere de doğuruyor. Bu arada bu kız ortaokul veya lise öğrencisiydi. Sonra evinden ayrılıyor ve başka yerde okumaya devam ediyor. İşte birtakım olaylardan sonra bunun daha önce tacize uğradığı ortaya çıkıyor ve bu kızla ilişki kurulur mu diye bi ortam oluşuyor. Konusu diğer ikisine göre biraz ağırdı. Bunu okuyabilirsiniz boş vaktinizde. 4.9/10

3- Cat Street
images
Aralarında en beğendiğim. İlk başlarda daha psikolojikken son yarısında fox tv yaz dizilerine dönüyor. Shojo tarzı mangalar da hep wattpad hikayelerine benziyor. Sadece -18 halleri.
Bunu okumanızı öneririm. Konusu: Aile zoruyla oyuncu olan bir kız oyunculuğu bırakıyor. Ancak oyuncu olduğu sürede de sosyalleşemediği için insanalarla pek iletişim kuramıyor. Bir gün kendisi gibi insanların olduğu bir serbest okul buluyor. Burada da yavaş yavaş gelişiyor işte.
Fox tv dizileri halini almadan 7/10 veririm. Ama genel ortalama 5/10.
 
[img='https://nosomosnonos.com/wp-content/uploads/2020/03/img_main02-2.jpg',none,419][/img]

Kaguya-sama'nın 2.sezonunu izledim. Henüz finallemediği için üçüncü sezona geçmedim ancak ikinci sezon ilkinin bile üzerindeydi. Gülmekten anırtan kısımlarının olmasının yanı sıra duygusal, ağır dram kısımları da vardı ve bunu bir komedi animesi için aşırı iyi şekilde işlemişti. Romance kısımları hoştu her zamanki gibi.

İşigami flashbacklerinde neredeyse ağlayacaktım, o kadar gerildim ve etkilendim. Psikoloji taginin de bir noktada hakkını vermişler. Şirogane reisin babasının da seriye girmesiyle yeni memeler de doğmuş oldu böylece, adam çok matrak.

İşigami reisin yanı sıra başkanın adamlığı ve ince zekası da konuşulmaya değer. Çok iyi bir ana karakter kadrosu var kesinlikle bu serinin. Kimileri toksik buluyor Kaguya ve Şirogane arasındaki ilişkiyi ve belli noktada öyle, ancak çok eğlenceli kesinlikle.

Kaguya-sama popülerleştiği için mutlu olduğum ender serilerden biri. çünkü kitlesi epey tatlış geliyor bana daha hiç toksik bir fanına rastlamadım.

Puan vermeyi sevmediğim ve beceremediğimden puan vermeyeceğim, ancak çook beğendiğimi söyleyeyim. Hayran kaldım. A-1 stüdyosu da bir alkışı hak ediyor, çok iyi üstesinden gelmişler bu serinin.
 
2- Bitter Virgin


Bu da wattpad tarzı bir hikaye ama konusu biraz daha iyiydi.
Bir kız üvey babası tarafından 2 kere tacize uğruyor. Bir kere kürtaj oluyor bir kere de doğuruyor. Bu arada bu kız ortaokul veya lise öğrencisiydi. Sonra evinden ayrılıyor ve başka yerde okumaya devam ediyor. İşte birtakım olaylardan sonra bunun daha önce tacize uğradığı ortaya çıkıyor ve bu kızla ilişki kurulur mu diye bi ortam oluşuyor. Konusu diğer ikisine göre biraz ağırdı. Bunu okuyabilirsiniz boş vaktinizde. 4.9/10
Bitter Virgin baya sevdiğim ve yıllar önce okumuş olsam da aklımda kalmış bir manga. "Wattpad tarzı hikaye"den kastını bilemiyorum ama işlediği konu ağır ve karanlık bir konu. Dediğin gibi babası tarafından tecavüze uğrayıp çocuk doğuran ve çocuğunu evlatlık vermek zorunda kalan bir genç kızı konu alıyor. Normalde işlemesi zor, tatsız gözükmesi kolay bir konu olsa da yazar hakkını veriyor. Olgun ve ciddi bir şekilde işlenmiş, iyi karakter yazarlığına ve diyaloglara sahip, karanlık olsa da güzel olan bir hikaye yaratıyor. Ana karakterlerin duyguları , düşünceleri ve gelişimlerini çok güzel bir şekilde yansıtıyor.

Karanlık, hayatın içinden, narin ve olgun; bu tarz hikayeler benim için Battle Shounen serilerden ters bir uçta yer alıyor. Böyle bir hikaye arayışı olanlar için kesinlikle önereceğim bir manga.
 
En son okuduğum demeyeyim de, başladığım manga Vinland Saga. Tavsiye ederim.

@Nabu'nun gurme tavsiyesiydi.
 
[img='https://somoskudasai.com/wp-content/uploads/2021/05/Season-3.jpg',none,436][/img]

JoJo Part 4'ü izledim. Evet, ara verdiğim JoJo macerama JoJo Part 4 ile devam ettim ve şu anda da Part 5'i izliyorum. Öncelikle Josuke en sevdiğim JoJo oldu diyebilirim. Ve kurduğu ekip de çok iyiydi, tabii ki ekipte bazı mantık hataları ve falsolar olsa da son halini benimsedim ve çoğu için endişelendim. Villain'ı ise epey dominant idi Kira bir Dio-sama değildi ama epey iyiydi.

En hoşuma giden şey sitcomumsu tarzıydı. Komik, dramatik, tatlı... ve tabii ki tüm JoJo partlarında olan meme havası. Seri çok meme. Stand muhabbetini başlarda çok sevmemiştim ancak bu part ile aştım. Hamon'dan daha iyi oldu bile diyebilirim.

Dövüşler yine çok taktikseldi ve seyir zevki yüksekti. Animasyonlar ve müzikler de iyi olunca tadından yenmedi vallahi. Part 7 harici diğer JoJo partlarını animeden takip etmeyi düşünüyorum yani animenin ekstra getirileri çok fazla. Bir de mangasının çizim tarzını sevmiyorum karakterler üzerinde.

Ve son olarak üç kuşak JoJo'dan övgü alan, Jotaro'yu kendine hayran bırakan Koiçi reise selamlar. Jotaro'ya gelirsek part 3'e göre çok daha olgun ve karizmaydı. Bu part ile sevdim kendisini. Yetişkinliği harika olmuş.

