Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Spoiler İzlediğiniz Son Film Hangisi ? Nasıl Buldunuz ?

En son Cruella'yı (2021) izlemiştim. Kötü karakterleri havalı gösteren filmlerden biriydi.
 
American Psycho
Gerçekten iyi filmdi. Konu gayet basit dahi olsa onu gayet iyi işlemişler. Senaryo gerçekten sağlam yazılmış filmin başından sonuna kadar mesajını güzel iletmiş ayrıca vermek istediği mesaj ile konuyu müthiş bağlamış.
Film çok ilginç bir metot ile hazırlanmış. Öncelikle hikayede tam bir karakter yok, nerdeyse hepsi abartılı tiplemeler. Film sizi içine çekmeye çalışmıyor aksine " Sen kal orada kardeşim ve sadece izle." diyor resmen.
Filmin ince detayları film üzerine ne kadar kafa yorulduğunu gösteriyor. Mekan seçimleri, kostümler ve müzikler hikayedeki dönemi ve psikolojiyi iyi yansıtıyor.
Oyunculuklar gayet iyi hele Christan Bale'in oyunculuğu şahane.
Kısaca tavsiye ederim. :thumbup:
 
The Assassin(2015)

MV5BNTczMTk3MjMyOV5BMl5BanBnXkFtZTgwMjA2Mjk4NjE@._V1_.jpg


The Assassin, ailesinden küçük yaşta alınmış ve bir suikastçı olarak yetiştirilmiş birisinin, ustası tarafından zamanının önemli bir politik figürünü öldürmesi için gönderilmesi ve devamında karakterinin yolculuğunu ele alıyor.

Filmi 1-2 yıl önce izleme listeme almıştım ancak insanların "görsel olarak güzel ama sıkıcı" yorumları yüzünden bir türlü izleyesim gelmedi. O sırada Hou Hsiao-Hsien'in yine benzer zamanlarda listemde aldığım daha fazla övülen iki filmini (Taipei Story ve A City of Sadness) izlemeyi planlamıştım ama bir şekilde direktörün ilk izlediğim filmi The Assassin oldu.

"Görsel olarak güzel ama sıkıcı" diyenlerin neden öyle dediğini anlamak mümkün. Öncelikle, film görsel açıdan şahane. Kuzey ve merkez Çinin göz kamaştırıcı doğal güzelliklerini ustalıkla resmediyor. Çerçeveleme ve kompozisyon konusunda yılların deneyimini yansıtıyor. Diğer yandan ise film, yavaş sinema denilen türün belirgin örneklerinden beri. Uzun ve yavaş çekimler, minimal diyalog, belirgin ve sıkı örülmüş hikayeler yerine daha gevşek ve atmosfer ile anlatılan öyküler; bu tarz iyi yapıldığında benim hoşuma gidiyor. Türünün bu örneği beni, diğer insanları sıktığı gibi sıkmadı. Gözlerim ekranda, ara vermeden filmi bitirdim. Ancak ne hikaye ne de karakterlerin beni tamamen içine çektiğini söyleyemem. Anlatılan hikayenin kriptik bir yanı var ama bu sizin çözeceğiniz bir bulmaca veya kendi yorumunuzu oluşturacağınız bir surreal eser gibi değil. Belki de görsel ile metini ayırmak doğru değil ama yine de böyle hissetmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Sonuç olarak film hoşuma gitti ancak herkese önereceğim bir film değil.


Blue(2002)

blue-1200-1200-675-675-crop-000000.jpg


Blue, Kiriko Nananan'ın aynı isimli mangasından uyarlanmış bir Japon romantik dram filmi. Blue, The Assassin gibi tam bir yavaş sinema örneği olmasa da o akımdan etkilenmiş. Uzun ve yavaş kareler, atmosferin ön planda tutulması, minimal diyalog vb. şeyler içeriyor. Hikaye yavaş kurulduğu için filmin konusunu çok somut ve açıklayıcı olarak vermek spoiler oluyor, filmin IMDB sayfası filmin yarısına kadarını anlatıyor, o yüzden en uygun açıklamayı bu olarak gördüm:

Kırsal Japonya'daki bir kız lisesinde okuyan çekingen ve geçmişi ile ilgili kaygıları olan bir kız, sınıfı tekrar etmesi yüzünden çevresinden izole olmuş bir kız ile arkadaşlık kuruyor ve onunla ilgilenmeye başlıyor.

Blue, Japon kırsalının kendisi gibi sakin, kasvetli ve acı-tatlı bir film. Bahsettiğim gibi olaylar yavaş bir şekilde ilerliyor. İsmi gibi mavinin ekranı domine ettiği filmde kamera; uzun çekimleri ve geniş açıları sadece doğanın güzelliğini göstermek için değil, karakterlerin ruh halini yansıtmak için de kullanıyor. Işıklandırma ve seslendirme doğal; bir çok yerde karakterlerin yüzleri gölgeler ile kaplı, etrafta çıkan sesler sadece yaprak ve dal sesleri. Müziğin kullanımı da, bestesi de minimal ancak etkili.
Sahneler içerdiği olay açısından kıt ama ambiyans açısından bol. Kamera çoğunlukla hareketsiz ve genişten çekiyor. Hareket ettiği zaman ise çok yavaş ve zor fark edilen bir şekilde ediyor. Orta yakın kareler var ancak gerçek anlamda yakın kareler, müzik kullanımı gibi belli başlı yerlerde, yüksek etkili bir biçimde kullanılmış.

Temelinde bir insanı, o insanı seni sevdiğinden daha fazla sevmeyi konu alıyor. Düşük kalite klişelerin ürüme ve büyüme noktası olan gençlik aşkını, hepsinden kaçarak, ham, gerçekçi ve samimi bir şekilde ekrana döküyor. Bu samimiyeti oluşturmada görsel ve işitsel seçeneklerin yardımı olduğu gibi aktrislerin oyunculuk stilleri ve kimyası da yardım ediyor. Hayatlarında en kayıpta hissettikleri dönemde birbirleriyle karşılaşan iki kişi, birbirlerinin hayatında derin ve önemli bir etki bırakıyor. Hiç bir acı boşuna ve anlamsız değil. Çektikleri çileler büyümelerine, kendilerine keşfetmelerine ve ilerlemelerine yardım ediyor. O an içinde yaşadığımız boşluk ve tedirginlik yerini yenilerine bırakıyor. Blue, sakin bir denizdeki dalgalar gibi karakterlerin hayatlarının içinde yol alıyor.

Blue bende In the Mood for Love veya All About Lily Chou-Chou gibi derin bir duygusal etki bıraktı, ileride bir parçam olmaya devam edecek. Bunu, yine o ikisi gibi şahane bir görsel/işitsel paket ile yaptı. Böyle bir filme denk geldiğim için bahtiyarım.
 
Tale of Cinema (2005)

[img='https://images-na.ssl-images-amazon.com/images/S/pv-target-images/b864108f84544823d4f09a5de7aec3582802758a48c2891ed8cd046c44e35681._V_SX1080_.jpg',none,476][/img]
Tale of Cinema, geçen sene buraya düşüncelerimi paylaştığım Right Now, Wrong Then filminin direktörü, Hong Sang-Soo'nun erken-orta dönem filmlerinden birisi. Ayrıca, en azından benim gördüğüm kadarıyla, severleri arasında en iyi filmleri arasında görülüyor.

Film birbiriyle ilişkili iki yarıdan oluşuyor. Filmin ilk yarısında üniversite yaşlarındaki çocuk, lise zamanlarından sevgilisiyle rastgele bir şekilde karşılaşıyor ve içmeye çıkıyor. Bu buluşma aralarında yapılan bir intihar anlaşmasına kadar gidiyor. İkinci yarıda ise ölmek üzere olan sınıfın arkadaşının eskiden yaptığı filmden çıkan ana karakter, izlediği filmdeki aktris ile karşılaşıyor ve ona karşı takıntı duymaya başlıyor.

Karakterin takıntı duymasının sebebinin, arkadaşının filminin aslında kendi hayat hikayesinden çalıntı olması olduğunu öğreniyoruz. Aynı zamanda filmin ilk yarısının aslında adamın sinemada izlediği film olduğunu anlıyoruz. Yani film bize hikaye içinde bir hikaye sunuyor. Karakter filme olan takıntısından dolayı aktrise aşık olduğunu düşünüyor ve pişman olduğu/yanlış gördüğü bir şeyi düzeltmeye çalışıyor. Kendi hayatının kurgusu olan filmi, kendi hayatı yapmak gibi kendine referans veren bir döngüye giriyor.

Önceki paragrafta yazdığım filmin kendi başına değerlendirilişi iken aslında bir önemli nokta da direktörün kendisi. Bu filmi 2005'de yaptıktan sonra, 2010'lu yıllarda aktris Kim Min Hee ile Right Now, Wrong Then'in de arasında bulunduğu, ilişkileri konu alan filmler yapıyor. 2017'de On the Beach at Night Alone adıyla kadın karakterin, evli bir erkek karakter ile ilişkisini sorguladığı bir film yaratıyor. Bu filmden sonra Kim Min Hee ile Hong Sang-Soo evlilik dışı ilişkisini açığa vuruyor. Hali hazırda post-modernist bir filme bu olay bence ayrı bir katman katıyor.

