@Lorem Ipsum
Haha, cevap almak için tek provake eden sen değilsin

Onore point olayı da bir tebessüm yarattı aşsdaşsda
Hmm... milliyetçi, devletçi, kapitalist ve dini bir dünya cehalet sebebiyle ortaya çıkmıştır diye bi şey akla uygun değil. Ne rasyonel, ne de bilgiye dayalı bi iddia bu. Ben de kapitalist düzen taraftarı değilim, ama dünya ne kadar cahil bu ne biçim düzen demek... Çok cüretkar buldum. İnsanlar kibirli, açgözlü, bencil, ama bunun sebebi cehalet mi? Bilgili insanlarda da durum değişmiyor. Kapitalist değil sosyalist düzen de aynı biçimde işlemişti, ulus milliyetçiliğinin olmadığı, imparatorluk düzeninin olduğu bi dünyada da bu iş böyleydi. Hayır elimde bir tane done olsa ve bana gösterse ki dünyanın bu hali insanların cahilliğindendir, çünkü bilgili oldukları şu durumda böle böle işler olmuştur ve düzen bambaşkadır... Oki dicem de walla bilemedim.
Demek istediğim, daha içinde doğduğu geleneksel düşünceyi bile sorgulayamamış insanlar olması. Milliyetçilik ve din benim açımdan her türlü kötüdür (umarım benim açımdan deyip de, bir güç seviyesi tartışmasındaki veya "en iyi on [bir sanat alanı] eseri" konuşmasındaki objektifliği bile yakalayamadığım için kimse kusura bakmaz). Tarihsel gereklilikler olduklarını fakat artık geçmişte kalması gereken şeyler olarak görüyorum. Zaten din gittikçe insan hayatından siliniyor, umudum o ki gelecekte tamamen yok olacak. Öte yandan, yerine modern dinler geçiyor. Neyse, ehem, aşamalı gelişim falan bütün o şeyler işte.
Devletçilik olayına "devlet kutsaldır aga" veya bir an için bile olsa, durup da cidden sorgulama yapmadan "devlet gereklidir aga!" diyenler yüzünden yer verdim. İlkinin yanlışlığını açıklamaya gerek olduğunu düşünmüyorum, böyle bir ortamda olmasın zaten. İkincisinin yanlışlılığına sonuç değil, yaklaşım yüzünden karşıyım. Devlet gerçekten şu an için bile zorunlu bir kötü olabilir fakat insanlar bunu kulaktan dolma bir şekilde, alternatifleri hiç değerlendirmeden söylüyor. "Cidden öyle mi?" diye sorasım geliyor. "Bu konuda alternatifler hakkında kaç kitap, kaç makale okudun? Tarihi ne kadar araştırdın? İçinde yaşadığın düzenin senin üstündeki manipülasyonlarını hiç araştırdın mı? Bunları hiç sorguladın mı? Bunları hiç doğru düzgün düşündün mü? Yoksa aklına böyle bir soru geldi ve
ilk fırsatta zaten içinde yaşadığın düzeni doğru bulacak sonuca mı vardın?"
Kapitalizm olayına da benzer şekilde yaklaşıyorum (lakin devletten daha gereksiz bir kötü). Kendi adına düşünülebilen ve kültürel ile zamansal sınırlarının dışında düşünebilen insan pek yok. İnsanlar sonuçlara varmak ve biaslarını doğrulamak için bir acele içerisinde.
Benim şu an bulunduğum düşünce hali kapitalizmi, sosyalizmi veya anarşizmi desteklemiyor. İçlerinden, olmasını en çok istediğim şey liberteryen sosyalizm sistemidir fakat onun da olmasına ihtimal vermiyorum. En azından şimdilik, belki de hiçbir zaman. Olayları incelediğimde, önümüzdeki süreçte, çok daha iyi bir sistem gelebileceğine dair pek bir umudum yok. İçinde yaşadığımız düzen inanılmaz derecede güçlü ve alternatifleri inanılmaz derecede ölü. Buna rağmen onların inananları, bu alternatifler ölmemiş ve hala hayattalarmış, bir çözüm sunabilirlermiş gibi davranıyor. Zaten hepsinin kendi müminlerini üretmesi, yani onlara eleştirel olarak bakabilen kişiler yerine, onları olumlayarak düşünen izleyiciler üretmesi var. Başka bir deyişle, bahane üretenler.