Puan vermeyi sevmiyorum ancak memnun ayrıldım.
 
Sailor Moon Super S

[img='https://cdn.myanimelist.net/images/anime/1676/94428l.jpg',none,213][/img]

Geçen sene Sailor Moon'un ilk üç sezonunu birlikte izlemiştim. Biraz başka şeylere bakayım dedikten sonra geri dönmeye üşendim. Geçenlerde Utena'yı izleyip çok etkilendikten sonra Sailor Moon'a devam etme isteği oluştu.

İnternette okuduğum kadarıyla insanların ya birinci yada ikinci en az favori sezonu. İzledikten sonra benim görüşüm de onlarla aynı. Daha Stars'ı izlemedim ama izlediğim dört sezon (SM, SMR, SMS, SMSS) arasında kesinlikle en az sevdiğim sezon.

İlk sezon anladığım kadarıyla bu sezon ile birlikte en fazla filler bölüme sahip olan sezon ama bu sezonun aksine ilk sezondaki fillerlar, sezonu zevkli ve iyi kılıyor. Bir çok filler bölüm yeni gördüğümüz karakterlere ve onların yeni tanıştığı Sailor Senshi'ler ile ilişkisine odaklanıyor. O yüzden şova ekstra bir şeyler katıyor. Sailor Moon Super S'deki filler bölümlerin ise öyle bir katkısı yok.

Üçüncü sezondaki gibi Outer Senshi 'ler olmamasına rağmen Sailor Moon ve Sailor Chibi Moon dışında geriye kalan tüm senshiler çok arka planda kalıyor. Hem slice-of life kısımlarında üzerlerinde çok az duruluyor, hem de hikaye kısmında çok faydasızlar. Bunun nedeni ise sezonun odağının Chibi-Usa, yani bir çok kişinin en az favori karakteri, olması. Chibi-usa çocuk ve genel olarak sinir bozucu olduğundan bölümler de sinir bozucu ve çocuksu bir hal alıyor. Bir diğer yandan ise, hikaye kısmı mangaya göre sulandırılmış. Elle tutulabilir çok az bir şey var ve geçen sezonlardaki hikayelere göre çok daha zayıf.
 
JoJo Part 5: Golden Wind

[img='https://wallpapercave.com/wp/wp4640767.png',none,495][/img]

Evet, Elmas Kırılmaz yani part 4'den sonra hızlıca animeye uyarlanmış diğer partları da izledim.

Altın Rüzgarı... Seride seyir zevki en yüksek karakterlerden biri olan Dio'nun oğlunun başrolde olduğu bir seri. Aslında Dio ve Jonathan'ın ortak oğulları diyebiliriz, biyolojik oarak Jonathan'ın oğlu ancak çocuğu yapan Dio.

Öncelikle part 5'in ana kadrosu çok iyiydi, hele hele part 6'ya kıyasla bulunmaz bir nimet. Mista JoJo evreninde en sevdiğim karakterlerden biri oldu, hele Sex Pistols sanırım en sevdiğim stand. Çok tatlı o bıcırıklar. Hele number 5. :D Yazık ya kıyamam.

Giorno'ya gelirsek, Dio'nun kıvrak zekasını, Jonathan'ın temiz ahlakını almış. Efendi, iyi huylu, tertemiz bir genç ancak pis işlere de bulaşmış tabii yaşadığı yer epey sakat bir yer çünkü. Şıllık anasından ise hiçbir şey almamış Allah'tan.

Part 5'in ana kötüsüne gelirsek, bence kötü değildi, ancak diğer partlara göre zayıftı diyebilirim. Kira'yı daha çok beğenmiştim.

Dövüşler her zamanki gibi zeka kokuyordu ve çok özgündü.

Puan vermeyi sevmem ancak çokça memnun ayrıldım.



JoJo Part 6: Stone Ocean
51h897fQIHL._AC_SY1000_.jpg



Gelelim part 6'ya... Ya abi, şu seriyi Netflix yayın haklarını aldıktan sonra izlediği politika mahvetti bence. Ne güzel 24'lük sezonlardan iki sezon ya da 39 bölüm tertemiz verip bitiriyorlar... ONA'ya geçtikten sonra 12 bölüm yapmışlar, iş emek aynı, stüdyo aynı ama ağzıma mı izledim burnuma mı izledim bir şey anlamadım. Zaten ana kadro çok zayıf, üstüne bu da tuzu biberi oldu....

Gerçekten tüm partlar içinde part 1 ile beraber en zayıf ana kadro bu partta. Mr. Hava Durumu ve Jolyne dışında umursanacak bir karakter yok. Emperio işte biraz da. Ana üçlüdeki iki kadın çok zayıf. Hapishane temasını da normalde severim ancak JoJo'ya gitmiyor ya.

Part 6'nın güzel kısmı ise Dio-sama ile ilgili olması. Gözükecek mi merakla bekliyorum.

Şu anlık bir şey demeyeyim ve diğer sezonları bekleyeyim...
 
Part 6'nın güzel kısmı ise Dio-sama ile ilgili olması.
Part 6 ya yükselmiştim yazık oldu, Part 7 de Dio yoktur umarım.
Part 7'de evren sınıflanıyor, Steel Ball Run evreninde geçiyor Part 7 ve 8. Dolayısıyla orijinal serideki karakterler yok.

Ayrıca sen daha part 4 ve 5'i izlemedin yorum yapmaya hakkın yok. :D

Bu arada part 6'da Dio'nun gözükeceği kesin değil, sadece bir ihtimal. Hikayenin bir kısmı onunla ilgili.
 