Right Now, Wrong Then için gerilimden yoksun, bazı kişiler için sıkıcı olabilecek ve benim bile yer yer ilgimi kaybettiğim ama sevdiğim bir film demiştim. Tale of Cinema için ilk iki şey hala doğru ama direktörün erken dönemleri olduğu belli. Özellikle kamera işi konusunda stilini daha bulmadığı belli. Yakınlaştırmayı kullanış şekli yer yer amatörce kaçıyor. Karakterler ve filmin kendisinde de Right Now, Wrong Then 'deki incelikli yumuşaklığın aksine yine incelikli bir şekilde kiniklik hakım. Karakterlerde Wong Kar-Wai'ımsı bir etki var. Ancak Wong Kar-Wai'ın filmlerindeki o şiirsel akım burada daha çalkantılı ve kaba. Right Now, Wrong Then de fazla yer yer sıkıcı ve ilgi kaybettirici olabiliyor.

Genel olarak fena bulmadığım ama sevdiğimden çok ilginç bulduğum bir film. Bu spesifik tarzda film sevenlere öneririm ancak geri kalan insanların sıkıcı bulacağını düşünüyorum.
 
The Blind Swordsman: Zatoichi (2003)

[img='https://content.internetvideoarchive.com/content/hdphotos/9646/009646/009646_853x480_574688_019.jpg',none,391][/img]

The Blind Swordsman : Zatoichi, Takeshi Kitano'nun hem direktörlüğünü yaptığı hem de ana rolde oynadığı filmlerden bir başkası. Ancak Dolls, Sonatine ve Hana-bi gibi diğer filmlerinin aksine, tamamen Kitano'nun yaratımı değil. Zatoichi karakteri, Japon yazar Kan Shimozawa'nın oluşturduğu kurgusal kör masör ve kılıç ustası. Bu karakter yıllar boyunca büyük ekrana uyarlanmış, Kitano'nun uyarlaması da onlardan birisi.

İncelendiğinde hikaye basit bir Chambara/Jidaigeki hikayesi. Sessiz ve güçlü bir kahraman, çeteler ile dolu olan bir kasabaya geliyor ve haksızlığın intikamını alıyor. Durum böyle olunca bir filmin izlemeye deyip değmediğini belirleyen tamamen bu hikayenin nasıl büyük ekrana uyarlandığı ve icra edildiği oluyor. Zatoichi'nin durumunda bunun çok iyi olduğunu söyleyemem. Kitano hem bir aktör hem de bir direktör olarak kendi özgün tarzına sahip olan bir insan. İnce bir kara mizaha sahip minimalist bir direktör. Filmlerinin içerdiği şiddeti çok daha vahşi olarak göstermek için filmin geri kalanı ile kontrast kurmayı çok iyi başaran birisi. Filmlerinde duygusal olarak bir bastırılmışlık hakim olsa da melodramatik öğeler zaman zaman ortaya çıkıp insanı etkiliyor. Ancak bunlar Zatoichi'de bulunan veya iyi bir şekilde başarılmış olan şeyler değil. Film için kötü diyemem ama benim için bazı ahenksizlere ve kötü bir CGI'a sahip olan bir ortalama aksiyon filminin ötesine geçemedi.


Sanjuro (1962)

sanjuro_1962.jpeg


Sanjuro, bir çok kişi tarafından gelmiş geçmiş en iyi ve en önemli Japon direktör olarak adlandırılan Akira Kurosawa'nın orta dönem filmlerinden birisi. Bundan bir sene önce, 1961 yılında, yayınlanan Yojimbo için, tamamen farklı bir hikayeyi ele alan ve başka bir zamanda geçen gevşek bir devam veya öncü film görevini görüyor.

Mifune'nin kariyerinin zirve noktasında oynadığı ronin Sanjuro karakteri, bir gün 9 saf samurayın klanlarını yolsuzluktan arındırmak için kurduğu plana denk geliyor. Bu samurayların oyuna getirildiğini ve yolsuz lider tarafından yanlış tarafa yönlendirildiklerini fark eden Sanjuro onların hayatını kurtarıyor ve klanlarını bu komplodan kurtarma konusunda onlara öncelik ediyor.

Temelinde Zatoichi gibi basit bir Chambara/Jidaigeki hikayesi olsa da onun aksine zekice yazılmış, izlemesi zevkli ve güzel bir tona sahip. Her ne kadar Yojimbo'nun ulaştığı zirvelere ulaşmasa, onun doruk noktası kadar iyi bir aksiyon sahnesi olmasa ve onun sahip olduğu ahlaki belirsizliğe sahip olmasa da Sanjuro iyi bir film. Yojimbo'dan devam eden Mifune'nin o efsanevi performansı hala burada ve Kurosawa'nın o filmde ustalaştığı doğal aksiyon-komedi stili devam ediyor. İzlemesi zevkli ve yer yer büyüleyici olmayı başarıyor.

Brazil (1985)

Brazil_(1985_film)_poster.jpg


Brazil, eski Monty Python üyesi olan Terry Gilliam'ın 1985 yapımı satirik ve distopik kara mizah filmi. Film, Orwell'in 1984 kitabından esinlenmiş olan Kafka-vari bir evrende geçiyor. Bu evrende 1984 gibi Büyük Kardeş sizi izlemiyor ama Kafka-vari bir bürokrasinin yönettiği Bilgi Bakanlığı her şeyin tepesinde. Brazil'in ana karakteri olan Sam bu bakanlıktaki alt seviyelerde bulunan bir bölümde, Kayıt kısmında, çalışıyor. Bir gün bölümünde bir iş yanlış gidiyor ve bu işi düzeltmesi için yaptıkları sırasında, düşleyip durduğu kadın ile karşılaşıyor. Bu kadını bulmak için yaptıkları, hikaye için katalizör görevi görüyor ve Gilliam'ın absurdist evreninde yol alıyoruz.

Monty Python
'ı ve distopik eserleri çok seven birisi olarak Brazil, yıllardır izlenecekler listemde yer alıyordu ve merakla izleyecek bir ruh hali bekliyordum. Ancak Brazil için duyduğum merak kadar, hatta daha fazla, bir hayal kırıklığı ile karşılaştım. Gilliam kesinlikle çok ilginç fikirlere ve özgün bir tarza sahip ancak ne Monty Python'ı izlerken beni yerlere yatıran mizah burada ne de o fikirler düzgün bir örgüde işlenmiş. Filmde olan tüm olayları tetikleyen ve filmin omurgasını oluşturan aşk hikayesi, herhangi bir filmde izlediğim en kötülerden birisi. Çok az gelişmiş, mantıksız ve inanılmaz olduğu gibi kadın oyuncu da De Niro'nun oynadığı bir filmde oynamayı hak edecek bir aktris değil. Okuduğum kadarıyla Gilliam performansını beğenmediği için bir çok sahnesini kesmiş ve neden kestiği ortada; 80'lerin kötü bir sitcomundaymış gibi bir performans sergiliyor. Bir diğer yandan da filmin hikayesi herhangi bir birbirine bağlılık / neden-sonuç döngüsü sergilemiyor. Olan bitenler birbirini etkilemiyormuş, bir önceki sahnede izlediklerinin daha sonraki sahnede etkisi yokmuş gibi. Durum böyleyken filmi kötü bulduğumu söylemek zorundayım.​
 
Monty Python'ı ve distopik eserleri çok seven birisi olarak Brazil, yıllardır izlenecekler listemde yer alıyordu ve merakla izleyecek bir ruh hali bekliyordum. Ancak Brazil için duyduğum merak kadar, hatta daha fazla, bir hayal kırıklığı ile karşılaştım. Gilliam kesinlikle çok ilginç fikirlere ve özgün bir tarza sahip ancak ne Monty Python'ı izlerken beni yerlere yatıran mizah burada ne de o fikirler düzgün bir örgüde işlenmiş. Filmde olan tüm olayları tetikleyen ve filmin omurgasını oluşturan aşk hikayesi, herhangi bir filmde izlediğim en kötülerden birisi. Çok az gelişmiş, mantıksız ve inanılmaz olduğu gibi kadın oyuncu da De Niro'nun oynadığı bir filmde oynamayı hak edecek bir aktris değil.
Altına imzamı atıyorum.

Kült Sci-Fi'ları izlemeye başladığım bir run sırasında izledim Brasil'i ve de 1927 Metropolis'den sonra izledim. Yani hayal kırıklığı daha da bir büyüdü. Enteresan öngörü ve konseptler filmin orasında burasında vardı ancak stakes nedir, interest point neredeydi ? Kimi ne diye umursamam gerekiyordu. Eee ne diyon yani şimdi kısmında falan inanılmaz hayal kırıklığı yaşadım. Sonunu izleyemedim bile.


Zatoichi'yi de çıktığı yıl VCD olarak izlemiştim :D Bence Kör Samuray trope'unun en karizmalarından biri ancak içi en boş olanlarından birisi. Hiç iyi yaşlanmadı ayrıca. İlk çıktığında bayağı sevilmişti ama sonra bir daha adını anana denk gelmedim.
 