Kendi açımdan bunu yapmadığımı veya olabildiğince azaltmaya çalıştığımı düşünüyorum. Evet, insan bir şeylere inanmalı ama ne pahasına? Gerçekliği pencereden savurup atmak pahasına mı? Yakın zamanda anarşist düşünürleri okuduğumda verdiğim tepki ile Kuran'ı okuduğumda verdiğim tepki bu açıdan benzer: "Bu kadar abartılan şeyler bu muymuş? Ne kadar saçma..."
Bu da beni, bahsettiğin sınır aşma mevzusuna getiriyor. Özellikle bu sonuca yönlendirecek şekilde yazdım fakat sırf bu sınırları aşmış olmak için böyle davranmıyorum. Yaptığım şeyin mantığı aslında çok basit. Psikolojimizdeki ve kültürümüzdeki elementleri alıp, "Gerçekten var olmayı hak ediyor mu?" sorusunu sormak. Bu soru mantıksal sınırlarına götürüldüğünde pek çok şey toz olup gidiyor. Toz olmayanlarınsa bir sürü kötü yanı ortaya çıkıyor ve en azından daha esnek düşünüyorsun.
"Yeni her zaman daha iyidir," mantığına karşıyım ama eski fikirlerden tırt olanlar oldukça bol.
Korkuya boyun eğmeye saygı duymamaya gelince... Ya bu kendi içinde çelişkili bi ifade. Sen "bilmemekten" korkmadığını iddia edebilir misin mesela? Kaldı ki, araştırmadığın bilmediğin onlarca şey varken, neden illa böyle bi bilgi, ve neden ona ulaşmaya çalışmayan insan korkuyor oluyor? Bunlar daha çok kendi çıkarımların, ya da etiketlemelerin gibi. "Sen korkuyosun, bu önemli bi bilgi, siz de zayıfsınız..." Bak böyle söyleyince bi benzerlik yakaladım. Ne getirmiştin Nietzsche'den buraya: "ruhban sınıfına dönüşecek olan kişiler, toplumda yüksek konumlara gelmek için böyle bir kavramı ortaya çıkarmış ve kullanmışlardır" Bu çağın veya önümüzdeki çağların ruhban sınıfı olmaya çalışıyor olabilir mi bazı insanlar bunları söyleyerek mesela? "Korkuyorlar, zayıflar, gerçekle yüzleşmeye cesaretleri yok" diyerek, "cahil" ve "düşünmekten/öğrenmekten korkmayan" veya "septik" birey kavramını ortaya çıkararak? Neden olmasın? Belki bundan 200 sene sonra da bunu konuşacak insanlar hahaha. (Al sana distopik kurgu. Bunu da not alayım bi yere dur)
Korkmak ile korkuya boyun eğmek arasında bir fark var. Korkuna rağmen o bilinmezliğin içine atılırsan, bu cesarettir. Korkuna boyun eğip, hayatını bu duygunun diktasında yaşamaya devam edersen, bu korkaklıktır. Zaten dikkat edersen, önceki mesajımda korkmayı eleştirmedim. Korkuya boyun eğmeyi eleştirdim.
Dediklerin doğru olabilir. İnsanların yeterince cesur olmadığını veya cahil olduğunu, gerçekliğin tekelini sadece kendilerinin elinde tuttuğunu söyleyen bir sürü insan var. Bunlardan kimisi devlet adamı, kimi filozof, kimisi kuruyemişçi, kimi terörist, kimisi asker, kimisi din adamı... bu yüzden uzun süre önce öğrendiğim bir prensip rehberliğinde hareket etmeye çalışırım: "insanların dediklerinin kulağa ne kadar güzel geldiğine değil, dediklerini destekleyen veya yanlışlayan ne kadar kanıt olduğuna bak." Sonuçta hepimizin biasları var ve iyi bir demogog, yani modern bir şair, bunlara hitap edebiliyor.
Kardeşim çok mutmainim, sürüden önde gitmekten zevk alıyorum falan diyosun, yani yüksek bi idealin yok zevk ve kişisel tatmin dışında, ok çok da cool bence. Ve sonra: "Tek bildiğim şey, benim kendi gerçeklik algımı ve yargılarımı insanlara yaymak istediğim". İyi de amacın ne? Neden yani, niye yaymak isteyesin? Senin yolundan gitmenin insanları daha iyi bi yere taşıyacağını bile bilmiyosun, hatta kendin de farkındasın ki "Kralının buyruklarını yerine getiren ve bundan mutlu olan bir köleden daha iyi olduğumuzu söyleyen bir şey de yok" ve buna rağmen hangi takdir edilesi hisle birilerine bi şeyler aşılama ihtiyacı içindesin? (Gizli ve esas soru: o his takdir edilesi bir his midir? Ve eleştirmiyorum sadece kışkırtmak istiyorum seni bi bakıma, ilgini iyice oraya çekmek için. Bi his söyler ve onu takdir edilesi bulduğunu ifade edersen konu kapanır. Bence değildir diyebilirim en fazla.)
