Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Spoiler İzlediğiniz Son Film Hangisi ? Nasıl Buldunuz ?

Mission: Impossible serisine devam.
Görevimiz Tehlike serisine başladığımı söylemiştim. Bugün de aynı serinin 2. filmini izledim.
3. filmi yani orijinal ismiyle Görevimiz tehlike III. İlk filmden iyi ama ikinci filmden kötüydü. Oyuncular performans açısından bu filmde zirve yapmış olmasına rağmen karakterlerin işlenişi kötüydü. Arka planları hiç yoktu. Görüntü ve ses yönetmenliği idare eder. Kurgu açısından pek iyi diyemem. En göze çarpan yanı filmdeki derinlik oldu. Genel olarak bu seriyi tavsiye edebilirim gibi duruyor şimdilik.
 
https://www.criticker.com/film/Five-Element-Ninjas/

74/100

Saçma bir şekilde en iyi set kullanımlarından biriydi. Koreografi ve sinematografi de aynı şekilde. Bir de cut ve edit kısımları da çok başarılı. Plot olarak, hikaye ve karakterler olarak bir şey yok. weird ass kung fu filmi :D Ama bu sefer ninjalar ve ninjutsu da işin içinde ve ortaya bayağı yaratıcı ve kanlı, grafik bir iş çıkmış.
 
Parasite (2019)

Görsel ve yapısal olarak, biçimsel olarak çok keyif aldım. Teknik beceride doygunluk hissettim.

Anlatısı ve karakterleri ise fena değil . Yer yer; ağam bizimle dalga geçiyor tadında.

77-82/100 arası gibi.

Edit: Newyorker'da bir makaleye denk geldim. Makale'nin sonu benim fikrime epey yakın onu da yapıştırayım. Aslında eleştirisini okumak istediğim yazar bu değil ancak onu bulamadım buna denk geldim, iyi de geldim :D

https://www.newyorker.com/culture/the-front-row/how-parasite-falls-short-of-greatness

"“Parasite” is far from a comprehensive or complete vision of South Korean society or even of modern capitalism in its over-all social and cultural sense. Rather, it’s a well-tuned mechanism for an ultimately modest and moderate lament, a reasonable filmmaker’s flirtation with extreme modes of expression and emotion that, nonetheless, relentlessly pull back to a moderate norm. It’s neither nihilistic nor utopian, neither revolutionary nor visionary; it wishes and shrugs. For the strength of its concepts and the bravado of its narrative ingenuity, “Parasite” is a good movie—in both senses of the word, both artistically and morally. Where it falls far short of greatness is its inability to contend with society and existence at large—or with its own conservative aesthetic; it doesn’t risk disrupting its own schema in pursuit of more drastic experiences and ideas. As for the young man’s compulsive laughter, it, too, remains incidental and undeveloped; that’s the only thing that “Joker” does better."
 
2AD3DB3A-3741-4C8E-8769-6BEA7FEADC8C.jpeg

Filmin içine eden bir rival karakter,çakma bir villain olmasa daha güzel bir film olabilirmiş.
Sıradan süperkahraman filmi başka bir özelliği yok.

6/10
 
Hah yine ölmüş bir konu uyandırmam lazım. :D Can sıkıntısından üç film birden izledim.Tabi zamanlar sorun oldu.

1-1928 Yapımı Sessiz Film The Man Who Laughs
Ah ahhh.Her izlediğimde duygulanırım.Şimdiki filmlerin yönetmeni ve senaristi ayrıca şirketlerin çoğu bu filme bakıp film nasıl yapılır ders almalı.Bilmem kaç defa izledim bunu en sevdiğim filmdir.

2-Mr.Nobody
Başroldeki adam ile kişilik özelliklerimiz benziyor.İzleyen varsa yanlış anlamayın öyle her önüme gelene yürümüyorum. ^^ Beyin yakmaktan çok bakış açını değiştirmesi muazzam bir şey.Ne varsa eski filmlerde var.