Sonunu izleyemedim bile.
Blade Runner gibi, insanların film hakkında ne düşündüğünü tamamen değiştiren birden fazla versiyona sahipmiş. Ben şansa herkesin önerdiği Director's Cut'ı izledim. Sonu benim için filmin en iyi yanlarından birisiydi. Ancak daha sonrasında "Love Conquers All" sonuna internetten baktım; o sonu izleseymişim burada bir paragraf daha filmi eleştirirmişim. :D


İlk çıktığında bayağı sevilmişti ama sonra bir daha adını anana denk gelmedim.
Şu an benim gördüğüm kadarıyla, Kitano'nun kendi yönettiği filmler arasında orta seviye olarak görülüyor. Yazdığım üçlü dışında "Kikujiro", "A Scene at the Sea", "Kid's Return" ve "Violent Cop" hakkında daha övgüyle konuşulduğunu duydum. Onlardan önce izleme sebebim, içimdekİ Wuxia/Chambara isteğini gidermekti.
 
April Story (1998)

B5-aprilstory.jpg


April Story, daha çok All About Lily Chou-Chou, Love Letter gibi yönettiği eserleri ve Evangelion'ın yaratıcısı olan Hideaki Anno'nun Ritual filmindeki oyunculuğu tanınan Shunji Iwai'nin nispeten kısa bir filmi. 67 dakikalık bu film, Hokkaido'dan Tokyo'ya üniversite okumak için taşınan bir genç kızı konu alıyor. Bu garip ve atmosferik aşk hikayesinde, bu aşırı çekingen ve öz güveni olmayan genç kızın büyük şehirdeki hayatını ve onu uzaklardan buraya iten öyküsünü izliyoruz.

Filmin çok büyük bir bölümü kızın hayatından parçaları gösteriyor; kendi büyük evinden Tokyo'daki küçük bir yurda yerleşmesi, üniversitede insanlar ile tanışması, üniversite kulüplerini keşfetmesi, şehirde kendi bir başına vakit geçirmesi. Anca son 20-25 dakikaya geldiğimizde karakterimizi buraya iten şeyi öğreniyoruz. Hem görsel hem de işitsel olarak sakin bir güzelliğin hakim olduğu, kalabalık yerlerde karakter gibi bizim de bunalmış hissettiğimiz ve onun gibi güneş altında gezmenin keyfini aldığımız filme tamamen bir rahatlık hakim. Iwai'nin hakkında yazdığım diğer filmi All About Lily Chou-Chou, duygusal olarak izlediğim en ağır ve karanlık eserlerden biriyken April Story onun tam tersine, izlediğim en tatlı ve sıcak eserlerden. Ancak onun gibi müziğin ve görselin çok güzel bir karışımı ile ustaca bir kamera işine sahip; karelerin kompozisyonları ve kameranın hareketleri çok başarılı.

Filmi izledikten sonra aklıma gelen şeylerden biri bu filmin nasıl Shinkai Makato'nun eserleri için taslak olduğu oldu. Görsel ve işitsel öğeleri atmosfer yaratmak için kullanış biçimi, karelerin benzerlikleri ve yaratılmaya çalışan hissiyat kesinlikle Makato'nun ilham aldığını gösteriyor.

Filmi beğendim ve büyüleyici bir biçimde tatlı buldum, kendine özgün bir havası var. Kısa süresi, yaşamdan parçaların ağırlığı ve atmosferik odağı yüzünden çok fazla hikaye veya karakter gelişimi yok ancak bu film olması gerekmediğinin kanıtı durumunda. Makato'nun filmlerinde beğenmediğim şeyler burada bulunmamakta. Bu tarzda drama film sevenlerin ve sakin slice-of-life anime sevenlerin seveceğini düşünüyorum.​
 
everything everywhere all at once (2022)


Yani 2022 yılının en büyük sinema olayı idi. Çıktığı yıldaki diğer filmlere bakınca (anaakımlara en azından) bence bu kadar büyümesi normal. Filmin anlatmak istedikleri, değindikleri tematik şeyler ve de verilen mesajları tuttum.Hatta bazılarını çok büyük bir gerekliliği yerine getirdiği için takdir ettim ekstradan.

Ancak, post-modernist tavırlar, aşırıcı yaklaşım olmazsa destek attığı demografik uçları şımartamaz ya da aşırılığın içine bu mesajları koymazsa "marjinal" bulunmaz, aksiyonu ön plana çıkar mı diye düşünüldü bilemiyorum. Ancak Joker'de de dediğim gibi Stilin, usturubun, anlatı ve de özün önüne geçtiği bir film olmuş. Bir de çirkinliği çok yalın bir çirkinlik, güzelliği çok yalın bir güzellik ile anlatmak (neredeyse One Piece seviyelerinde bir basitlik ve grotestlikten bahsediyorum). Bir de yeniden izlenme değeri düşük bir iş benim açımdan, yapısı gereği çok geri dönülesi bir yanı yoktu benim için. Tabi bu eserin kendisine bir eksi değil ama eser ile sahip olabileceğim olası bir yolculuğa inceden bir eksi.

Karışık duygular içinde kaldım.


Öyle bir film ki 55-85/100 aralığında geziyor. Zaten bence yapanlar da hakkında net bir fikre, net bir puana varılsın istememişler gibi yapmışlar bence filmi. O yüzden bu geniş aralığı vereceğim. 55 altı olamaz 85 üstü olamaz (bence) ancak aradaki her şey olabilir. Zira filminin adı da Herşey, Heryerde, Bir Arada :D :D Uyuyor bence.

Edit: Bence film fazla uzamıştı. Sonlara doğru çok tekrarlayıcı bir ritme giriyor çünkü, final biraz (Daha doğrusu final değil de finale yapılan yolun sonu diyeyim) düşük bitirdi.

Edit-2: Filme dair en çok kızdığım şey filmin izleyici kitlesinin "13+" (bazı yerlere göre 15 diye geçiyor) diye sunulması. Aslında çok net R rated bir film.
 
Airplane (1980)

[img='https://img3.hulu.com/user/v3/artwork/e97678f4-0244-4271-9815-ed913f0f1558?base_image_bucket_name=image_manager&base_image=84a97023-001c-41c6-b252-599dd2de36c3&region=US&format=jpeg&size=952x536',none,405][/img]

Airplane, 3 Amerikalı yönetmenden (Jim Abrahams, David Zucker ve Jerry Zucker) oluşan komedi direktör/yazar grubu ZAZ'ın ilk büyük komedi filmi. Felaket filmlerinin, özellikle 1957 yapımı Zero Hour! 'un parodisi olarak işliyor, aynı zamanda başka uçak afeti filmlerinden de öğeler içeriyor.

Film benim için 1980'ler Amerikan ana akım mizahını temsil ediyor. 84 dakika boyunca, filmin en başından en sonuna kadar, sürekli ve sürekli yeni şakalar içeriyor; herhangi bir noktada 30 saniye boyunca bir şaka içermeden ilerlediğini sanmıyorum. Bu şakaların aralarında iyi yıllanmış, şu an komik olan bir kaç tanesi olsa bile, ucuz ve tembelce yazılmış şakaların yaylım ateşinin açtığı yorgunluk yüzünden arada kaynıyorlar. Şakalar herhangi bir kurulumdan, amaçtan, onları alıp daha üst noktaya taşıyacak alandan/zamandan ve can alıcı noktalardan yoksunlar. Şakaların bir çoğu da basmakalıpların varlığı, ucuz kelime oyunları ve insanların kötü şeyler yapması şeklinde. Şakaların kalitesinden ziyade sayısına öncelik verilmiş.

Bu filmi izlemeden önce de bu tarz mizahtan hoşlanmadığıma dair bir şüphem vardı ancak bu filmi izledikten sonra bu şüphemi doğrulamış oldum. Aslında filmin kendi mizah tarzı içinde iyi bir örnek olduğunu görebiliyorum ancak iyi bir mizah filmi olduğunu düşünmüyorum.​


Violent Cop (1989)

violent_cop.jpg


Violent Cop, buraya geçen ay incelemesini yazdığım Zatoichi'nin direktörü olan Takeshi Kitano'nun ilk direktörlük denemesi. 1970'lerde ve 1980'lerde Beat Takeshi adı altında komedyen olarak çalışan Takeshi Kitano, 1980'leri şiddet sorunları olan, stoik bir yüze sahip dedektifin başrol aldığı şiddetli bir suç/polisiye filmiyle kapatıyor. Azuma adlı dedektif takım arkadaşlarının uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını öğreniyor ve film onların peşinden takip ile intikam filmi arasında bir şeye dönüyor.