Bu kısma zaten kısmen cevap vermiş oldum ama şöyle bir hinlik yapmak istiyorum.
Böyle şeylerin tek bir açıklaması, tek bir mekaniği olamaz. Ki herhangi bir konudaki bu minvalde açıklamalar yeterince temele de inmiyor, benim için yeterli olmuyor en azından
Bunu yapmamın tek sebebi bu değil ama önemli sebeplerden birisi de bu. Belki gerçekten bu kadar basit canlılarızdır ve kendimizi aksine ikna etmeye çalışarak bir ömür geçiriyoruzdur. Bu olasılık aklımın bir kenarında durmuyor desem yalan olur. Böyledir veya değildir, bu ayrı bir konu. Demek istediğim şu: ben böyle bir olasılığı ve bu yanımın varlığını kabulleniyorum. Zaten zevk ve tatmin almasam niye yapayım yahu
İyi de amacın ne? Neden yani, niye yaymak isteyesin?
Şarkının nakarat kısmıyla cevap vermek istiyorum
@Thanos
Gerçeklik empoze etmekten kastım tam anlaşılmamış olabilir, o yüzden biraz açayım.
Ben bu sonuca ahlak üzerine düşünürken varmıştım. Nesnel ahlak diye bir şey yoktur ama ahlakın öznelliğinin en ateşli savunucuları bile, bir yerde kesin ahlaki yargılara sahip oluyor. Hatta bu yüzden onlarla dalga geçen ve kendisini üstün gören bazı aydınlanmış şahıslar falan da oluyor. "Dinden çıkmışlar ama hala dinin ahlakıyla düşünüyorlar," falan filan... başkalarını önemsemek illa dini bir durum değildir. Dilimin kusura bakmayın ama özgür düşünen bireyler olacağız diye puşt mu olalım? Başkasının herhangi bir hakkını veya iyiliğini ret mi edelim? Bunu yapanlar zaten var. Kendilerine liberteryen diyen sağcılar (liberteryen anarşizm ile karıştırılmasın). Başka bir deyişle, sözümona "anarko-kapitalistler". Bir kere anarşist olmamalarını geçtim, ahlaki açıdan son birkaç on yılda çıktığını gördüğüm en çürümüş düşünce. Sınırsız kişisel özgürlüğe, bu yüzden 'ben' haricinde diğer herkesin zararına ve köleleştirilmesine izin veren bir şey.
Neyse efenim, bu öznellik sorununun çok basit bir cevabı var. Ahlak dediğin şey, felsefi deyimlerle, betimleyici değil, normatiftir. Daha hoş deyimlerle, betimleyici değil fakat dönüştürücüdür. "Evren böyledir," demez. "Evren böyle olmalıdır," der. Bu yüzden, bütün evreni ikiye ayırır: olması gereken ve olmaması gereken. İşte bu sebeple, ahlakın, ne kadar öznel olursa olsun, evrensel davranmama gibi bir seçeneği yok çünkü doğasında bu var.
Benim önceki mesajımda bahsetmeye çalıştığım şey de bununla alakalıydı. Evet, insan düşüncesinin biaslarını göstermek için özellikle biraz kapalı yazdım fakat değindiğim diğer nokta buydu. Bu yüzden 'empoze etmek' derken, 'kelimenin geniş anlamıyla' diye belirttim. Ben bunu size zorla, sizin iradenizi hiçe sayarak dayatmaya çalışmıyorum. Ancak kendimce, olmaması gereken bir şeyi düzeltmeye çalışıyorum. Size kendi değer yargılarımı aktarmaya çalışıyorum.
Senin attığın yazıya gelirsek...
