Birkaç gündür farklı kaynaklardan pek çok şey okuyorum. Şu anki sağlık kriziyle ilgili değinmek istediğim birkaç şey var.
Yukarıdaki grafik, geleceğe dair yapılan bilimsel bir simülasyonun sonuçlarından birisidir. Bu simülasyonun yayımlandığı raporda, devletlerin COVID-19 ile iki savaşma biçimi olduğundan bahsediliyor: yavaşlatma ve bastırma. Bu iki tip senaryo önemli çünkü hastanelerin bakım kapasitesi sınırlı. Bu yüzden, belli bir kapasitenin üstüne çıkılırsa, sağlık sistemlerinin çökme riski var. Hastalığın yayılmasını yavaşlatma senaryoları sağlık sistemi üstündeki bu baskıyı hafifletmede yetersiz kalırken, bastırma senaryoları daha başarılı kalıyor.
Yukarıda verilenler işte bu farklı bastırma senaryolarıdır. Her bir farklı çizgi, farklı bir bastırma senaryosunu gösteriyor. En alttaki düz, kırmızı çizgiyse Büyük Britanya'daki,
hastalığın kabarması sırasında sahip olunan kritik bakım yatağı kapasitesini gösteriyor. Yani bir anda gelecek kritik durumdaki hastalara ayrılabilecek yatak sayısıdır.
Kabarma kapasitesi oldukça önemli bir şeydir ve bir devletin felakete hazır olması için gereken temel
37 gereklilikten birisidir. Kabarma kapasitesi, üç tane temel şeye ihtiyaç duyar: tedarik devamlılığı, yeterli derecede sağlık çalışanı ve yeterli medikal ekipmana sahip bir altyapı.
Gördüğünüz üzere, en iyimser senaryoda bile, sahip olunandan katlarca daha fazla bir kapasite gerekiyor. Üstelik bu bastırma senaryoları izlenirse olacak durum. Yavaşlatma senaryoları takip edilirse durum daha da kötü olacaktır. Grafikte aynı zamanda kahverengi-turuncu senaryonun en başarılı senaryo olduğu görülüyor.
Türkiye'nin kabarma kapasitesini (surge capacity) araştırdığımda, Büyük Britanya'nın aksine, bu konuda bir sayı bulamadım. Bu yüzden Türkiye'de durum tam olarak nasıldır bilemiyorum fakat ülkelerin gelişmişliği açısından düşündüğümde, Türkiye'deki durumun çok daha iyi olamayacağını düşünüyorum. Bu yüzden bizim sağlık sistemimizde de kapasitenin çok daha üstüne çıkılma riski var. Zaten topladığım kimi bilgilere göre, bazı hastaneler yeni hasta alımını durdurmuşlar ve kanser gibi çok kritik veya diyaliz gibi sürekli bakıma ihtiyaç duyan hastalar dışında, yeni hasta almıyorlarmış. Geri kalan bölümlerin hepsini, gelecek COVID-19 hastalarıyla ilgilenecek şekilde dönüştürmüşler. Zaten, en azından kağıt üstünde, hastanelerin
%92.8'inin hazırlanmış felaket durumu planları var.
Diğer bir durum, ülkedeki bu sağlık sistemi kalitesinin eşit dağılmamış olması. Örneğin Van depreminde, yaralıların pek çoğunu dış hastanelere yollamak zorunda kalmışlardı. Doktor sayısı ve altyapı yeterliliği gibi şeylerin de kabarma kapasitesini belirlediği düşünülürse, şaşırtıcı değil. Zaten Imperial College raporunda da, gelir seviyesi daha düşük bölgelerin daha çok zorlanacağından bahsediliyor. Bu yüzden, hastanelerin yalnız başlarına bırakılmaları yerine, koordine olarak, ortak bir şekilde çalışmaları öneriliyor.
Rapor hakkında daha fazla şey için
şu habere bakabilirsiniz.
Çok fazla vakaya sahip olan New York'taki bir doktor, sağlık sisteminin ne kadar zorlandığını
şöyle açıklıyor.
Smith, hastalığın sanılandan daha yaygın olduğunu şu örneklerle anlatıyor: “Başta öksürük ve ateş olan hastaları izole ediyorduk. Onların yanında ekstra dikkatli oluyorduk. Ancak şimdi ateşi olmayıp da sadece karın ağrısı şikayetiyle gelen hastaların röntgenlerinde de Covid-19 bulgularına rastlamaya başladık. Mesela araba kazasında yaralanan biri geliyor ve röntgen çektiğimizde akciğerleri ‘corona‘sı varmış gibi görünüyor. Şimdi anlıyoruz ki birçok hastamız aslında Covid-19’du ama biz fark etmedik. 10 asistan ve birçok hemşire hasta oldu. Çoğu doktor semptom gösterse bile test yaptıramıyor. Defalarca virüse maruz kalıyoruz, koruyucu ekipmanımız eksik. Sabah taktığım n95 maskesiyle bütün hastalara bakıyorum. Bugün taktığım maskeyi cuma da takmıştım. Maskelerin bitmesinden endişe ediyoruz.“
Hastane yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyor. Hafif semptomları olan hastalar için dışarıda test çadırı kurulmuş.
“Her geçen gün daha ağır hastalar geliyor” diyen Smith genç hastaların çoğunun sigara içmeyen sağlıklı bireyler olduğunu söylüyor.:“Bu kadar ağır hasta olacağını beklemediğimiz 30-50 yaş arası sıradan insanlar.”