Her ne kadar Kitano'nun direktör olarak ilk filmi olsa da, hem direktör hem de bir oyuncu olarak Kitano'nun yıllar içinde göstereceği artistik stilin başlangıçları güçlü bir şekilde burada. Kitano'nun diğer filmlerini izleyen birisi için, filmin onun tarafından yönetildiğini anlamak çok basit. Bu açıdan filmin etkileyici bir yönü var ancak çıkış filmi olduğu da ortada. Film bir kaç güzel ve etkileyici sahneye sahip ama filmin geri kalanı bu sahnelerin gerisinde kalıyor. Normalde bu tarz bir filmde beklenen, hikayenin yazımında zekilik, orijinallik ve ilginç karakterler iken Violent Cop bu tarz şeyler açısından çok jenerik kalıyor. Hikaye çok düz bir şekilde işliyor; her şey kurulmadan hızlı ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde olup bitiyor. Film genel olarak ritmini bulmakta zorlanıyor. Sonlarına doğru bir intikam hikayesi ortaya çıkıyor ancak karakterlerin ilişkileri ve olayları kurma konusundaki başarısızlığı bu intikam hikayesini önemsiz ve cazibesiz kılıyor.

Hana-bi ve Sonatine'deki gibi yer yer ince ve dahice bir kara mizaha sahip ancak yer yer de düz ve beklendik. Ayrıca kara mizahın tamamen istekli olduğunu sanmıyorum, ara sıra istenilmeyen öğelerden dolayı da kara mizah oluşuyor.

Genel olarak filmi ortalamanın üstünde buldum. Şiddet ve soğuk karakterlere sahip suç-polisiye filmi seven insanların hoşlanabileceğini düşünüyorum. Kitano'nun kataloğunu anlamak, sanatsal kökenlerini incelemek konusundan da önem taşıyor.​
 
[img='https://tr.web.img3.acsta.net/pictures/23/01/03/10/51/2097562.jpg',none,349][/img]

Bursa Bülbülü;

Filmin ilk %75'nin uzatılmış bir müzik video klibi, bir pötpöri çalışması olup, filmi film yapabilecek ( o da klişe bir film) her şeyi son 30 dakikaya bırakıp sonunda da hiç bir karakteri hiç bir yere bağlamadan bitirmiş. Ata Demirer filmleri tatlış bulurum, modern yeşilçam gibi bakarım ve izlerim ama bence bu açık ara en kötü işi olabilir.

37/100
 
Megan

s-l500.jpg


Kız arkadaşımla vakit geçirmek için sinemaya gitmiştik, filmi daha önce duymamıştım sadece konusuna göz atarak izledim. Daha önce örneklerini gördüğümüz tarzda bir gerilim filmiydi. Tahmin edilebilir bir senaryosu vardı. Yinede sıkılmadan izledim. Çok iyi yaptığı bir şey yok, çok kötü yaptığı bir şeyde yok. Çerezlik bir film oldu benim için. Kız arkadaşımı daha çok etkiledi. Bir süre oyuncak bebek görmek istemiyor.

60/100
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Porco Rosso (1992)

[img='https://cdn.vox-cdn.com/thumbor/Ewo6PKQSzJshpFhv5U_kwrCkXb0=/1400x1050/filters:format(jpeg)/cdn.vox-cdn.com/uploads/chorus_asset/file/20009856/Porco_Rosso_963064296_large.jpg',none,417][/img]

Miyazaki deyince aklıma öncelikle Sprited Away, Mononoke, Totoro ve Howl gibi filmler geliyor. Porco Rosso gördüğüm kadarıyla onlara göre geri planda kalmış, Miyazaki ve Ghibli kataloğu içinde bir nebze göz ardı edilen bir film.

Film 1920'lerde, birbiri ile kontrast yaratan Faşist İtalya ile Adriyatik Denizi'nin uçsuz bucaksız özgür maviliğinde geçiyor. Eskiden savaş kahramanı olan ve şu an ise ödül avcılığı yapan, geçmişte bir büyünün etkisi ile domuza dönüşmüş bir orta yaşlı pilotu ve onun Amerika'dan gelmiş şan meraklısı bir pilot ile mücadelesini anlatıyor. İzlediğim diğer Miyazaki filmlerine göre çok daha katı bir olaylar dizisi ve hikaye odağı içeriyor.

Mononoke veya Howl'daki gibi bir epiklik veya Sprited Away'deki gibi bir görsel yaratıcılık içermese de Adriyatik denizi ve uçuşun animasyona dökülüşü her Ghibli filmi gibi muazzam.

Hitap ettiği kitle açısından şaşırtıcı. Prenses Mononoke tonu, açık ve karanlık sahneleri ve içerdiği temalar açısından Miyazaki'nin en yetişkin filmi; bu öğelerin hepsi bir bütünlük içinde. Porco Rosso ise ton açısından daha neşeli, daha slapstick ve yer yer aileye yönelik bir mizaha sahip. Ancak bir gencin veya çocuğun filmi tamamı ile anlaması mümkün değil çünkü içerdiği temalar kişisel, Miyazaki'nin kendisi gibilere yönelik.

Porco girdiği savaşlar, kaybettiği yoldaşlar, gördükleri şeyler sebebiyle insanlığa karşı umudunu kaybetmiş, düş kırıklığına uğramış birisi. Film başında dışarıdan iyi gözükse de çok fazla yük taşıyor. Porco'nun domuza dönüşmesinin sebebi aslında bir büyü değil, ülkesi için savaşmanın ve bu süreçte yaptığı eylemlerin anlamını sorgulayıp, kafasındaki çatışmayı çözememesi sebebi ile umudunu kaybetmesi. Savaştan gelen askerlerin ve varoluşsak kriz yaşayan orta-yaşlı insanların deneyimlerine benzerlik çiziyor. Çok nadir sahnelerde insanlar Porco yerine Marco'yu görüyor. Benim anladığım kadarıyla en sonunda Fio'nun masumluğu ve umutluluğu ile Gina'nın aşkı onu insana döndürüyor, yüklerini geride bırakıp hayata devam etmesine yardım ediyor.

Eksiklikleri veya zayıf noktaları da yok değil. Genel olarak en sevdiğim Ghibli filmi diyemem; Mononoke ve Sprited Away hala daha önde, Howl'u ise bir tık daha iyi bulmuştum. Ancak çok güzel ve ilginç bir film.
 
I'm a Cyborg, but That's OK (2006)

[img='https://i0.wp.com/projectedfigures.com/wp-content/uploads/2019/07/iu-119-2.jpeg?fit=900%2C600&ssl=1',none,324][/img]

Hala The Handmaiden'a bakamamış olsam da Park Chan Wook'un kataloğuna It's Cyborg, but That's OK ile devam etmeye karar verdim. Çok eskiden, direktörlere göre film takip etmiyorken, My Sassy Girl ve Windstruck gibi filmlerin bulunduğu listelerde gördüğüm bir filmdi. Direktör takip eder bir hale geldikten ve Park Chan Wook'u sevdiğimi keşfettikten çok sonra onun filmi olduğunun farkına vardım.

Radyo montajcısı olarak çalışan Young Goon, bir gün iş üstündeyken bileğini kesip üstüne kendine elektrik verip intihara teşebbüs ediyor. Elektrikli aletlerle ve ışıklarla konuşup kendinin cyborg olduğunu sanan Young Goon bu olayın üstüne kendisi gibi eklektik tiplerin bulunduğu bir akıl hastanesine kaldırılıyor. Bu hastanede Young Goon'u, etrafındaki diğer karakterleri ve o karakterlerin içinden özellikle insanların ruhlarını/özelliklerini çalabildiğini düşünen birisiyle ilişkisini görüyoruz.

Park Chan Wook, gerilim, gizem ve aksiyon türünde yaptığı filmler ile meşhur. I'm a Cyborg, but That's OK internet üzerinde onun romantik komedi denemesi olarak geçiyor. Filmde romantik öğesi bulunduğu, özellikle son kısımlarının büyük bir parçası olduğu doğru ama benim için romantik komedi havasına sahip psikolojik drama ile kara mizah karışımı diyebilirim. Bir yandan eklektik tiplerin hem tatlı hem mizahi davranışları var, diğer yandan ise Young Goon'un kötüye giden sağlığı, trajik durumu ve tramvaları var.

Filmi özellikle görsel açıdan çok başarılı buldum. Yer yer şeker gibi, yer yer de trajik oluşunu destekleyen özgün bir görsel dile sahip. Kamera hareketleri ve kare kompozisyonu açısından Park Chan Wook kendini belli ediyor ama aynı zamanda yaptığı bu farklı tarza göre adapte edip farklı bir şey de yaratıyor. Gerçeklik ile karakterlerin yaşadığı sanrıların arasında gidip gelmeyi görsel açıdan etkili bir şekilde kullanıyor.

Özgünlük ve yaratıcılık anlatı tarzında da devam ediyor. Görsel açıdan özgün sahneleri, eksantrik anlatıcılar ile birleştirdiğinde ortaya gerçekten ilginç bir yapı çıkıyor. Gerçeklikten çıkıp bir anda kendini çocuk masalının ortasında bulabiliyorsun, devamında da bu çocuk masalı gerçeklik ile karışıp trajediye dönüşebiliyor.

Filmin ilk yarısı hastane sakinleri üzerinden onları tanıtır bir şekilde slice of life vari geçiyor. Yan karakterler de dahil olmak üzere karakterlerin ilginçliği ve hallerinin mizahı izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor. Yarısı ile son çeyreği arasında dağınıklık var; ayrıca Young Goon, duygularının hırsızı ve bunlar arasındaki ilişki güzel yazılmış olsa da ilişkinin romantik kısmı zayıf kalıyor. Ancak film son çeyreğinde yine toplamayı güzel bir şekilde bitirmeyi başarıyor. Hem güldürüyor, hem duygusal olarak dokunuyor; derinliği ile zekice olmasa da eksantrikliği ve yaratıcılığı ile zeka gösteriyor.