Sailor Moon Sailor Stars

[img='https://images-wixmp-ed30a86b8c4ca887773594c2.wixmp.com/f/ed991cf4-7c8c-4530-b6ba-a3abf3ab2eae/df7tdbs-7460a45f-3c81-4665-956a-5fb4cef70c37.png/v1/fill/w_1024,h_1492,q_80,strp/sailor_moon_sailor_stars_poster_by_joshuat1306_df7tdbs-fullview.jpg?token=eyJ0eXAiOiJKV1QiLCJhbGciOiJIUzI1NiJ9.eyJzdWIiOiJ1cm46YXBwOjdlMGQxODg5ODIyNjQzNzNhNWYwZDQxNWVhMGQyNmUwIiwiaXNzIjoidXJuOmFwcDo3ZTBkMTg4OTgyMjY0MzczYTVmMGQ0MTVlYTBkMjZlMCIsIm9iaiI6W1t7ImhlaWdodCI6Ijw9MTQ5MiIsInBhdGgiOiJcL2ZcL2VkOTkxY2Y0LTdjOGMtNDUzMC1iNmJhLWEzYWJmM2FiMmVhZVwvZGY3dGRicy03NDYwYTQ1Zi0zYzgxLTQ2NjUtOTU2YS01ZmI0Y2VmNzBjMzcucG5nIiwid2lkdGgiOiI8PTEwMjQifV1dLCJhdWQiOlsidXJuOnNlcnZpY2U6aW1hZ2Uub3BlcmF0aW9ucyJdfQ.7IkSy8T9uXptThN5jOd3FbIRQ83F1YvR4KAeYbpMzTw',none,279][/img]

Sailor Moon Super S için en az hoşuma giden sezon demiştim, Sailor Stars ise sanırım en sevdiğim sezon oldu. Super S'de garip bir şekilde eksik olan Outer Senshi geri dönüş yapıyor ve seri Chibiusa yerine Usagi , yeni tanıtılan karakterler ve onların hikayelerine odaklanıyor.

Sezon normalden farklı bir şekilde açılıyor. Geçen sezon hakkında çok az şey gördüğümüz ve hikayesi sulandırılmış dediğim düşman geri dönüş yapıyor ve seri, geçen sezonun sonundan da yüksek bir risk durumuna geçiyor. Bu arc, serinin ilk 3'de 1'lik kısmı boyunca heyecana ara vermeksizin sürüyor ve en sonunda geçen sezonda gördüğümüz hikayenin üstüne inşa ediliyor.

Bu arcdan sonra serinin ikinci arcı başlıyor ve her zamanki slice-of life, haftalık hikayelere geri dönüş yapılıyor. Ancak bu demek değil ki geçen sezon gibi sürekli aynı karakter hakkında tamamen aynı yapıda bölümler izliyoruz. Bu sezonlar boyunca yeni tanıtılan iyi karakterleri, onların serinin değişmezi karakterler ile etkileşimini ve onlar sayesinde gelişimini görüyoruz; ilgi çekici kötü karakterler ile birlikte yavaş yavaş hikayenin gizeminin çözülüşünü izliyoruz; ayrıca Usagi'nin başından geçen zorluklara ve iç çatışmasına konuk oluyoruz.

Bu sezon özellikle Usagi'nin yazılışını beğendim, durumlar yüzünden her zamankinden farklı bir Usagi görüyoruz ve onun yeni ve derin ilişkiler kuruşunu izliyoruz. Kızlar liseye geçiyor ve kızların kendisindeki bu olgunlaşma içerdiği konulara ve onları ele alış biçimine de yansıyor.

Böylece geçen sene başlamış olduğum Sailor Moon serüvenimi de bitirdim. Seri yüksek bir noktada, beni memnun bırakarak bitiyor.
 
Hasanım vefat edince salmıştım tüm kurgusal eserleri ancak son günlerde ufaktan dönüş yaptım.

Sen to Chihiro no Kamikakushi
[img='https://cdn.myanimelist.net/images/anime/1127/116848l.jpg?_gl=1*wpnfka*_ga*OTI5MjQ3MDU3LjE2Mzk2MTA3OTc.*_ga_26FEP9527K*MTY1OTQyODYxNy4zNDguMS4xNjU5NDI4NjQ1LjMy',none,324][/img]

Evet... Meşhur filmi sonunda izleme fırsatı bulabildim, aradan çıksın istedim. Öncelikle belirteyim, film 21 yıl öncesine ait olmasına rağmen animasyon konusunda bir şaheser, tabii ben çok kaliteli bir torrentten deneyimledim.

Zayıf bulduğum yönleri vardı ancak macera hissini, yer yer tatlı bir gerilim hissini en iyi veren Stüdyo Ghibli filmi diyebilirim. Chihiro yani ana karakter apla çok tatlı, bulunduğu absürt ortama karşı tepkileri mest ediyor insanı. Ancak filmin başları gerçekten çok yavaş, ben ağır yapımlardan keyif alan biriyim ancak bana bile biraz ekstra yavaş geldi. Tabii bu durumun da kendince artıları yok değil.

Tüm Miyazaki filmlerindeki tatlışlık burada da fazlasıyla var, hatta ekstra var. Tabii bu doğal, kasıntı bir hali yok.

Yer yer karakterlerin(Chihiro'nun ebeveynlerininin) absürt gelen tepkileri vardı diğer filmlerden farklı olarak ancak onu da anlayabiliyordum, çok rahatsız etmedi.

Animasyon, müzik, nefes kesici manzaralar, seslendirmeler her anlamıyla kusursuz, yani 21 sene öncesinin işi demezsiniz.

Özet geçmek gerekirse, Ruhların Kaçışı anlatıldığı kadar iyi bir yapım, Oscar ödülünü boşa almamış, Miyazaki abimizden boş çıkmıyor. Puan vermeyi sevmiyorum ancak memnun ayrıldım diyebilirim.

Kaguya-sama 3.sezon -Ultra Romantic-

[img='https://cdn.myanimelist.net/images/anime/1092/121616l.jpg?_gl=1*19mxkrl*_ga*OTI5MjQ3MDU3LjE2Mzk2MTA3OTc.*_ga_26FEP9527K*MTY1OTQyODYxNy4zNDguMS4xNjU5NDI5MTAzLjI2',none,344][/img]


Evet, üçüncü sezonu da aradan çıkardım. Biraz doluyum aslında bu sezon ilgili çünkü MyAnimelist'de en beğenilen anime olmasına karşın ben diğer sezonlardan yer yer zayıf buldum. Tabii ki yine çok iyi bir sezondu, dolu doluydu ancak sezon 1 ve 2'nin arkasına koyardım.

Başkan Şirogane'yi daha yakından tanıma fırsatımız oluyor ve ne kadar adam gibi adam olduğuna tekrar şahitlik ediyoruz. Aslında bu sezon biraz kırılma anlarıyla dolu, gerek İşigami gerek Şinomiya ve başkan kendisini aşıyor. Iino ise her zamanki gibi çok tatlış, çok ön plana çıkmasa da yer yer yarıyor. İşigami ile didişmeleri hala tatlı.