3-Fight Club
"Bu senin yaşamın,ve her geçen dakika sona eriyor"
Repliğini diyorum daha da bir şey demiyorum.

Ya bu yeni filmler....Film demeye utanıyorum.Neden her şeyin kopyası çıkmak zorunda ki ? Herkes bir denese hayal gücünü (hayır hayır bir yumruk atıp adamın kafasından evren gözüküp patlamasını demiyorum yada kadınların "Obje"gibi kullanılmasını demiyorum)yemin ediyorum sinema tanrısal çağ yaşar yahu.
 
Prince of Persia filmini izledim, keşke izlemeseydim. Bu kadar berbat bir uyarlama olamaz. Aslında filme Prince of Persia demek de ne kadar doğru olur bilmiyorum, çünkü bu filmin Prince of Persia ile alakası yok. Filmde 2 saat boyunca Prens ve Prensesin flörtleşmesini izliyoruz. O kadar alakasız ki Prens'e isim bile vermişler. Halbuki sinemada görmeyi en çok istediğim şeylerden biri PoP idi. Keşke film güzel olsaydı da ikincisi de çıksaydı. Zaman kaybı, 20/100. (20 puanı Jake Gyllenhaal için verdim)
 
Metin Akpınar adına yapılmış biyografi belgesel olan "İyi ki Yapmışım" ı izledim az önce netflix'den. Benim çok değer verdiğim bir üstadı daha da yakından tanıma şansım oldu. Başarılarına rağmen ne sinema ne tiyatro da yeni nesil tarafından değerinin yeterince anlaşılamadığını düşünürüm. Tiyatro'yu çok erken bıraktığını düşünürüm. Ama bu netflix belgeseli, yeni nesil için bu açığı kapayabilir. Hoşuma gitti.
 
Sweet Girl (2021)

Hayatımdan gelmeyecek bir 2 saat çaldı. Gerçeklikten uzak bir saçmalık.
 
Amélie (2001) izledim.
Kendileri romantik komedi filmi. Üstelik Fransız yapımı.
İMDB puanı 8.3 müş.
Film hakkında diyebileceğim şey puanını sonuna kadar hakediyor.
Tavsiye ederim. Müzikleri de güzel. Zaten forumda önce müziğini buldum sonra filmi.
 
Dune Çöl Gezegeni

Benim gibi kitabını okuyanlar bilir ki oldukça derin ve çok iyi düşünülerek yazılmış bir kitaptır Dune. Bu sebeple kitabı okuyan biri ile filme giderseniz oldukça konuşacak şey var ve daha çok zevk alırsınız. Tabi illaki herkes kitabı okuyacak diye bir şey yok. Çünkü film oldukça iyi yapılmış. Görsel ve işitsel olarak oldukça tatmin edici. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film mi derseniz bence kesinlikle öyle. Çünkü son yıllarda çıkan çoğu filmden çok farklı bir içeriğe sahip olması bunun en büyük sebebi.
 
Dune: Çöl Gezegeni

Ben de bugün sinemada izledim. Kitabın sadece ilk 100 sayfasını okumuştum ve korkunç derecede sıkılmıştım. Filmi daha eğlenceli olur diye düşündüm ve o yüzden gittim. Ne yalan söyleyeyim hiç beğenmedim. Özellikle filmin ilk yarısı acayip sıkıcıydı. 10 senedir sinemaya giderim ve hiçbirinde bu kadar fazla sıkıldığımı hatırlamıyorum. Uykum geldi resmen. İlk yarısında bir olay bütünlüğü yok. Takip etmesi zor ve sıkıcıydı. İkinci yarısı ise tempoluydu. Ancak acayip sıradandı. Filmi benim için özel kılacak hiçbir şey yoktu. Görsel efektler ve müzikler iyiydi. Film kötünün 1 tık üstü.

51/100
 
Bu hafta sonu listemde uzun süredir olan iki filmi izledim.