Görüntüler Smith’in uyarılarıyla bitiyor: “Bu bir ay, iki ay, üç ay böyle devam ederse ne yaparız bilmiyorum. İhtiyacımız olan malzememiz yok. Bunları söylediğim için başım derde girerse de umurumda değil. İnsanların bilmesini istiyorum. Durum kötü, insanlar ölüyor. Acil servisinde hastalarla ilgilenmek için ihtiyacımız olan malzeme yok. “
Dün, Fransız bir yetkili
"Paris’te 48 saatte kapasite aşılacak, facia olabilir," demiş ve destek istemişti.
Bu haberleri verirken, bunların aynı zamanda destek çağrıları olduğunu da belirteyim. Yani illa bir çaresizliğe saplanmışlık değil, daha fazla destek ve koordinasyon isteği var.
---
İşin diğer bir yanına gelirsek, sağlık sisteminin işler tutulması için gerekecek olan ekonomik bedel var. Bu neyse ödenecek ama zaten üretim çoktan bayağı azaldı. Pek çok ülkede temel ihtiyaçlar dışında şeyler pek üretilmiyor. Talep olmadığı için arz, üreticilerin elinde patlıyor. Bunların üstüne bir de sağlık sistemlerinin işlemesi için gereken masraf var. Sözün özü, kriz ilerledikçe veya sağlık kirizi aşaması bittiğinde, bütün dünyayı bir ekonomik kriz bekliyor. Ticari ilişkilerin birbirine çok bağımlı hale geldiği şu günlerde, herhangi bir büyük ülkedeki kriz diğer yerleri de etkiliyor. ABD ekonomisi koronavirüs öncesinde de bir garipti. Bu yüzden onlarda olacak bir kriz herkesi etkileyecek, ayrıyetten her ülkenin kendi krizi olacak. Türkiye'nin de zaten var olan bir krizi olduğu için, üstüne eklenecek.
Günümüzde ulus devlet sistemi zaten kendi sınavını veriyor. İklim değişikliği, mülteci ve göçmen krizi gibi durumlarda, ulus devlet sisteminin yetersizlikleri iyice açığa çıkmıştı. Aynı zamanda uluslararası ticaret de geliştiği ve ülkeler arası bilgi akışı arttığı da bir gerçek. Ancak bir yandan sağcı popülizmin artışı, Erdoğan, Putin, Trump, Brexitçiler gibilerin yükselişi var. Kısacası, eski sistemler artık yetmediği için, içinde bulunduğumuz sistem zaten bir krize doğru gidiyordu. Bu koronavirüs her şeyi daha da hızlandırabilir veya daha kötü hale getirebilir.
Ülkelerin cevabına bakınca, evet, bir derece uluslararası bir işbirliği var. Özellikle Çin'in doktor yollaması gibi durumlar var. Ancak ABD ve İngiltere gibi çok büyük ülkeler bile işbirliğini reddedip, bildiklerini okuyorlar. Polonya, bilim adamlarının tavsiyelerine karşın, sınırlarını kapattı ve
bir kaos yarattı. Macaristan, başbakan Viktor Orbán'a belirsiz bir süre boyunca "kriz anında" kullanılacak olan diktatörsel güçler verdi. Yanlış bilgi yayımı gibi şeyleri ağır şekilde cezalandırabilecek. Ancak bu, hükümeti eleştiren herhangi bir şey olarak da yorumlanabilir çünkü yasa çok belirsiz. İsrail'de Netanyahu, yeni seçilmiş İsrail Parlemantosunun kurulmasını önleyen bir yasa geçirdi ve kendi yargılanmasını da erteletti. "Kriz adına" yaptığı bu harekete "korona darbesi" diyenler şimdiden var.
Var olan sağlık krizini kullanan otoriter sağcı liderler, bunu daha fazla güç elde edinmek için bir fırsat olarak görüyor. AKP'nin şu sıralarda geçirmeye çalıştığı yasalara ve atadığı kayyumlara bakarak da bunu görebilirsiniz.
Yani, kriz şöyle ilerleyecek.
Sağlık krizi -> Ekonomik kriz -> Siyasi kriz
Bu krize verilebilecek iki cevap var: uluslararası koordinasyonu kuvvetlendirmek veya ulus devletlerin daha izole, daha otoriter olması. Henüz yolun başındayız ve konuşmak için erken ama ikincisi gerçekleşiyor gibi duruyor.
---
Bu da beni hakkında konuşmak istediğim son konuya getiriyor. Eğer ulus devletlerin güçlendirilmesi ve uluslararası ilişkilerin azaltılması yoluna gidersek, bu bizi 1930lar gibi bir senaryoya sokabilir. İkinci Dünya Savaşı'ndan beri büyük devletlerin birbiriyle savaşmamasının sebebinin, uluslararası ticari ilişkilerin gelişmesi sebebiyle, onlar arasındaki barışın daha kârlı hale gelmesi olduğunu düşünenler var. Ben de faktörlerden birisinin bu olduğu kanaatindeyim. Bu yüzden, ulus devletlerin böyle bir atmosferde daha da güçlenmesinin yaratabileceği bir savaş olasılığı doğuyor.
Var olan sistemler, iyi ya da kötü yönde değişecek. Bunlar "meh" düzeyinde olabileceği gibi, çok farklı yönlere de gidebilir. Bekleyip göreceğiz ve gidişata göre fikrim değişebilir ama şu anlık bir dönük noktasında olduğumuz fikrindeyim. Ya daha çok uluslararası işbirliğine yöneleceğiz ya da artık yetersiz kalan bu ulus devlet sistemine çocuklar gibi sarılacağız ve her şeyi daha da kötü edeceğiz.
Son olarak, mutlaka dinlenmesi gerektiğini düşündüğüm şu röportajı bırakayım.