Bu sezon ek olarak İşigami reisin yavuklusu Tsubame sempai de akıyor. Çok güzel bir çift olmalarını umuyorum, tabii o olay biraz yanlış anlaşılmaya kurban gitti ertelendi ama.

Yer yer karakterlerin tepkilerini anlamsız ve eğreti buldum bu sezonda, ancak bu biraz benden kaynaklı. Maki karakterini çok sevsem de aşk üçgeni olayını hiç sevmedim misal. Ha çok yardığı sahneler doğdu bu hikayeden ancak... eh.

Bu sezonu da diğer iki sezon kadar olmasa da çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim.


Hajime no Ippo 3. Sezon - Rising-
59295l.jpg



Aslında serinin ilk 2 sezonunu çok önce izlemiştim ancak o sıra 100 ölüm arka arkaya tüketince biraz yorulup diğer şeylere geçmiştim. Döndüğümde ise ilk 2 sezondaki kadar keyif alabildim, yer yer çok daha fazla keyif aldım.

Evet.. İppo'yu çok anlatmama gerek yok aslında her konuda kendini kanıtlamış bir eser, komedisi, dramı, aksiyonu her şeyi en iyi şekilde yapan bir seri. Slam Dunk ayarı görüyorum. Bu sezon da beni hiç yanıltmadı.

Bu sezon bir Bryan Hawk vs Takamura seviye dövüş yoktu belki, ama ona yakın Sawamura dövüşü vardı. Sawamura çok beğendiğim bir villain oldu, hani bu adam boksa bulaşmasa yamyam da olurmuş, katil de olurmuş. Çok etkilendim. OST'si de ayrı iyiydi.

Takamura'ya boks dışında ayrı bir parantez açmak istiyorum, bu herif her hangi bir eserde gördüğüm tüm karakterlerden daha komik ya. Tam bir şerefsiz ama aşırı komik, yarıyor her sahnesiyle. Kendisinden "ore-sama" diye bahseden bir mal. Allah iyiliğini versin.

David Eagle ise Hawk'dan çok daha iyi bir karakter, ama Takamura ile dövüşlerini kıyaslarsak Hawk dövüşü daha iyiydi bence. Yine de Eagle abimiz yakıyor.

Sezonun en sevdiğim iki yanından birisi Volg reisin return'ü oldu, çok özlemiştik ya. Abim benim gider ayak kıyağını yaptı öyle gitti. Çok başka bir adam çok.

Ve Nekota-san Kamogawa flashbacklerine değinmek istiyorum. Çok çok etkileyiciydi, hani milliyetçilik kokuyordu belki ancak savaş sonrası dönemi çok iyi yansıtmıştı ve şaka karakteri gibi gözüken Nekota-san'ın aslında nasıl bir reis olduğunu gözlemliyoruz...

Ve Aoki ve Kimura'ya yapılan ayıptır ya. Heriflere Endonezya Filipin şampiyonlarıyla dövüşeceksiniz diyorlar karşılarına şaklaban çıkıyor. Kimura Maşiba'ya kök söktürmüş bir yiğittir.
 
[img='https://animeclap.com/wp-content/uploads/2022/01/josee-to-tora-to-sakana-tachi-anime-movie.jpg',none,675][/img]

Josee to Tora to Sakana-tachi

Geçen ay izlediğim ve sevdiğim bir anime filmi oldu. Öncelikle romantizm konulu olsa da filmin ana konusu engelli bir bireyin ördüğü duvarlar ve engelli olmayanların da zamanla onların yaşadığı durumla bağ kurması gibi anlatabilirim. Çok hoş da bir romantizmi olduğunu söylemek mümkün, ben epey etkilenmiştim.

Film çok hafif bir atmosferde başlasa da sonlara doğru çok ağırlaşıyor, bu ağırlığı hardcore olarak düşünmeyin ancak yer yer ağır drama kayabiliyor. Tabii bu da güzel yapan unsurlardan bir diğer. Ben oldukça beğendim, puan vermeyi sevmem ancak memnun ayrıldım.

[img='https://occ-0-1722-999.1.nflxso.net/dnm/api/v6/E8vDc_W8CLv7-yMQu8KMEC7Rrr8/AAAABc6PRhLIgr50gkiMHw8MaPzn37vJY3YVbptYxRZnh9jev7gq5UotSz8WVhL64RhZocK-8ZTRcKu5TcmEemHbmR24bMnEvOjC9lfy.jpg?r=f71',none,695][/img]


Fate Stay Night Unlimited Blade Works - Heaven's Feel üçlemesi

Evet, birbirinden ap ayrı iki Stay Night hikayesi, alternatif evrenlerde geçiyor. İkisinin de lezzeti ap ayrı ancak ortak noktaları ikisinde de animasyonlar ve dövüşler şahane.

UBW'de Archer, Tohsaka karakterleri ön plandayken Heavens Feel'de Sakura Matou ve Rider ön plana çıkıyor. UBW'da Lancer, Saber, Caster ve ustası epey önemliyken Heavens Feel'de çok yüzeysel geçiyor ama o da Illya gibi karakterlere odaklanıyor.

Öncelikle Heaven's Feel ayrı bir dava, özellikle ikinci ve üçüncü filmleri ağır dram, hani UBW ile alakası yok. Sakura karakterine odaklanıyor demiştim, Matou ailesinde yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla çok ağır bir şekilde gün yüzüne çıkarıyor.

Emiya UBW'da yer yer gıcık etse de Heaven's Feel da tam yerinde bir karakter olmuş, hiçbir sorun göremedim. UBW' da da ben çok gıcık olmamış aksine sevmiştim.

Bence önce UBW, sonra Heaven's Feel izlenmeli sonra geçilirse Zero'ya geçilmeli diye düşünüyorum. UBW'u izlemeden Heaven's Feel'da bazı şeyler yerine oturmayacaktır. İkisi de çok ayrı deneyimler sunuyor.
 
[img='https://official-complete-2.eorzea.us/manga/Dragon-Ball/DragonBall/0060-021.png',none,406][/img]

Dragon Ball (Orijinal , Z öncesi olan 194 bölümlük kısım).