1. Right Now, Wrong Then (2015)

MV5BMTUwMjY3OTE5OF5BMl5BanBnXkFtZTgwMzgwMDY2ODE@._V1_.jpg

Bir çok ulusal ve uluslararası ödüle sahip olan Koreli yönetmen Hong Sang-Soo'nun, gördüğüm kadarıyla, en popüler ve en çok sevilen filmi. Filmin açıklamasını ilk okuduğumda; ana karakterin, geçmişte tanıdığı kişi ile tekrardan karşılaşmasını/tanışmasını işleyecek diye anlamıştım. Ancak, farklı ufak farklılıklar ile ve bazı farklı koşullar altında, aynı ilk karşılaşmayı ve tanışmayı işliyor; bunu iki yarıda sunuyor. Güçlü ve büyük anların/sözcüklerin/kararların yarattığı fark yerine, küçük farklılıkların ve farklı koşulların nasıl çığ olup gittiği ve sonunda ne kadar büyük bir fark yarattığını gösteriyor. İki insan arasındaki ilişkinin nasıl filizlendiğini, insanların nasıl birbirine içini açtığını, ilişkinin uçuculuğunu çok güzel bir şekilde ortaya seriyor.

Film bir kaç farklı sahnede/dekorda karakterlerin oturup konuşması şeklinde ilerliyor ve herhangi bir aksiyon veya gerilimden yoksun. Bunu filmin özgün yapısıyla da birleştirince herkese önermeyeceğim, yer yer benim de biraz ilgimi kaybettiğim ama ikinci yarısında ilginç şeyler keşfeden ve en sonunda hoşuma giden bir film çıkıyor.


2. All About Lily Chou-Chou (2001)


maxresdefault.jpg

Shunji Iwai'nin 2001 yapımı ve en popüler filmi; Yuichi ismli, taşrada yaşayan ve Lily Chou-Chou isimli bir sanatçıya tapan, sessiz ve çekingen birisinin hayatı ile başlıyor. Zorbalığa uğrayan Yuichi için hayat; okul, Lily Chou-Chou'nun müziği ve yönettiği fan sitesinden oluşuyor. Film boyunca bu fan sitesindeki konuşmalar, Yuichi ve diğerlerinin içini döküşü Lain'i hatırlatan bir şekilde ekranda çıkıyor, filmin özgün yapı taşlarından birini oluşturuyor. İlerledikçe ve hikaye büyüdükçe Yuichi'nin etrafındaki insanları, Lily Chou-Chou'nun müziğinin onlara nasıl dokunduğunu ve onların yaşadığı zorlukları, karanlık gerçeklikleri görüyoruz. Film, Yuichi ve etrafındaki insanların bu acımasız dünyadaki coming of age hikayesini ortaya seriyor. Bu insanlar için müzik ve internet tek kaçış yolunu, 'Ether' i hissedebileceği aracı oluşturuyor.

Filmin el kamerası ile çekilmiş bazı kısımları ve internet konuşmalarının ekrana aktarıldığı bazı kısımlar başımı biraz döndürdü. Ancak, film gür ve özgün bir hisse sahip. Hikayenin kurulması ve içine çekmesi biraz uzun sürüyor ama bunu yaptıktan sonra git gide sunduğu duygular büyüyor, genişliyor ve derinleşiyor. Özellikle çok katartik son 45 dakikaya sahip.
 
Dune (2021)

QitSmU37B7MVaqMDuNMQud.jpg



Dune, bilim kurgu-fantezi dünyasında büyük bir yeri olan; hem çok okunan, hem de kült bir okuyucu kitlesi yakalayan bir seri. Epik boyutu, kompleks bir evreni, evrenin politikasına odağı, moral olarak siyah-beyaz olmayışı, ekrana aktarması zor teknoloji/büyü/olaylar içermesi, inanılmaz yavaş başı, kendine özgün söz haznesi, temaları ve etkilendiği şeylerden dolayı doğan hassaslığı yüzünden sinemaya aktarılması inanılmaz zor, tamamen aktarılması ise imkansız bir eser. Dolayısıyla büyük ekrana aktarırken bazı fedakarlıkların yapılması gerekiyor ve Dune'un bu adaptasyonunda da bir çok fedakarlık var.