Genel olarak filmi değişik bulduğumu ama sevdiğimi söyleyebilirim. Kusursuz bir yapıt değil, kusurları var ve potansiyelinin hepsine ulaşmıyor ancak yine de etkileyici olmayı başarıyor.​
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Top Gun (1986)

[img='https://pagesix.com/wp-content/uploads/sites/3/2018/08/maverick-tom-cruise-top-gun.jpg?quality=75&strip=all&w=618&h=410&crop=1',none,378][/img]

Top Gun: Maverick geçen senenin en çok konuşulan filmlerinden biriydi. Bir süredir izlediği en iyi veya en zevkli film olan değerlendiren insanlar mevcuttu. Benim görüşümce bunun sebebi, Hollywood blockbuster aksiyon filmi sektörü üstünde bir süredir var olan süper kahraman filmi hegomanyasının dışında olmasıydı ve artık bu noktada insanların da bu hegomanyadan yorulmaya başlamasıydı. Tabii bu farklı olma durumu gördüğüm kadarıyla ayrı bir yaratıcılık ve kaliteden ziyade eski tarz aksiyon filmlerine geri dönüş ile gerçekleşmişti. İnsanlar Maverick hakkında böyle konuştuğundan beri geri dönüp bir çok kültürel referansa yol açan ve insanların nostalji gözüyle baktığı orijinalini görmek istiyordum; ancak şimdi izleyebildim.

Top Gun pilotluk konusunda çok yetenekli olan ancak havada söz dinlememesi ve bencilliğinden dolayı takım arkadaşları için tehlikeli olan Maverick'i konu alıyor. Maverick yaşadığı bir olaydan ve takım arkadaşının istifa etmesinden sonra en iyi pilotların en iyilerinin gittiği Top Gun pilot okuluna gönderiliyor. Babasına gerçekte ne olduğunu bulup ismini aklamak isteyen Maverick bu akademide sivil bir eğitmen ile tanışıyor. Bir yandan sivil eğitmen ile bir romantik ilişki yaşarken diğer yandan da kendini kanıtlamaya çalışıyor.

Filmi bir kelime özetle derseniz, "klişe" derim. Maverick'in "hotshot" karakterinden, hikayenin kendisine ve diyaloglara kadar her şey 80-90'ların aksiyon filmleri klişelerine ait. Diyaloglardaki bu aşırı testosteronlu ve one-liner dolu klişelik kötü bir yazarlık örneği; özellikle romantik konuda karakterlerin ağzından çıkan cümleler 2000'ler harem animeleriyle yarışabilecek bir gerçeklik seviyesine sahip. Diyalogların bu zayıflığı, hikayenin romantik kısmının çok zayıf olmasına yardım ediyor ancak tek sebebi bu değil. Charlie ve Maverick arasında bir şey olmasının sebebi, Maverick'in iyi pilot olması ve Charlie'nin seksi olmasının ötesine geçemiyor. Filmin orta kısımlarında 1930 sessiz filmlerinden çıkma araba kovalama sahnesi ve devamındaki ilanı aşk komik bir şekilde aşırı kaçıyor. Charlie ana hikayede oynadığı rol açısından da gereksiz kaçıyor. Maverick'in hikayesi o olmadan da tam bir şekilde anlatılabiliyor.

Filmin bazı noktalarında da garip seçimler bulunmakta. Maverick'in akademideki ana rakibi Iceman ilk başta sanki bir kötü karaktermiş gibi tanıtılıyor ve bir süre öyle yaklaşılıyor. Film geçtikçe Iceman'in kötü ve zorba birisi olmadığı, aksine dediği şeylerde doğru olduğunu keşfediyoruz. Bu keşif bize Maverick'in yanlışlarının incelenmesi ile de gelmiyor. Bir diğer garip seçenek ise filmin başındaki olayın bir yere bağlanmayıp, sonunun ise birden bire gelmesi. Maverick'i akademiye gönderme ve akademiden geldikten sonra aksiyon sahnesi oluşturma amacıyla orada oldukları çok belli oluyor.

Bunlara rağmen izlemesi zevkli. Klişelerin yer yer tatlı bir yanı yok değil. Sadece eğlence faktörü ele alındığında fena değil. Ancak yukarıda eleştirdiğim öğelerin yanı sıra filmin bir propaganda eseri olması durumu da var. Düşman MiG pilotları nereden geldiğini bilmediğimiz, yüzlerini tam olarak göremediğimiz, seslerini duymadığımız insanlar. Bizim karakterlerimiz kendi özelleştirdikleri kaskları giyerlerken onlar aynı kaskı takıyor, bizim karakterlerimiz bağırıp çağırıp yüzleriyle mimik yapıyorlarken onlar stoik bir şekilde duruyorlar. Neden oradalar bilmiyoruz, neden yaptıkları saldırıyı gerçekleştiriyorlar bir fikrimiz yok. Ancak tek bildiğimiz bizi tehdit ettikleri. Onların uçakları bizim uçaklarımızdan daha çevik ancak bizim pilotlarımız dostluğa ve kahramanlığa sahip. Karşısının bir insanlığı yok, bir kimliği, bir yüzü yok; sadece "öteki" olmaktan ibaret. İnsan olmayan ötekinin bizim cesur askerlerimiz karşısında durma şansları da yok.

Özetlemek gerekirse, her ne kadar beynini kapatıp izlemesi zevkli olsa da kalitesini ve propaganda yanını ele aldığımda sindiremediğim bir film oldu.​

 
Burning (2018)

[img='https://gumlet.assettype.com/film-companion%2Fimport%2Fwp-content%2Fuploads%2F2021%2F09%2FFC_-Korean-movie-Burning2.jpg?w=1200&auto=format%2Ccompress&ogImage=true&enlarge=true',none,518][/img]


Murakami'nin 1983'de yayınladığı ve aslında Faulkner'ın 1939 tarihli aynı isimli kısa hikayesinden esinlenen Barn Burning'den uyarlanan Burning günümüz Kore'sinde geçiyor. Yazar olmak isteyen ama ne yazacağını bilmeyen ve bir yandan yarı zamanlı çalışan Jong-Su, eski köylüsü Hae-Mi ile karşılaşıyor. Kendini çıkaramayan Jong-Su ile içki içtikten sonra Afrika'ya gideceğini söyleyen Hae-Mi ondan kedisine bakmasını istiyor. Kediyi gözüyle hiç görmemesine rağmen her gün Hae-Mi'nin apartmanına gidip kedinin kumunu temizleyip kabına yemek koyuyor. Hae-Mi Afrika'dan döndüğünde ise yanında esrarengiz, kibar ve zengin Ben'i getiriyor. Bu noktadan bu üçlü arasında neyin gerçek, neyin yalan olduğu belirsizleşiyor ve bir gizem sisi her şeyi örtüyor.

Burning ilk dakikasından itibaren izleyiciyi rahatsız etmeyi başarıyor. Ekranda elini basarak gösterebileceğin bir yanlış olmasa bile bir şeylerin yanlış olduğu duygusu insanın kemiklerinin içine işliyor. Her şey normal bir şekilde olup bitse bile yaşadığın tedirginlik asla salınmıyor. İnsanın gerçekleri öğrenme isteğine dair temel dürtüsü ile oynuyor. Film bir çok soru işaretinin üzerine kuruluyor ancak sadece bazıları cevaplanıyor. Filmin sonuna kadar bu sorular kümesi giderek büyüyor ve bunlara sadece Jong-Su'nun gözünden potansiyel cevaplar bulabiliyoruz. En sonuna kadar bu belirsizliklerle oynuyor ve senin düşüncelerini Jong-Su üzerinden bir yöne doğru itiyor. Ancak daha sonrasında hiç düşünmediğini yaparak tüm film boyunca varsaydığın şeyleri sorgulamana yol açıyor. İnandığın şeyleri ve karakterler ile ilişkini sorgulamanı sağlayarak zihnin ile oynuyor.

Film aynı zamanda şehvet, takıntı, sinir sorunları, sınıf ve erkeklik gibi konuları da ele alıyor. Jong-Su, Filmin başında sinir sorunları yüzünden hapis cezası ile yüzleşen babasının yerine bakmak için köyüne geri dönüyor; Seul'un şehir hayatından taşranın çiftçi hayatına geri bir adım atıyor. Taşranın her yerini terk edilmiş seralar ve bir zamanlar üzerinde oturulan topraklar çevreliyor. Hae-Mi'nin Afrika'dan getirdiği arkadaşı Ben ise Jong-Su'nun deyişi ile "Great Gatsby", ne yaptığı bilinmeyen genç ve zengin bir insan; Seul'ün en sosyete semti olan Gangnam'da oturuyor, Porsche sürüyor, evinde Potluck veriyor, üzerinde yabancı etiketler olan şaraplar içiyor. Jong-Su kendinden güvensiz ve Hae-Mi ile birbirlerinden hoşlanmalarına rağmen ona duygularını açmaktan aciz iken Ben'in her yerinden özgüven fışkırıyor. Filmin kırılma noktasında Ben'e karşı duyduğu acizlik hissiyatı, onu erkekliğini korumak için Hae-Mi'ye aşırı korumacı bir şekilde davranmasına itiyor.