İlk 20-30 bölüm (Karakter tanıtımları ve de ilk Tenkachi Budokai dövüş turnuvası ile geçen kısımlar) ile 2. kez Tenkachi Budokai'a katılacağımız zamana kadar geçen aradaki süreç çok boş ve sıkıcı idi. Söz konusu kısımlar sürükleyici idi.

Tüm Red Ribbon Army olayları falan saçmaydı. Ancak Önce Tien, Sonra Piccolo'nun olaya katılışı ile epey tatlılaştı.


Ancak bu kadar kısa ve eski seride bile tonla güç skalası hatası vardı ayrıca, sürekli her ölen diriltildiği için, seri de hiç bir şey için endişelenemiyorsun. Bu gibi şeyler kötüydü.

Onun haricinde sevimli ve kendini okutan bir eser (heyecanlı kısımlarda en azından) ancak hiç bir şekilde hype'ının yanına yaklaşacak bişi değil


61-65/100
 
[img='https://official-complete-2.eorzea.us/manga/Dragon-Ball/DragonBallZ/0132-008.png',none,419][/img]

Dragon Ball Z (İlk 194 bölümlük seri ardından gelen 325 sayılık kısım).

Yani çok sürükleyici ve epik yerleri olmasıyla birlikte, gördüğüm en kötü arklardan bazılarına da sahipti. Ve serinin, zorla uzattırıldığını çok net hissediyorsunuz bir yerden sonra.

Saiyan-Namek-Freiza arkları birbirleri ile bağlantılı. O yüzden çok basit ve tek düze olsalar da akıcılık ve hikaye anlamında DBZ'nin en kaymaklı kısmı burası. Ancak işin kötüsü bu üç ark, aynı zamanda ilk 3 ark .Sonra Android, Cell ve Buu arkları var. Android arkı boş, Cell arkı meh ve Buu arkı felaket kötü.

Karışık duygular içindeyim. 50/100 de desem çok abartmış olmam 65/100 desem de.

Saiyan + Namek + Frieza Arkları = 70-74/100
Android + Cell Arkları = 63-67/100
Buu Arkı = 48-53/100

Ortalama : 61-66/100


Ama neden tuttuğunu (hele de Amerika da) biraz anladım. Çünkü tüm dandikliği ve de tek boyutluluğuna rağmen çok basit ve sürükleyici. Yine de sonraki serilere olan etkisi gerçekten de bir abartıymış onu da anladım bir kez daha.
 
[img='https://m.media-amazon.com/images/M/MV5BZTE3M2JkZjUtODQ4My00NzBlLTllZTctNDBlODcxNDU0MWNmXkEyXkFqcGdeQXVyNjc3NTI5MDY@._V1_FMjpg_UX1000_.jpg',none,486][/img]


Bocchi the Rock

Çerezlik, eğlenceli, hoş vakit geçirten, yer yer insanın kendisiyle özdeşleştirdiği bir seri. Çok kompleks ve aslında travmatik bir konuyu olabildiğince eğlenceli ele alıyor. Ana karakter Hitori Gotoh, çocukluğundan beri ağır sosyal fobiye sahip bir liseli kız. En büyük hobisi ise gitar çalmak, küçüklüğünden bu yana rock grubu yıldızlarına özeniyor ve onlardan biri olmak istiyor.

Serinin meme potansiyeli ise çok yüksek belki internette görmüşsünüzdür tonla meme var hakkında. Karakterleri çok klasik olsa da her birinin kendine has bir aurası var. Hitori epey popülerleşmiş zaten, normal çünkü çok fazla insanın empati kurabileceği bir karakter. Ancak dediğim gibi bunu dramatik bir şekilde değil olabildiğince eğlenceli dile getiriyor seri.

Müzikleri de ayrıyetten güzel. İkinci sezonu merakla bekliyorum. Animasyon çok iyi olduğundan mangasına geçmeyi düşünmüyorum.

Puan vermeyi pek sevmem ancak memnun ayrıldım, ayırdığım vakte değdi.



[img='https://m.media-amazon.com/images/M/MV5BODY5YzI3ZmItODRkOC00MmVmLTk0MTgtZTI0MmQzZmE2MWZjXkEyXkFqcGdeQXVyMTA1OTEwNjE@._V1_FMjpg_UX1000_.jpg',none,515][/img]


Lovely Complex

Bu seriyi de geçen ay bitirmiştim. Toei animesi olduğu için animasyon ve bütçe konusunda beklentiniz çok uçuk olmasın, ancak serinin vadettiği diğer her şey çok iyi bir şekilde izleyiciye aktarılıyor.

Çok eğlenceli ve sıcak bir seri. Karakterler mükemmel değil, kusurları var ve bu kusurlar kendilerinde bazı travmalara sebep olmuş. Ve karakterler birbirini kusurlarına rağmen sevip beğeniyor. Bir rom-com için farklılaştıran bir özellik. OtanixRisa çiftinin birbirine zıtlıkları ve sürekli kavga etmeleri onları aslında uyumlu bir hale getiriyor zaten komedi ikilisi olarak biliniyorlar.

Otani bir erkek için fazla kısa, Risa ise ortalama bir Japon liseli kızına göre fazla uzun. İşin kompleks kısmı da buradan geliyor zaten. Birbirine şaka yollu sarmaları falan çok eğlenceli.

İlk bölümler biraz durgun olsa da zamanla sarıyorsunuz içine girdikçe. Puan vermeyi sevmem ancak memnun ayrıldım.
 
Suzume (2022)