Film, odağını kitapta olan temel olaylara, hikayenin ana noktalarına vermiş. Uzun bir süre önce kitabı okuyan veya kitabı hiç okumamış birisi için gözden kaçan, açık bırakılan bir olay yok. Ancak, kitabın içerdiği politika sadeleştirilmiş, yan karakterlerin rolleri kısaltılmış ve arka planları kesilmiş, sarayda geçen kısımlar hızlıca geçilmiş. Kitabın içerdiği ekolojik tema geri plana atılmış ve Arrakis ile evrenin geri kalanının genel olarak nasıl işlediğine dair bilgilere pek yer verilmemiş. Kitaptaki her şeyi arayan birisinin filmden çok hoşlanacağını sanmıyorum ama kitaptaki her şeyi içeren, onun derinliğine sahip olan bir filmin de odaksız ve izlenemez olacağını düşünüyorum. Film çoğunlukla neyi kesip neyi tutacağını iyi seçmiş ama kestikleri veya değiştirdikleri kötü ve sinir bozucu kısımlar da var.

Filmin, kitabın sadece bir kısmına odaklanma tercihi, onu; takip etmesi rahat, izleyiciyi içine çeken, sıkmayan, kendi içinde tutarlı ve sağlam bir film yapmış. Denis Villeneuve'in diğer filmleri gibi görsel olarak çok etkileyici. Sırf bakması hoş olmanın yanı sıra; 'Voice' gibi öğeler yaratıcı bir şekilde aktarılmış, yakın sahnelere incelikle yaklaşılmış ve rüya sahneleri filme güzel bir şekilde eklenmiş. Hans Zimmer'ı çok sevmesem ve Dune'un müziğini de çok iyi veya özgün bulmasam da filmin ses dizaynı da görseli gibi etkileyici, dinamik çok iyi bir şekilde kullanılmış; hem görsel hem de işitsel olarak katman dolu sahnelerden yakın ve sessiz sahnelere geçiş hoş bir kontrast oluşturmuş.

Genel olarak etkileyici ve iyi olmuş. Kitabı okumayan insanların da, kitabı okuyanların da seveceğini düşünüyorum. Bana, 'Dune'u film formatında yap' deseler bundan çok daha iyi bir adaptasyon ortaya çıkarabileceğimi düşünmüyorum.

78/100
 
Kin(2021)

Yılmaz Erdoğan'ın youtube röportajını izledim ve film hakkında iddialı konuşuyordu. Fİlmi açtım sonuna kadar akıcı gidiyordu ama sonunda lanet olsun diyip kapattım.Mantıksız geldiği için sonunu beğenmedim.
 
Matrix Resurrections (2021)

p0b69clb.jpg


Filmi izlemeden önce eleştirileri tam metin olarak okuyup, spesifik olarak eleştirilen şeyler ne diye bakmadım ama filmin yerden yere vurulduğunun bilincinde, hatta onun merakı ile izledim. Matrix ile olan bağımın derin olduğunu düşünmüyorum; ilk filmin iyi olduğunu ve ilginç öğeler içerdiğini düşünüyorum, ikinci film ve üçüncü film hakkında ise görüşlerim daha zayıf. İkinci filmi ortalama üstü ile ortalama arası bulurken, üçüncü filmi ise direkt olarak kötü buluyorum. Ancak geçenlerde izlediğim bir video sayesinde ikinci ve üçüncü filmde sunulmak istenilen felsefi gelişmeleri, en azından denenmelerini, ilginç buldum.