Görsel ve işitsel olarak nefes kesen bir güzelliğe sahip. Işığın kullanımı, kompozisyon ve renkler kırsaldaki herhangi bir sahneyi bir tabloya çevirmeye yetiyor. Bu estetiği, usta kamera kullanımı ve müziğe minimal yaklaşımı bu yavaş tempolu filmi koltuğunuzun ucunda izlemenizi sağlıyor. Her ne kadar yavaş olsa bile asla akıcılığını kaybetmiyor.

Burning en sevdiğim filmler arasında yer edinmeyi başardı. Eyes Wide Shut'da karşılaştığım gerçekliğin ulaşılmazlığı hissiyatını ondan daha ustaca bir şekilde bana verdi. Hikayenin bir çok farklı şekilde okunabilirliği ve işlediği şeyler ile beynimi simüle etmeyi başardı. Tüm bunu da hayranlık duyduğum bir sinematografi ile bana sundu.
 
Petal Dance (2013)

[img='https://www.hollywoodreporter.com/wp-content/uploads/2013/03/petal_dance.jpg',none,495][/img]


Geçen senin sonlarına doğru Hiroshi Ishikawa’nın en ünlü filmi olan Su-Ki-Da’yı izlemiştim. Uzaktan uzun ve stil çekimler, doğal ışıklandırma, sakin ve kasvetli atmosfer, ses açısından dinamiğin iyi kullanılışı, filmciliğe minimal bir yaklaşım; sevdiğim birçok şeyi iyi bir şekilde kullanıp güzel bir hikâye yaratmayı başarıyordu. Dolayısıyla diğer filmlerini de listeme aldım ancak bir başka filmini, yaptığı son film olan Petal Dance’i, daha yeni izleme fırsatım oldu.

Film, uzun zamandır görmedikleri arkadaşını intihar teşebbüsü olduğu düşünülen bir olaydan sonra ziyarete giden iki arkadaşı ve bu geziye rastlantı sonucu sürücüleri olarak katılan, arkadaşının ortadan kayboluşu ile başa çıkmaya çalışan bir kızı ele alıyor. Üç kadın için kendi suçluluk duyguları ile üzüntüleri ve birisi için de kayıp ile başa çıkış hakkında bir meditasyona tanık oluyoruz.

Petal Dance, Su-Ki-Da’daki minimalizmi üstüne daha da ekleyerek devam ettirmekte. Müzik tüm film boyunca çok nadir olarak kullanılıyor; ortama genelde doğa sesleri hâkim. Arkadaşlarını uzun süre sonradır bu şartlar altında görmenin garipliği ve ona yardım edememenin suçluluk duygusu altında ezilen karakterlerin konuşmaktaki çekingenliği de buna katkı sağlıyor. Karakterlerin duygularını tam olarak kalbinden açtığı anlar daha da önem kazanıyor.

Ishikawa, kamerayı karakterlerin duygularını yansıtma konusunda kullanmakta çok ustaca bir iş çıkarıyor. Filme tamamen bir doğal aydınlatma ve sade ama sanatsal kareler hâkim. Özellikle filmin başlarından ve sonlarından iki sahne aklıma gelmekte. İlk sahnede arkadaşının kaybı ve ona cevap vermemenin suçluluğu ile yüzleşen karakter trende “Çözüm olarak intihar” adlı bir kitap okurken oturanlardan çekinip arkasını dönüyor, bir süre ise trene güneş vurduğunda onun dışında herkesin yüzü güneş ile aydınlanıyor. Filmin en sonunda ise hasta ziyaretine gelen iki arkadaş ve onların ziyaret ettiği kişi duygusal olarak bir kapanış yaşadıktan sonra gün batımında yüzleri ve vücutları güneş ile yıkanıyorken, hala kayıp olan arkadaşının hüznü içinde olan kız onları izlerken yüzü kamera açısından karanlığa bürünmüş durumda ve arkasında bulutlar var.

Petal Dance kısa bir film, sorduğu her soruya cevap bulmuyor, izleyiciyi merak eder şekilde bırakıyor. Ancak bu varoluşsal yolculuk için bu uygun bir seçim oluyor.

Filmin müziğini Yoko Kanno yapıyor, filmin kendisine uyar bir şekilde ambiyans yaratan klasik parçalar hâkim. Bana bir sonraki yıl çıkan Zankyou No Terror’de yaptığı bazı parçaları hatırlatıyor.

Petal Dance, Blue ve Maborosi gibi filmleri seven niş bir kesme hitap ediyor. Ancak bu kesimin bu filmden çok hoşlanacağını düşünüyorum.​
 
Oki's Movie (2010)

[img='https://teddysmusing.files.wordpress.com/2023/05/bi5ecypdzutq1nr0pckrycy0e4p-1200-1200-675-675-crop-000000.jpg?w=1024',none,420][/img]
[/CENTER][LEFT]
[b]Oki’s Movie[/b], direktör [b]Hong Sang-Soo’[/b]nun izlediğim üçüncü filmi. İzlediğim ilk filmi [b]Right Now, Wrong Then[/b] son dönem filmleri arasında yer alıyorken, izlediğim ikinci filmi [b]Tale Of Cinema[/b] orta-erken dönem filmleri arasında yer alıyordu. Oki’s Movie ise bu iki filmin ortasında, tam orta dönemlerinde yer alıyor.

Film, 4 perdeden oluşuyor. Perdelerde anlatılan hikayeler genç bir film öğrencisi olan Oki’nin aşk üçgeni etrafında ve belli bir zaman aralığında geçiyor; saygı duyduğu bir sinema profesörü ile kendisiyle aynı yolda olan genç bir sinemacı arasında dönüyor. Anlatısal ve yapısal olarak yaratıcı ve zevkli.

İlk perdede Oki’nin eski sinema öğrencisi akranı olan Jingu’yu gelecekte, yayınladığı kısa bir filmin Soru & Cevap buluşmasına gitmeden önce görüyoruz. Jingu, [b]Hong Sang-Soo[/b]‘nun diğer izlediğim filmlerdeki karakterlerden de öte bir Sang-Soo ana karakteri; yalnız ve aşk istiyor, sinir bozucu, sinemacı ve çoğu zaman sarhoş. Yaptığı filme kendi hayatını katan ve sinema ile ilgili yorumda bulunan [b]Hong Sang-Soo[/b]‘nun kendi hayatından çıkmış olabilecek bir kesit izliyoruz. Jingu, bize izlediğimiz filmleri temaları yüzünden sevmediğimizi, böyle şartlandırıldığımızı ve her şeyi bir kanala odaklamanın zevkli olmadığını söylüyor; yaptığı filmi aklında bir tema ile yapmadığını, bu sürecin yeni insanlarla tanışmak gibi hayatın ritmini mimiklediğini anlatıyor. Aslında Jingu’nun kısa filmi üstündeki yorumu, [b]Oki’s Movie[/b] için yapılmış bir yorum; filmin kendisi de Jingu’nun filmi gibi hayatın ritmini takip ediyor.

İkinci perdede Oki ile tanışıyoruz. Jingu, Oki’nin güzelliği yüzünden ona aşık ve onu bir sapık derecesinde kovalamakta. Ancak Oki bir yandan film profesörü Song ile gizli ilişki yaşamakta. Üçüncü perde de ise yüz yılın en büyük kar fırtınası diye adlandırılan bir günde okula sadece Oki ve Jingu gelmiş iken profesör ile ilişki ve hayat hakkında yaptıkları muhabbeti izliyoruz.

Dördüncü perde ise filme ismini veriyor; Oki’nin yaptığı filmi izliyoruz. Oki bize bu kısa filmde yaşlı ve genç iki erkek ile yaptığı dağ gezisini, bu iki gezi arasındaki benzerlik ve farklılıkları anlatıyor.

İlk perde hem uzunluğu hem de diğer perdeleri izledikten sonra anladıklarımız ile diğer perdelerden ayrılıyor. İlk perdede düzgün gitmeyen bir evlilik içine hapsolmuş olan ve Soru & Cevap buluşmasında hakkındaki evlilik dışı ilişki ile ilgili dedikodu sorulan Jingu, aslında bize Song’u hatırlatıyor. Her perdeden önce çıkan jenerik ile birlikte bu durum aklımıza, izlediğimiz her kısmın anlatısal olarak aslında son perde gibi çekilmiş bir film olup olmadığı düşüncesini getiriyor.

Ancak [b]Oki’s Movie[/b]‘nin tüm bu yapısal güzelliği benim için onu ilginç ama çok iyi olmayan (ortalama üstü) bir filmden daha iyisi yapmaya yetmiyor. [b]Hong Sang-Soo[/b]‘nun sinemacılığı, [b]Right Now, Wrong Then[/b]‘deki kadar usta değil; durumlarda ufak farklılıkların açtığı büyük değişiklikleri izlerken aldığım incelik daha tam yerinde değil. Kendimi filmin içine çekilmiş bulmuyorum, aksine 80 dakikalık bir filmde yer yer kendimi sıkılmış buluyorum. Ayrıca bazen kendimi de “bu film tam bir film yapımcısı circlejerk’ü” diye düşünmekten alıkoyamıyorum.