[img='https://teddysmusing.files.wordpress.com/2023/06/your-name-yonetmeni-film-fragman.jpg',none,477][/img]
[/CENTER]
[b]Suzume no Tojimari[/b] veya Batıya gelen ismiyle [b]Suzume[/b], modern zamanların en ünlü Anime direktörlerinden biri olan Shinkai Makoto’nun en son filmi. Popülerliği 2016’da [b]Your Name[/b] ile zirve yapan Shinkai Makoto anime severlerin ağzında iyi veya kötü tat bırakan birisi. Büyük bir kitle tarafından çok seviliyor iken başka bir kitle tarafından ise çok overrated bulunuyor. Bu kitle kendisinin duygularla ucuz bir şekilde oynayarak kısa sürelik duygusal tepki aldığını ama filmlerinin elle tutulabilir iyi bir şeyler içermediğini, görsel açıdan ise teknik olarak çok iyi olduğunu ancak karşılaştırılan Ghibli filmlerine kıyasla pek bir karaktere ve yaratıcılığa sahip olmadığını söylüyor.
[LEFT]
Ben ise [b]The Garden of Words[/b] ve [b]5 CM Per Second[/b]‘ı izleyeli yaklaşık 10 yıl oluyor ve filmleri hakkındaki görüşlerim zaman içinde değişti. Kendimi ilk kesimden ikinci kesime geçerken buldum. [b]The Garden of Words[/b] ilk izlediğimde hoşuma gitse de duygusal etkisi hızlıca geçti, çok kısa bir süre sonra bende hiç bir duygusal iz bırakmadığını fark ettim. Görsel açıdan da Tatami Galaxy, Madoka Magica, Kiki/Mononoke/Spirited Away vb. Ghibli filmleri ve daha fazlasını izledikçe Makoto’nun bu filminin gözleri memnunun edici, teknik açıdan takdir edilesi ancak estetik açıdan sıkıcı olduğuna ve Hyperrealism’in hoşuma gitmeyen özelliklerine sahip olduğuna kanaat getirdim. [b]5CM Per Second[/b] içinse yine ilk izlediğimdeki görüşüm ile şu an ki görüşüm arasında fark olsa da bu fark [b]The Garden of Words[/b] kadar aşırı değil. İşlediği mesafe ve ayrılık temaları, o zamana kadar bu medya içinde izlediğim eserler arasında özgündü ve işlenişi başarılıydı.

[b]Suzume,[/b] tür açısından direktörün izlediğim filmlerinden farklı. Düşük fantezi türünde bir yol filmi; macera, aksiyon, drama karışımı. 17 yaşındaki Suzume kendi küçük kıyısal şehrinden başlayarak Japonya’nın diğer ucuna kadar büyüsel kapıları kapatıp felaketleri engellemek için yolculuk yapıyor. Bu yolculuk boyunca Suzume’nin kişisel coming-of-age hikayesine tanık oluyoruz; onun hissetmediği şeyleri hissetmesini, daha büyük bir dünyayı keşfetmesini, başkalarını kurtarmak için kendi canını tehlikeye atmasını izliyoruz. Bir diğer yandan ise Shinkai Makoto depremleri ruhlara bağlayarak, bu ruhları mücadele edilebilir ve yenilebilir kılarak ve dolayısıyla deprem gibi insanların anlamsız bulduğu ve çaresiz hissettiği bir şeyi kişileştirerek bir nevi gerçekleştikten kaçış veya alternatif bir gerçeklik oluşturuyor. Ailesini 4 yaşında, Tohoku depremi ve tsunamisinde kaybeden Suzume’ye, bu gerçeklikte, doğal afetler ile mücadele görevini yükleyerek bu ulusal trajedinin travması için izleyiciye katartik bir iyileşme deneyimi sunuyor.

Halasıyla birlikte yaşayan Suzume, açılış sahnesinde, geçmişinde annesiyle ve bir kapıyla ilgili bir rüya, bir anı görüyor. Sabahleyin ise okula giderken yolda gördüğü bir genç yetişkin ona bir kapıyla ilgili soru soruyor. Gizemli bir şekilde dediğini anlayan Suzume ona köyün yukarısındaki harabelere gitmesini söylüyor. Bu karşılaşmadan sonra meraklanan ve büyülenmiş hisseden Suzume adamı harabelere kadar takip ediyor ancak adam yerine bahsettiği kapı ile karşılaşıyor. Kapıyı açan Suzume’nin karşısına çayırların üstünde yıldızlar ile kaplı bir dünya çıkıyor. Kapının içinden diğer tarafa geçmeye çalışıyor ancak geçemiyor.

Bir süre sonra olanların şokuyla okula geri döndükten sonra arkadaşlarıyla konuşurken dağların arasından büyük solucan gibi bir şekil çıktığına şahit oluyor ve hiç kimse gördüğünü göremeyince dağlara doğru koşmaya başlıyor. Bu şeklin, kapının içinden çok büyük güçle çıkmaya çalıştığını ve sabahleyin gördüğü adamın tüm gücüyle bu kapıyı kapatmaya çalıştığını görüyor. Birlikte kapıyı kapattıktan sonra Souta adındaki bu genci yaralarını kapamak için eve götürüyor. Kısa bir sürede ve absürt bir şekilde, Suzume’nin büyülü kapının yanında bulduğu ve farkında olmadan serbest bıraktığı büyülü kedi, Souta’yı çocuk sandalyesine çeviriyor. Bu büyülü kediyi ilk başta kasabanın içinde ve daha sonrasında çok daha ötesine kadar kovalayan Souta ve Suzume, bir yandan Souta’nın vücudunu geri almaya çalışırken bir yandan da sürekli açılıp durulan kapıları kapatmaya çalışıyor.

Bu yolculuk boyunca Souta’nın “kapı koruyucusu” olduğunu ve ailesinin jenerasyonlar boyunca kapıları kapalı tutmakla görevli olduğunu öğreniyoruz. Japonya gibi depremlerle çok acı tarihi olan bir ülke için onu koruyucu bir gücün varlığı sahiplenici ve kollayıcı bir tanrının varlığı gibi insanların ayakta durması için güç veriyor. Suzume ise teyzesi ile yaşadığı bu küçük kasabadan çıkıp yardım ettiği ve ona yardım eden çeşitli insanlarla karşılaşıyor. Lise mezuniyeti sonrası cebinde düşük bir parayla yola çıkıp ve kendini bulmaya çalışan insanlar gibi ülkenin dört bir yanını geziyor. Yolculuğu ise en son onu annesini kaybettiği, her şeyin başladığı yere götürüyor.