Resurrections'ın başı beni şaşırttı. Film, bitmiş bir üçlemeye yeni bir giriş için ilgi çekici ama başarması zor bir yoldan giriş yapıyor; post-modern, gerçeklik bükücü ve meta bir ilk 45 dakika sunuyor. Filmi, bu girişinden sonra, ancak kötü şeyler katarak insanların bu kadar eleştirdiği bir film haline getirebileceklerini düşündüm ama bu konuda yanılmışım. Kötü şeyler eklemekten ziyade film, ilk 45 dakikasından sonra bu post-modernist yaklaşım açısını bırakıp ilk filmin ucuz ve kötü bir kopyası haline dönüyor. Diğer filmlerin üzerine ekstra veya orijinal bir şey katılmıyor. Filmin varlığının bir anlamı yok açıkçası, hatta ikinci ve üçüncü filmde gerçeklik ile simülasyonun git gide birbirine girdiğini düşünürsek, diğer filmlerin anlamından çalıyor. İlk Matrix filminde belli bir simülasyon ve gerçeklik ayrımı varken, olanlar Baudrillard'ın Simülakrlar'ından ziyade Plato'nun İllüzyonuna uyuyorken, sonraki iki filmde gerçeklik ile simülasyon daha çok birbirine girmeye başlıyordu. Bu film ise en başta gerçekliği büken bir giriş yapıyor ama en bükülmüş halinde bile gerçek ile simülasyonun ayrımı belli, film ilerledikçe ve post-modernist yaklaşım bırakıldıkça, en ufak büküm bile kayboluyor. Normal yaklaşımın kendisi de iyi bir şekilde başarılmamış. Fan servis ve utanç verici yazarlık dolu, çözdüğünden fazla sorun yaratan, kolay bir çıkış yolu sunan bir film olmuş. Baudrillard'ın ilk film için "Matrix, Matrix'in kendisi hakkında yazacağı bir film." gibi bir lafı var. İlk film için öyle mi bilmem ama Resurrections için kesinlikle öyle; filmdeki felsefi öğeler tamamen estetiğe dönüşüyor, düşünerek açılan sorulara aksiyon ile cevap veriliyor. Film kötü mü veya tamamen kötü mü? Bence değil. Bahsettiğim gibi ilk 45 dakikası iyi. Film boyunca hoş detaylar var. Pacing olarak başarılı, izlemesi zevkli. Aksiyon olarak ilk filme göre zayıf ama yine de fena değil.

Bence filmin temellerinden çok daha ilginç ve iyi bir eser çıkarılabilir ama ne WB'nin bunu yapmak istediğini ne de Wachowski'lerde artık o kafa olduğunu düşünüyorum.

55/100
 

images
Zindan Adası

Uzun zaman sonra izlediğim ilk film. Bundan 4-5 ay önce Kingdom of Heaven izlemiştim. Film çok iyi geldi. Bazı sahnelerde "hee şimdi çaktım" olayı dedim ama neredeyse her birinde de yanıldım :p .
Son 10 dakikaya kadar sadece ufak ip uçları atarak ilerliyor. Sonra her şeyi tak diye açıklıyor. İp uçlarından işi çözenler filmi takdir eder, çözemeyenler de benim gibi hayran kalır.

Bana filmk tek cünle ile özetle deseler: Adam kendi kendine izanami atmış. Derim.
 
Netflix'deki "Gönül" adlı yerli yapımı izledim. İyi kameralar, iyi lokasyonlar + sağlam prodüksiyon kalitesi ve prodüksiyon tasarımı = Otomatikmen İyi Film sananların filmi olmuş.

Hiç bir karakteri neden umursamam gerektiğine dair hiç bir şey yok. Başı yok kıçı yok sadece havada fikirler, masallar ve kültürel doneler var.Parça parça çok güzel ama bir araya gelince orantısız menemen gibi iğrenç bişi olmuş.

Sonu desen tembel, sevda teması desen tembel. Biraz masalsı epik desen tam o da değil, gerçekçi desen o da değil. Her şeydan accık... Nitekim saçmaydı.


55/100
 
MV5BM2M1MmVhNDgtNmI0YS00ZDNmLTkyNjctNTJiYTQ2N2NmYzc2XkEyXkFqcGdeQXVyNzkwMjQ5NzM@._V1_.jpg


Bir yılın ardından ilk kez film izledim. En son Dune'u sinemada izlemiştim.

Evet, Taxi Driver bana yıllardır önerilen ve çok seveceğimi düşündükleri bir filmdi. Öyle de oldu.