Durum bu iken [b]Oki’s Movie[/b] benim için ilginç bir yerde duruyor. Herkese önerebileceğim bir film değil, kesinlikle[b] Hong Sang-Soo[/b]‘nun spesifik tarzından hoşlanmanız gerekiyor. Kendim de filmden aşırı bir şekilde hoşlanmadım. Buna rağmen, bu film içimde [b]Hong Sang-Soo[/b]‘nun diğer filmlerine bakmak için olan heyecanı arttırıyor.

Konu dışı: Kritik ve kreatif yazılarımı geliştirmek için deneme ve inceleme tarzı şeyler yazabileceğim [url='https://teddysmusing.wordpress.com/']bir blog[/url] açtım. Son izlediğim filmler hakkında buraya yazdıklarım dışında ileride müzik ile ilgili yazılar ve daha önceden izlediğim şeyler hakkında denemeler yazmayı planlıyorum. Ne kadar sıklıkla yazarım veya yazmaya devam eder miyim bilmiyorum ama yazım olarak kendimi geliştirmek, kafamda düşündüğüm şeyleri düzgün şekilde aktarabilmek bir süredir istediğim bir şeydi.[/LEFT]​
 
Asteroid City (2023)

[img='https://teddysmusing.files.wordpress.com/2023/06/2023-asteriod-city-event-1024x538-1.jpg?w=1024',none,596][/img][/CENTER]

[LEFT]Asteroid City, aeteur yönetmenlerin günümüzde akla gelen ilk isimlerinden biri olan Wes Anderson’ın en son filmi. Tablodan çıkma misali canlı renkler, simetrik kompozisyonlar, kendisiyle özdeşleşmiş tipografiler, özgün ve abartılı kıyafet seçimleri , ifadesiz bir şekilde söylenen sanki kitap arasından çıkmış gibi süslü cümleler ve daha fazlası; bunlar Wes Anderson’ın kendi imzasını filmlerine koymak için kullandığı yöntemden bir kaçı. Bottle Rocket, Rushmore ve hatta The Royal Tenenbaums (benim favori Wes Anderson filmim) gibi erken dönem filmlerinde bu imzaların son dönem filmlerine göre ya daha az olduğunu yada daha tam olarak oturmadığını görüyoruz. The Royal Tenenbaums gibi bir filmle, benzer seviyede sevdiğim bir diğer filmi The Grand Budapest Hotel’i karşılaştırınca; kullandığı teknikleri cilaladığını, bunların bazen kendi karikatürleri haline geldiğini, karakterlerin git gide daha çok tiyatro karakterlerine döndüğünü, estetik tarafını çok daha geliştirdiği ve bunun ekranı daha domine etmeye başladığını görüyoruz. Ancak benim görüşüme göre bununla birlikte gelen bir götürü var, yavaş yavaş kendi karikatürü haline geldikçe filmlerinin duygusal merkezleri eriyor ve karakterler daha çekilmez hale geliyor.

Asteroid City’nin bu süreçle ilgisi ne peki? Aslında bir çok açıdan bu sürecin en son adımını temsil ediyor. Wes Anderson’ın bu son filmi kariyerinin en postmodernist filmi. Git gide karakterlerinin ve sahnelerinin teatralliği ile ön plana çıkan direktörün bu son yapıtında; Bryan Cranston’ın oynadığı bir karakterin, yapılış hikayesini ve oyunun kendisini bize anlattığı bir tiyatro oyunu izliyoruz. Oyunun yazarının, daktiloda hikayeyi yazdığı ilk sahneden perde ve oyunun başına ve oradan da aktörlerin oyun hakkında konuştukları sahnelere kadar bizi üç seviyeli bir yapı bekliyor; 1950’lerin sterotipik sunuş tarzı ile bize olanları anlatan Bryan Cranston, sunucu dışında tüm karakterlerin (yazar, direktör ve oyuncular) var olduğu dönem ve bu siyah-beyaz iki katmanın aksine klasik Wes Anderson filmi estetiğinde çekilen oyunun kendisi.

Tiyatro oyunu, 1950’lerin ortasında Batı Amerika’nın çöllerinde, 50 civarı nüfusu olan “Astreoid City” adlı kurgusal bir kasabada geçiyor. Binlerce yıl önce asteroit düşmüş olan bu kasaba, genç dehaları bilimsel rekabet için bir araya getiren Junior Stargazer/Space Cadet kongresine ev sahipliği yapıyor. Bu gençlerden ilk gördüğümüz Woodrow kasabaya, babası Augie, üç küçük kız kardeşi ve babasının daha söylemediği ölmüş olan annesinin külleri ile geliyor. Savaş fotoğrafçısı olan Augie’nin gözünü Marilyn Monroe’msu bir ünlü olan Midge Campbell çekiyor ve Midge’in dahi kızı Dinah ile Woodrow arasında da bir çekim yaşanıyor. Augie, arabasının bozulması ardından kayınbabasını kızları alması için çağırıyor. Bilimsel yarışmanın diğer dahi çocuk üyeleri ve aileleri de toplanıp kongre başladıktan sonra tarihin akışını değiştiren bir olay yaşanıyor; uzaydan gelen bir misafir asteroiti alıp kayıplara karışıyor. Ardından toplantıyı sunan general kasabayı, o anki tüm sakinleriyle birlikte, askeri karantina altına alıyor.

Augie ile utangaç, garip ama korkak olmayan bir çocuk olan Woodrow’un annesini kaybetmesi ile yüzleşmesi filmin duygusal olarak kalbini oluşturuyor. İkinci kocasından boşanmış ve bazı çocukları onunla kalan Midge Cambpell, keder ile dolu bir karakteri oynamak için rolüne hazırlanıyor. Augie ise tuttuğu yas ile birlikte ona eşlik ediyor ve birbirlerinin dert ortağı oluyorlar. Film boyunca ara sıra yüzeye çıkan bir muhabbet Woodrow’un annesinin yıldızlarda olduğu ve uzaylı gibi garip olan Woodrow’un uzaydan gelen mesajı bir zaman damgası olarak anlayabilmesi. Filmin başındaki bu garip çocuk filmin sonunda sevgilisi olan normal bir çocuğa dönüyor.

Tiyatro oyunun bir üst katmanında Augie’yi oynayan aktörün, Augie’nin elini yaktığı sahneyi yorumlamasını ve oyunun genel anlamını anlamak ile olan mücadelesini izliyoruz. Aktör, tiyatro oyunun zirve anında sahneden çıkıp hava almaya gidiyor ve anneyi oynaması planlanan ancak sahnesi çıkarılmış aktris ile karşılaşıyor. Birlikte, çıkarılan sahneleri hakkında konuşuyorlar. Rüya gören Augie, eşiyle, uzaylının gezegeninde konuşuyor ve filmin duygusal olarak zirve noktasını yaşıyor. Augie’nin aktörü, niye bu sahnenin çıkarıldığını sorunca, belki de filmin en meta şakası olarak “sahnenin büyük ihtimalle işlemeyeceği” cevabını alıyor.

Wes Anderson’ın imzalarından biri olan ölü yüz ve cilalı sözler ile duygularını dışa vuran karakterler, Astreoid City’nin teatral boyutu düşünüldüğünde son bir kaç filmine göre daha çok işe yarıyor. Ancak filmi bir önceki filmi olan French Dispatch ile karşılaştırdığımda daha zayıf bulmadan duramıyorum. Filmin baş kısmına bir donukluk ve sıkıcılık hakim. Aynı zamanda duygusal merkezin iyi işlenmemesi yüzünden bir ruhsuzluk filmi sarıyor. Bu ruhsuzluk hem dramın hem de son filmlerine göre daha zayıf olan mizahın üzerinde negatif bir etkiye yol açıyor. Estetik açısından da filmi çok kuru ve Wes Anderson’ın eski örneklerinden otomatik olarak oluşturulmuş gibi bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim.

Asteroid City benim için Wes Anderson kataloğunda en çok arada kaldığım film oldu. Bazı yönlerden iyi, bazı yönlerden fena değil, bazı yönlerden zayıf ama kesinlikle ilginç. Wes Anderson listemde en üst sıralarda yer edinmedi ancak en alt sıralarda da yer edinmedi. Ben genel olarak iyi bulsam da Wes Anderson severlerin iyi veya kötü bulmalarına rağmen ilgilerini çekecek bir film. ([url='https://teddysmusing.wordpress.com/2023/06/25/asteroid-city-2023-postmodernist-wes-anderson/']Blog[/url])[/LEFT]​
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
On the Beach at Night Alone (2017)

[img='https://teddysmusing.files.wordpress.com/2023/07/71vtpwzdfl._ri_.jpg?w=1024',none,479][/img]

[/CENTER]Oki’s Movie için [url='https://teddysmusing.wordpress.com/2023/05/11/okis-movie-2010-dort-perdede-ask-ucgeni/']yazdığım yazının[/url] sonunda, filmin kendisinden aşırı hoşlanmadığımı ancak yönetmen Hong Sang-Soo‘nun diğer filmlerine bakmak için heyecanlandırdığını yazmıştım. Yönetmenin bir diğer filmi olan On the Beach at Night Alone hakkında yazmak için tekrardan buradayım.