Shinkai Makoto’nun her filmi gibi [b]Suzume[/b] de duygusal olarak etkileyici. Filmi izlememin ardından bir kaç gün geçti ve bu duygusal etkileyiciliğin ucuz olduğunu veya arkasında bir şey bulunmadığını düşünmedim. Her ne kadar izlediğim ve ilham aldığı Ghibli filmleri kadar başarılı bulmasam da iyi bir film. Macera, coming-of-age’in draması ve mizah güzel bir denge ve ahenk içinde. Yer yer Kiki’den aldığım o sıcak hissiyatı da aldım. Ancak filmde daha farklı olmasını veya daha fazla odaklanmasını izlediğim yerler de yok değil. Souta’nın vücudunu ona geri vermek ve felaketleri engellemek uğruna olsa da Suzume evden kaçıyor. Onu yetiştirmek için sürekli bir ilişki yaşayamamış, evlenip çocuk sahibi olamamış teyzesi ile hala annesini kaybetmenin etkisiyle yaşayan Suzume arasında film sonunda ortaya çıktığı gibi söylenmemiş sözler ve çözülmemiş hisler var. Hem Suzume’nin hem de teyzesinin hayatlarıyla ilgili hislerine ve aralarındaki ilişkiye daha fazla odaklanabileceklerini ve böylesiyle Suzume’nin evden kaçışı ve kişisel gelişiminin daha anlamlı olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca işin ulusal travma yönünü ele aldığımızda da bunu aile ilişkileri üzerinden incelemek ilginç bir seçenek olabilirdi.

[b]Suzume[/b]‘ye çok büyük bir beklentiyle gittiğimi söyleyemem. Shinkai Makoto’nun görselliğini sinemada deneyim etmek için gitmiştim. Ancak görsellik açısından güzel ama çığır açıcı olmayan bir şey ile karşılaşsam da film olarak sevdiğim bir şey buldum. Düşüncelerimin ileride nasıl değişeceğini bilemem ama şu an hissettiğim kadarıyla şaşırtıcı bir şekilde memnun olmuş durumdayım. ([url='https://teddysmusing.wordpress.com/2023/06/01/suzume-2022-guzel-ve-sasirtici/']Blog[/url])[/LEFT]​
 
Agressive Retsuko
[img='https://m.media-amazon.com/images/M/MV5BNDkwMzdiNzEtNTZiNy00NzJkLWE0ZTEtN2EwMWRhNzY4M2Y3XkEyXkFqcGdeQXVyMTUyNjc3NDQ4._V1_.jpg',none,515][/img]

Seriye uzun bir süre ara verdikten sonra kaldığım yerden devam ettim.

Çok tatlış, sevimli karakterlerin olduğu, fakat hayatın içinden ve bir o kadar da sert yanları olan bir seri. Özellikle 4.sezonda yan karakterlerin hikayelerini de işlemeye başlayınca hiç de görünümüne aldanılmaması gereken bir seri olduğunu gösteriyor. Seri komedi serisi olabilir ama ilerledikçe dram da ağır basıyor. Benim bu janradaki favori işlerimden biri.

42ada7911bd8ec7a0e2717e2c76d0ac7.jpg


Berserk

Aslında biraz tekrar okuma gibi oldu ancak bıraktığım yerin ötesine güncele yakın bir yere kadar okudum bu sefer. 2019'da okuduğumda 200'lere kadar okumuştum, bu sefer güncele çok yakın bi yerde ara verdim.

Seriyi anlatmaya gerek yok zaten, bir klasik. Çok sürükleyici bir seri olduğundan bir haftada 330 sayı falan okudum.

İsidro, Puck ve Luca apla favori çarlarım seriden. Özellikle Schierke ve İsidro'nun sahnelerine bayılıyorum. Son eklenen karakterlerden İsla da hoş idi. Guts babayı zaten saymadım onu sevmeyen yoktur ok.

[img='https://1.bp.blogspot.com/-aTX2Mu_eVrQ/WDR-dGuiZ8I/AAAAAAAAApE/dY4luolj4Jk-J1_3Y9Rb3dNEPGhmZyshwCLcB/s1600/01.jpg',none,530][/img]

ReLife

Gelelim son zamanlarda okuduğum en çarpıcı şeylerden birine... Bu seri o kadar vurucu oldu ki benim için, taglerinde olmamasına rağmen karakter psikolojisini bu kadar iyi yansıtan çok seri görmedim. Serinin içerisinde pek çok mesaj var ve bunlar çok kompleks şeyler değil. Serinin sonuna doğru hayatımızın her anının ne kadar değerli olduğunu, takıntı ve korkulara kapılmadan her anın tadını çıkarmanın ne kadar önemli olduğunu, bunları başaramamış iki insan üzerinden vurguluyor.

Karakterler başta çok sıradan ve her seride olan tipler gibi gözükse de ilerledikçe derinleşiyor. Kesinlikle animesini değil mangasının takip edilmesini öneririm.


[img='https://images.boboscope.com/690c07c9-ac11-40e3-b9f8-8156e1578340?alt=media&token=7c2133b3-069f-4060-b35b-c8f7ed2b395f&tr=w-1100,c-at_max,f-auto',none,670][/img]


Mob Psycho 100

Serinin akarı kokarı yok aga, aksiyon, dram, komedi, karakter gelişimi ne arıyorsan var seride. Animasyonlar oldukça güzel, seriyi zaten OPM'nin yaratıcısı One yapıyor.

Yani öyle masterpiece demem ama kesinlikle tüketilmeli bence. İlk sezon biraz yavan gelebilir ancak ikinci ve üçüncü sezonlar çok iyi. Kesinlikle pişman etmez.

Tek sorun Villain tiplemeleri biraz başarısız, yani kötü değil ama öyle vurucu bir tarafı da yok. İkinci sezonun bossu fena değil işte.
 
[img='https://m.media-amazon.com/images/M/MV5BZmUxZTBmNDctZmY1MC00MjhiLThmZTItMjc0OTJiYTQ1Y2VlL2ltYWdlL2ltYWdlXkEyXkFqcGdeQXVyNTAyODkwOQ@@._V1_.jpg',none,410][/img]
Paranoia Agent

Satoshi Kon serilerine girmek için uygun olan bu muydu bilmiyorum ancak pek tarzım olmadığını görmüş oldum. Epey hoşuma giden, epey tribe sokan bölümler de oldu ancak bu tarz pek benlik değil.

3>11>10>6>8. bölümlerdeki hikayeleri genel olarak beğendim. Ancak sorun şu, gerçeklikle hayal arasında bir yerde gidip geldiğinden seri yer yer çok kopuyorsun. Zaten serinin de seni tutmak gibi bir derdi yok. Dediğim gibi, çok farklı bir kafa. Satoshi Kon serilerinin tarzım olmadığını zaten biliyordum ve ona göre izledim. Belki ileride Perfect Blue'yu da izlerim.

Madhouse serisi olduğu için zaten belli bir kalitenin üstündeydi animasyonlar, serinin yapısına uygun olmuş epey.