De Niro abim gerçekten akmış, yağ gibi bal gibi oynamış. Zaten oyunculuğunu tartışmaya gerek yok. Harvey Keitel'ın da hakkını vermek lazım pimp rolünün altından iyi kalkmış. Filmde Travis karakteriyle kolayca empati kurabildim ki izleyenlerin çoğu da kurabilmiş zaten, karakterin dünyadan bezginliği çok iyi yansıtılmış. Dikiş tutturamaması, sağlık problemleri, en son başlarım lan size de dünyanıza da deyip delirmesi falan. Hepsi çok güzeldi. Film ile ilgili en zayıf bulduğum kısım soundtrackleriydi, ancak iki tane olmasına rağmen gayet hoştu olanlar.

Puan vermeyi pek sevmiyorum o yüzden puanlama yapmayacağım ancak memnun ayrıldım diyebilirim. Zaten bir Sopranos sever olarak Scorsese'den memnun ayrılmamam mümkün olmazdı.
 
Geçenlerde, Film Ekimi kapsamında, uzun süredir beklediğim iki filmi izlemeye gittim. Film Ekimi bittikten sonra sinemalarda oynayacak mı bilmiyorum ama en kötü durumda internette bulmak zor olmasa gerek.

Broker (2022)

ems.cHJkLWVtcy1hc3NldHMvbW92aWVzLzE0MmUzM2M2LWIyYzktNDU1Zi1iOTU1LTUwODI0ZjA5ZTU3My5qcGc=



İzlediğim iki film arasında en sabırsızlıkla beklediğim film buydu. Niye diye soracak olursanız üç sebebi var:

1) Hirokazu Koreeda, yakın bir zamanda (bir yıl kadar önce) keşfettiğim bir yönetmendi ve seçtiğim filmlerini izledikten sonra hepsine hayran kaldım. Kısa bir süre için favori yönetmenlerimden biri haline geldi. Aile, hafıza/hatıralar, yalnızlık ve kimlik gibi ele aldığı konular ile bunları işleyiş şekline bayıldım.
2) Bae Doona ve Sonh Kang Ho çok saygı duyduğum ve sevdiğim iki oyuncu.
3) IU'yu 10 seneye yakındır takip ediyorum. Bu 10 sene içinde en sevdiğim ve en fazla dinlediğim solo müzisyen oldu. Müzik, hayatımda çok büyük bir yer kaplıyor ve bu yerin içinde IU'nun müziği kalbime en yakın yerde. IU aynı zamanda aktrislik de yapıyor ve oynadığı dizilerden üç tanesini izledim. İzlediğim ilk dizisinin hem kendisi hem de dizideki aktrisliği hoşuma gitse de sonraki ikisinde hem aktrisliği çok daha da gelişmişti hem de dizilerin kendisi çok daha iyiydi. Hotel Del Luna estetik olarak en hoşuma giden dizilerden biriyken My Mister beni en etkileyen eserlerden ve favori dizilerimden biri oldu. (Özellikle My Mister ile ilgili bir gün bu forumda uzunca bir yazı yazmak istiyorum) Broker'ın varlığını da ilk IU sayesinde öğrendim. Koreeda'nın filmlerini de izledikten sonra My Mister'la benzer temalara değinmesi daha da ilgimi çekti.

Uzun bir açıklama oldu ama filmin kendisine değinecek olursam:

Broker, Koreeda'nın kendi ülkesi dışında çektiği ikinci film oluyor. İlkini Fransa'da çekmeyi tercih etmişken bu filmi Kore'de, daha önce birlikte film çektiği aktrislerden biri olan Bae Doona ile çekmeyi tercih ediyor.

Film, bir annenin, çocuğunu kilisedeki bir çocuk kutusuna terk etmesiyle başlıyor. Bebek kutularına bırakılan bebeklerin kaçakçılığını yapan iki kişi çocuğu eve götürüyor. Ancak anne, ertesi gün, bebeği almaya gidince işler karışıyor. Anne ile kaçakçılar, bebeği satmak/evlatlık olarak vermek için yola çıkıyor ve kaçakçıları araştıran polisler bunları takip ediyor.