Park Chan Wook ve Bong Joon Ho gibi isimlerin yapmış olduğu gerilim dolu, intikam odaklı, stilistik ve yer yer vahşi filmleri ile bilinen Kore sinemasından, eserlerinin sessizliği, doğallığı, ilginç anlatı yapılarına sahip olmaları ve kişisellikleri ile ayrılan yönetmen Hong Sang-Soo, film çevresinde üretkenliği ile tanınan ve saygı gören bir isim. 2017’de vizyona giren üç filmden ilki olan On the Beach at Night Alone, üzerinde çalıştığı medyayı sinema, ilişkiler ve insanlık üzerine kendi düşüncelerini aktarmak için kullanan yönetmenin en kişisel filmi.

Yönetmenin, ilk olarak 2015 yapımı Right Now, Wrong Then filminde oynayan Kim Min Hee ile evlilik dışı ilişki yaşadığına dair 2016’da dedikodular çıkmıştı. Filmin Seul açılışında bu ilişkiyi doğrulayan yönetmen sadece ilişkinin varlığını açıklamayıp On the Beach at Night Alone ile bu ilişki hakkında konuşanlara ve izleyicilere kendi hislerini aktarıyor.
Film, Young-Hee isimli yıldızı sönmüş bir aktrisin, evli bir yönetmen ile olan ilişkisi hakkında düşüncelerini ele alıyor. Hamburg’a giden Young-Hee, bir yandan zaman geçirirken diğer yandan yönetmenin onu kendisi kadar özleyip özlemediğini merak ediyor.

Film izlediğim tüm Hong Sang-Soo filmleri gibi birden fazla kısımdan oluşuyor. İlk kısımda Almanya’da düşüncelerini netleştirmeye çalışan ve sevgilisi hakkında düşünen Young-Hee, ikinci kısımda Kore’de film endüstrisinden bir çok tanıdığı bulunan bir sahil kasabasını ziyaret ediyor. Yönetmen bu yan karakterler üzerinden izleyicilere; birbirini seven iki yetişkin arasındaki bir ilişkiden insanların niye bu kadar olay çıkardığını, niye onları yalnız bırakamadığını soruyor. İnsanların acımasız davrandığından bahsedip Young-Hee’ye acıyor. Filmin son kısmında, yönetmenin ekibi ile sahilde karşılaşan Young-Hee, sofrada direktör ve ekibi ile karşılıklı içki içiyor. Young Hee ile tartışmaya başlayan yönetmen ayrılığından, pişmanlığından ve nasıl çöktüğünden bahsediyor. Young-Hee, eski sevgilisine “pişman olma” diyor. Yönetmen, ona bu acıyla yaşamak istediğini mi düşündüğünü soruyor. Ancak zamanla birlikte bu acıya alıştığını ve bu acıyla birlikte ölmek istediğini söyleyen yönetmen, filme ilham veren kitaptan bir kısım okuyor. Dileği yerine gelirmiş gibi yönetmenin çöküşünü izleyen Young-Hee’nin yüzünden sıkkınlık ve ilgi duymazlık okunuyor.

Ayrılma zamanı geldi. O kabinde gözlerimiz buluştuğunda kendimize hakimiyetimiz bizi terk etti. Ben onu kollarımı aldım, o yüzünü göğsüme bastırdı. Gözlerinden yaşlar aktı. Yüzünü, omuzlarını ve göz yaşlarıyla ıslanmış ellerini öperken biz gerçekten mutsuzduk. Ona aşkımı itiraf ettim ve kalbim yanar gibi bir ağrıyla; bizi sevmekten alıkoyan her şeyin ne kadar gereksiz, ne kadar önemsiz ve ne kadar aldatıcı olduğunu anladım. Sevdiğin zaman, o aşkla ilgili akıl yürütmene en yüce olandan, mutluluktan, mutsuzluktan ya da kabul edilen anlamlarından daha önemli olandan başlamalısın, yoksa hiç akıl yürütmemelisin, o zaman anladım.

En sonunda ise Young-Hee sanki hiç yönetmenin ekibi ile karşılaşmamış gibi sahilde uyanıyor ve film sonra eriyor. Tüm bu olanlar bir rüya mı? Belki de öyle. İlk kısmın sonunda Young-Hee’yi sahneden siyahlara bürünmüş bir adam omzunda baygın halde kaçırıyor. İkinci kısımda ise bu adamı Young Hee’nin otel odasının camını temizlerken görüyoruz. Bu adamın varlığını kimse fark etmiyor. Durum böyle iken neyin gerçek neyin rüya olduğu konusunda emin değilim.

Film hakkındaki düşüncelerim, Oki’s Movie hakkındaki düşüncelerim (ortalama üstü bulmam) ile örtüşüyor. Hatta On the Beach at Night Alone‘un büyük kardeşine oranla daha az hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Film, yönetmenin ve oyuncunun aralarındaki ilişkinin üzerlerine etkisi için ilginç üstmetin bir açıklama . Ancak Hong‘un filmlerine veya hayatına hala çok aşina olmayan benim gibi birisi için filmdeki hassas kişisellik yerini bir hastalık seviyesinde kendini sevgi ve kendine düşkünlüğe yer bırakıyor gibi geliyor. Diğer filmlerine göre, düşüncelerini söylemeye daha düz yaklaşımı, karakterlerin duygularını dışa vurmadaki dolaysızlığı, kendi kendi avutur anları filmi yer yer bize sunulacak değil de gizli tutulacak bir şeymiş gibi gösteriyor. Siyahlar içindeki karakter bize çözülmeyi geçtim, hakkında yorum oluşturmamız ve hatta varlığını sindirmemiz için bile hiç bir ipucu bırakmıyor.

Kendimi yine ilginç bir noktada buluyorum .Üst üste ortalamanın üzerinde bulduğum ikinci Hong Sang-Soo filmi olsa da yönetmenin diğer filmlerini de izlemek merak uyandırıyor. Filmin çoğu izleyicinin hoşuna gitmeyeceğini düşünüyorum ama belli bir kısmın filmi çok sevdiği konusunda da şüphem yok. (Blog)​
 
Son yazmamdan bu yana bir kaç film izledim, hepsini buraya not edemedim. ANcak son izlediğimi atayım;

50f37bdee68f91061a7a291999358885.jpg

HUSTLE (2022)

Yani bir basketbol ve de NBA sever olarak elbette beni cezbeden yanları vardı. Ancak olay çok fazla Adam Sandler'ın ıslak hayalini izlemek gibi hissettirdi. Çünkü Adam Sandler'ın NBA ve basketbol camiası ile çok sıkı fıkı ilişkisini yakından biliyorum, basketbol tutkusunu da . Ve filmde basketbola obseslenmiş , daha düşük gelir grubundan bir Adam Sandler görüyoruz. Gene Adam Sandler ama. Yani pek de bir karakter yaratamamıştı.

Ayrıca, filmin kötüsü kötü olmak için kötü, iyisi iyi olmak için iyi, NBA yönetim anlayışı ve de yetenek keşif süreci gerçeklikten aşırı uzaktı.

Yani NBA sever için (hele de Philadelphia fanı bir boomer isen) çok fazla oraya buraya saçılmış easter egg, ünlü konuk, inside joke vs vardı ancak. Film olarak beni pek tatmin etmedi. Ayrıca başrol oyuncusunun ne kızını nasıl bu kadar sevdiğini anladım ne 22 yaşında kazık kadar kızı olmasını anladım ? Ve organize basketbola 7-8 yıl (hem de tam gelişme çağında ara vermiş) bir adamın tek rakibinin kendi olması, kendi komplekslerini giderince laps diye gelmiş geçmiş en iyi genç oyuncu olması falan biraz abartı idi.

Bence daha realistik ve buna paralel olarak da daha dramatik bir yapım olabilirdi. Bu kadar vanilla ve gerçek dışı anlatıma rağmen işin kötüsü mizahi açıdan da neredeyse sıfır idi. Yani NBA severler için "eye-candy" olmak hariç filmin çok bir olayı yok.


İşin ilginci yakın zamanda eski basketbol film klasiklerinden Koç Karter'ı izledim. Mahmut Hoca'nın basketbol koçu versiyonunun gerçek hikayesini anlatan bir film, bilen bilir. Tonla klişe vardır, çok bilindik jenerik bir spor draması formülünü takip eder. NE olacağını bilirsin yani. Ona rağmen ikisini peşpeşe izleyince Koç Carter, bu filmi donunda sallar diyebiliyorum.


Filme dair en sevdiğim şey sonunda gerçekçi ve modern bir basketbol antrenman montajı konulması idi.

Sıradan seyirci olarak sanırım 52-55/100
Basketbol Geek'i olma kartıyla 56-61/100


Benzer bir sorunu "Air Jordan" markasının çıkışının anlatıldığı "Air" filminde de yaşamıştım. Umarım daha "ambitious" NBA ve basketbol işleri görürüz beyaz perdede.
 
Üst