İnsanların sahip olduğu özgeciliğin (başkalarına yardım etme olayı) öyle gökten inme bir şey olmadığı doğru. Kimyasal ve sosyal sebepleri var. Sosyal canlılarız ve toplum yapımızın varlığını mümkün kılan en önemli şeylerden birisi bu işbirliğidir. Hatta bu olmadan bir toplum var olamaz da diyebiliriz. Ancak insanın yaptığı şeylerin sosyal, evrimsel ve kimyasal sebepleri olması onu daha az değerli mi kılar? Sınırları aşmaktan vb. bahsettim ama orada biraz kelime oyunu yapıyordum. Sonuçta insani canlılarız ve hayvanız. Yaptıklarımızın fiziki, biyolojik ve psikolojik sebepleri illa ki olacak. Ancak bu aşkı daha az değerli mi kılar? Buna kesinlikle inanmıyorum. Dünyadaki en güzel şeylerden bazıları, dünyadaki en öznel şeylerdir. Sevgi gibi, arkadaşlık gibi, aşk gibi. Bunların değerini azaltan bir şey varsa, o da, bunların sebebini mutlak bir şeyde arama arzusudur. Bende bu hiç yok diyemeyeceğim ama diğer insanlara baktığımda, bende büyük oranda olmadığını fark ediyorum. Zaten bu yüzden, özgür iradenin yokluğu, bu dediğim şeylerin deterministik olması gibi mevzular beni rahatsız etmiyor.
Bu yüzden, Bakun'in şu dediğine katılıyorum: "İdealizmin sonu, kaba bir materyalizmdir. Materyalizmin sonu, yüksek bir idealizmdir."
Materyal dünyanın sınırları kabul edilince, onun içinde yaşayabileceğimiz ve yapabileceğimiz güzel ve iyi yanlar daha bir belirgin hale gelir. Ancak insan sürekli mutlak ve muğlak bir ideal, ne idüğü belirsiz bir soyutlama peşinde koşarsa ve evreni böyle görürse, işin sonunda insanı değersiz bir hiç olarak görmeye varır. Bunun sebebi, sınır olan gerçekliği, sonsuz bir soyutlamayla kıyaslayıp durmasıdır. Düşüncedeki bu yanılgı, sadece ve sadece, insanın, yaşamın ve içinde yaşadığımız gerçekliğin değersizliğine götürebilir. Zaten din adamları "Bu hayat bir sınav, her şey bir gölge," demiyorlar mı?
[İdealizm ve materyalizmi felsefi anlamlarıyla kullanıyorum. Halk arasındaki anlamlarıyla karıştırılmamalı.]
Depresiflik olayına gelince, kendi açımdan bunun bir kanalize etme olduğunu düşünüyorum. Kimi insanlar içlerindeki karamsar yanları ancak kendilerinden daha bağımsız, daha soyut bir şekilde ele alabilince yaşayabiliyor. "X kişisinin yaptığı davranış beni incitti," demek yerine "Bütün insanlar X'tir ve inciticidir," demeyi yeğliyor. Böyle deyince daha az kişisel oluyor. Genellemeler yapılabileceği ve kimi karamsar gerçekler olmadığını reddetmiyorum. Dünyanın çok fazla sorunu var. Ancak entelektüel kişilerin bu noktada yaptığı bir hata da var. Nerede bu sorunlarını yaratıcı bir uğraşa kanalize ettiklerini ve nerede bu sorunlardan bu şekilde kaçındıklarını ayıramıyorlar.
Bir örnek vereyim. Mark Fisher diye ünlü bir anti-kapitalist düşünür vardı. Geçtiğimiz aylarda onun bir konuşmasını dinliyordum. Kapitalist bir düzende, psikiyatri biliminin, kişinin hayatındaki bütün sorumluluğu kişinin kendisine yüklediğinden bahsediyordu. Yani kişinin bu hale gelmesinde toplumsal hiçbir sebep yokmuş gibi davranıldığını söylüyordu. Dediğinde bir gerçeklik payı var ama bu en azından kısmen, psikolojinin uygulama alanındaki sınırlamalardan dolayı var. "Aga ilginç şeyler diyorsun ama bir psikiyatriste falan görünsen iyi olacak. Çok çökmüşsün ve sorunlarını yansıtıyorsun. Sanki inkar içindesin," diye düşünmüştüm. "Neyse en azından günümüzde yaşyan böyle değerli bir düşünür var." Daha sonra konuşma bitince yorumlara bir baktım, adam 2016 yılında intihar etmiş.
Bu tarz bir örnek tek değil. Düşünen, kafası çalışan insanlarda bu olayı çok görüyorum. Düşünürken bazen kişisel sorunlarımızı daha büyük meselelere yansıtıyor ve onlardan dolayı acı çekiyormuş gibi davranıyoruz.