Finalde hikayenin bağlandığı yer güzel olmuş ancak bu tarzda daha iyi seriler de okumuştum. Billy Bat bence çok daha iyi bu seriden.

Puan vermekten pek hoşlanmam ancak buna vereyim hadi. 7 çalışır.
 
fdc0dff409f19dfd8ffff5037257ac98.jpe


Fate Zero

Zero ile beraber Fate orijinal serilerini tamamlamış oldum.

Öncelikle beklediğimden daha keyif vericiydi, internette ve bazı tanıdıklarımdan olumsuz yorumlar duymuştum ancak ben pek o kanıda değilim.

Plot olarak belki UBW ve Heavens Feel daha önde olsa da İskender/Arthur/Gılgameş yani büyük kral üçlüsünü aynı anda deneyim etmek Fate Zero'yu bu açıdan güzel kılıyor. İskender özellikle hoş bir karakterdi. Caster yani Mavi Sakal da farklı bir soluk getirmiş seriye. Gılgameş ise seyir zevki çok yüksek bir karakter, seversin sevmezsin ama adama kibir çok yakışıyor. Işıl ışıl bir dallama ama izlemesi çok hoş. Seslendirmeni özellikle çok iyi iş çıkarmış.

Emiya Kiritsugu mu Emiya Şirou mu derseniz ise sanırım Kiritsugu diyeceğim. Gerçi ikisi de iyi bence. Fanbase olarak Kiritsugu çok sevilirken, Emiya belki de en nefret edilen karakter ama ben çok da farklı olduklarını düşünmüyorum baba oğul ikilisinin.

Onun dışında ASMV'lerde falan denk geldiğim repliklerin bazılarını izlemek de güzel oldu.

Ben memnun ayrıldım, akarı yok kokarı yok. Aksiyon, animasyon, dram, sertlik, güzel karakterler... her şey var.
 
Sailor Moon (Manga)

Yukarıda Sailor Moon'un animesinin sezonları hakkında yazmıştım. Animeyi izlediğim zamandan beri mangasına bakmak aklımdaydı, şimdiye nasip oldu. Sailor Moon ortamlarına göz gezdirdiğimden dolayı anime ve mangada farklılık olduğunu biliyordum; bazı sezonların hikayesinin değiştirildiğini, iki versiyonu insanların farklı sebeplerden dolayı sevdiğini ve manganın genel olarak daha yetişkin/karanlık olduğunu duymuştum.

Animenin beni ilk başta içine çeken noktası sahip olduğu estetikti; chic moda anlayışı, pastel renkler, son dönem Idol-Kayo/erken dönem J-Pop ile Jazz, Funk vb. türlerin birleşimi, akılda kalıca kompozisyonlar ve daha fazlası. Animeye başladıktan sonra ise en başarılı noktalarından birisinin slice-of-life yaklaşımı olduğunu düşünmüştüm. Bir yandan karşılarına çıkan düşmanlar ile savaşırlarken bir yandan da karakterlerin birbiriyle olan etkileşimlerini ve arkadaşlıklarını görüyordunuz. Sezonlar boyunca aynı şekilde devam eden bir naratif yapısı vardı. İlk bölümde düşmanla tanışıyordunuz, bu karakterin ast karakteri Sailor Senshi'ler ile savaşması için 6-7 bölüm boyunca canavar yolluyordu. 6-7 bölüm boyunca karakterlerin yaşamını görürken bu canavarları yenmesini izliyordunuz. 6-7 bölümün sonunda ise ast karakter yenilip yerine yenisi geliyordu ve hikaye gelişiyordu. Sezonunun sonuna doğru ise hikaye hızlanıp slice-of-life bölümleri geride bırakılıyordu ve Sailor Senshi'lerin düşman ile olan mücadelesini izliyordunuz.

Manga ise anime ile tamamen farklı bir yapı izliyor. Ekstra bölümleri çıkardığınızda manga 61 bölüme sahip ve anime gibi 5 sezon/arc'a sahip. Ancak tarz olarak mangadan tamamen farklı. Animede odak noktası slice-of-life iken mangada odak noktası hikayenin kendisi. Hikayenin kendisi de manganın 5. bölümünden sonra, yani Inner Sailor Senhi'lerin tanıtılmasından sonra değişiyor. Buradan sonra anime, mangadaki karakterler, belli sahneler ve genel hatları kullanarak tamamen farklı bir hikaye deneyimi sunuyor. Anime ile mangadaki değişiklikleri buraya teker teker yazsam sayfalar sürer ancak manga genel olarak, daha karanlık kareler çizmekten veya daha rahatsız edici hikaye sunmaktan çekinmiyor; Tetsuo'dan çıkmış gibi insan-makine hibritleri, ortadan bölünen canavarlar, yanmış cesetler ve daha fazlası mangada olağan karelerden. Yine genel olarak mangadaki hikayeler çok daha detaylı ve daha iyi işlenmiş.

Manganın 3. - 4. sezonuna geldiğimizde yavaş yavaş animenin, manga üzerine olan etkisini hissetmeye başlıyoruz. Mangadaki hikaye odağı devam ediyor ancak buralara kadar karakterleri göz ardı edilmiş Sailor Senshilere çok daha fazla odak verilmeye başlanıyor. İlk bir kaç arc tamamen Usagi'nin üzerinden geçiyorken yavaş yavaş diğer Sailor Senshi'ler de derinlik kazanmaya başlıyor. Bunun ve Naoko Takeuchi'nin yazarlık ve çizerliğinin git gide ilerlemesinin, arcların git gide daha iyi olması üzerindeki etkisi büyük. Animede en sevmediğim sezon olan Super S/Dreams, mangada en sevdiğim 2 arctan biri; diğeri ise son sezon.

Normalde bir animeyi izledikten sonra mangasını okumanın çok bir getirisi olmuyor ancak Sailor Moon'da durum farklı. Manga ve animede hoşuma giden şeyler tamamen farklı. Animedeki pastel renkleri ve slice-of-life hikaye mangada yok. Ancak animede de mangadaki temasal/felsefik bütünlük ve derin hikaye yok. Bu yüzden Sailor Moon'un animesini izleyen herkese mangasını okumasını öneriyorum. Ben de kısa zaman içinde Codename: Sailor V'ye bakacağım.
 
Üst