Broker tema olarak Shoplifters'a ruhsal devam filmi niteliği görüyor. Toplumsal düzenin dışlarında kalmış ve unutulmuş insanları ele alıyor, onların üzerinden aile olmanın anlamını ve nasıl kan bağından fazlası olduğunu gösteriyor. İnsanların "evim" diyebilecekleri ve kendileri olabilecekleri bir şeyleri ve kimseleri isteyişini/arayışını ekrana yansıtıyor. Hayatta bir yere gelememiş ama kendinden sonra gelenlerin daha iyi bir yaşamı olması için çalışan bir yetim ve çocuğunu bırakıp gitmek zorunda olan bir anne ile farklı açılardan aynı soruna yaklaşıyor.

Çocuk kaçakçılarını takip eden dedektiflerin varlığı ve filmin ilerisinde olan olaylar ortalama bir Koreeda filminden daha fazla bir gerilim sunuyor ancak film hiç bir zaman ana odağı olarak bu gerilimi seçmiyor. Filmin temelini bir yol ve aile draması oluşturuyor.

Filmi baya beğendim, Koreeda'nın beni çeken yanları yine bu filmde de mevcuttu. Ancak Koreeda'nın Shoplifters ve After Life gibi diğer filmleriyle aynı seviyede bulmadım. Yabancı bir ekip ile film çekmenin yarattığı etki mevcut. Ayrıca bazı yerlerde karakterlerin gösteriliş şekilleri ve verilen mesajları tartışılabilir buldum. Yine de yazarlıkla aktörlüğün kalitesi ve ele aldığı konuların ilginçliği sayesinde dramalardan hoşlanan herkese önereceğim bir film.
 
Decision to Leave (2022)

Decision-to-Leave-1-1-1600x900-c-default.jpeg



Film ekimi kapsamında izlediğim ikinci film, Park Chan Wook'un en son filmi olan Decision to Leave. Park Chan Wook'un benim için önemi büyük çünkü Oldboy en sevdiğim bir kaç filmden biri. Chan Wook; hem hikaye anlatımı hem de görsel dili kendine özgün olan, yoğun ve aşırı şiddeti hiç bir zaman insanı duyarsızlaştırmayan, dahice sapık bir kara mizaha sahip olan bir direktör.

Decision to Leave, dedektiflerin dağdan düşüp ölen bir adamın olay yerini araştırmasıyla başlıyor. Evli dedektif, göç bürosunda çalışan kurbanın Çinli dulundan şüpheleniyor ve bir yandan da ona ilgi duymaya başlıyor. Film buradan itibaren bastırılmış bir erotiklik ve neo-noir tarzı bir stil ile gerilim, gizem ve romantizmin ilginç bir karışımına dönüyor.

The Handmaiden'ı izleme fırsatı bulamadım ancak izlediğim Park Chan Wook filmleri arasında Decision to Leave en stilize olanı. Sinematografik olarak da Chan Wook'un en tepe noktası. Filmdeki estetik kararlar, bazı kareler ve kamera hareketleri bana Wong Kar Wai misali görsel bir şiiri hatırlatıyor. Wong Kar Wai ile benzer bulduğum diğer şeyler ise; Fallen Angels misali suç ile sıra dışı romantizmin karışımı, In the Mood for Love misali duygusal/erotik olarak bastırılmış bir atmosfer ve Chunking Express'e benzer iki bölümlü bir yapı.

Filmi koltuğumun ucunda izledim, bazı sahneler ağzımı açık bıraktı. Deniz ve dağları birbirine kontrast sunar şekilde kullanışı çok hoşuma gitti. Sonuç olarak filme bayıldım. Benim için Oldboy'dan beri Park Chan Wook'un en iyi filmi ve teknik ile estetik açısından izlediğim en iyi filmlerden birisi. Filmin tarzından hoşlanan herkese şiddetle öneriyorum.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Üst