Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan

KocaYusuf53

Kahraman Baykuş
Üstat Kullanıcı
FB_IMG_1741781646021.jpg



Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan, Türk güreş tarihinin en muhteşem ve ilham verici pehlivanlarından biri olarak, adını yalnız Kırkpınar’ın yağlı güreş meydanlarına değil, aynı vakit insanlık âleminde cesaret ve şeref sahifelerine kazımış bir efsanedir. Onun hikâyesi, bir pehlivanın zaferlerle dolu serüveninden ziyade, bir milletin ruhunu yükselten, azim ve sebâtın destansı bir nakşıdır. 1908’de Bulgaristan’ın Kırcaali vilayetinde, Alkaya karyesinde Hüseyin Alkaya namıyla dünyaya gelen bu adam, çetin bir çocukluktan geçerek cihanşümul bir sembole inkılâb etti. “Tekirdağlı” lakabıyla maruf olan Hüseyin, yalnız bedenî kuvvetiyle değil, derin ahlâkı, tevazu-u şahsiyeti ve yürekliliğiyle Türk milletinin gönlünde taht kurmuştur. Hayatı, bir insanın hudutlarını zorlayarak muhal olanı mümkün kıldığını gösteren bir destan; bir ümmetin izzetini omuzlarında taşıyan bir kahramanın hikayesidir.



Hüseyin’in doğduğu Alkaya karyesi, Osmanlı’nın Balkanlar’daki mirâsını hâiz bir mahaldi. Kırcaali’nin bu ırağ köşesi, sert rüzgârların tarlaları yaladığı, maişetin müşkülâtla sağlandığı bir yerdi. Atası Osman, ziraat ve bakkallıkla ailesini ayakta tutuyordu; sâde bir adamdı, lâkin güreşe meftuniyeti, bayramlarda meydanlara çıkmasına kâfiydi. Hüseyin’in güreşle vuslatı, ağabeyleri Ali ve Bekir’in izinde başladı. Henüz 14 yaşında iken, karyenin tozlu meydanlarında ağabeyleriyle yaptığı oyunlar, fıtrî kuvvetini ve şevkini âşikâr etti. Bir gün, Ali’yi ve Bekir’i peş peşe yenerek onların hayret-nâk bakışları arasında kabiliyetini ispatladı. Bu galibiyet, küçük bir oğlanın içinde yanan ateşi tutuşturdu; ehli, bu genç yüreğin istidadını fark etti. “Biz çalışırız, sen güreşi terakkî ettir,” dediler; bu kelâm, Hüseyin’in kaderini tayin eden bir yemin misaliydi. O dem, bir karye meydanında başlayan bu serüven, ileride cihan arenalarını titretecek bir efsanenin ilk kıvılcımı oldu.



1927 senesi, Hüseyin’in hayatında bir inhiraf ânıydı. Balkanlar’da yükselen siyasi buhranlar ve Bulgaristan’daki Türk azınlığa tevcih edilen tazyikler, sadece ve sadece Türk Budununa mensup olduğu için, ailesini her şeyi terk ederek Türkiye’ye hicrete mecbur kıldı. Osman ve ailesi, yanlarına aldıkları birkaç eşya ile Tekirdağ’a vasıl oldu; bu yeni diyar, Hüseyin’in ikinci vatanı oldu. “Tekirdaglı” lakabı burada neş’et etti; doğduğu karyenin adı Alkaya soyadı olarak bâki kaldı, lâkin Tekirdağ, şahsiyetinin ayrılmaz bir cüz’ü haline geldi. Hicret, sırf bir mekân tebdili değildi; bu, bir oğuşun yeniden doğuşu, bir gencin emellerini tekrar inşa etme imkânıydı. Tekirdağ’ın münbit topraklarında, Hüseyin mahallî pehlivanlarla tanıştı; tozlu meydanlarda, terle ve azimle yoğrulan bir sefere koyuldu. Bu devirde, Kara Yusuf ile çalışma fırsatı buldu. Usta-çırak münasebeti, Hüseyin’in ruhunu teşkil etti; Koca Yusuf’un mirâsı, ona kudretin yanında izzet-i nefsin, cesaretin yanında tevazuun kıymetini talim etti. Bu dersler, Hüseyin’in bir kahraman olmasına zemin hazırladı.



Hüseyin’in güreş mesleği, evvelinde çetin imtihanlarla doluydu. 1929’da, Uzun Köprülü Hüseyin namında bir pehlivan-ı meşhur ile karşılaştı; bu müsabaka, ilk ciddi mihenk taşıydı. Genç ve hamiyyetliydi, fakat tecrübe noksanlığı onu mağlubiyete uğrattı. Bu hezimet, Hüseyin’i derinden sarstı; güreşten inhiraf etti ve ehline nafaka temin etmek için amele olarak çalışmaya başladı. Tarlalarda güneşin şevki altında ter akıttı, inşaatlarda taş taşıdı, limanlarda yük indirdi; her damla alın teri, azmini daha da keskinleştirdi. Lâkin güreş ateşi, içinde sönmemişti; bu müşkül günler, ruhunu çelik misali metin kıldı. Düzce’de Cemal namında bir pehlivan ile yaptığı müsabakada ikinci oldu; bu, yeniden dirilişinin ilk alâmetiydi. Mağlubiyetler, onu yıkmadı; bilakis, her sukuttan daha metanetle kalktı. Bu mücadele ile geçen seneler, Hüseyin’i Kırkpınar’ın mukaddes meydanlarına hazırladı; o, pes etmeyen bir cengâverdi ve mukadderatı, onu galibiyetlere taşıyacaktı.



1933 senesi, Hüseyin’in bahtının açıldığı demdi. Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nde ilk kez Başpehlivan unvanını fethetti. Kırkpınar, Türk güreşinin mabediydi; asırlık bir âdet olarak, pehlivanların kuvvetini, şecaatini ve ruhunu imtihan eden bir saha. Hüseyin, bu meydanda hasımlarını birer birer devirdi; her zafer, namını daha âlîlere yükseltti. 1934’te, Gostivarlı Mülayim Pehlivan ile unvanı taksim etti; bu, mesleğinde nâdir bir müşterek galibiyetti. Lâkin asıl efsane, 1935’ten 1942’ye kadar uzanan devirde yazıldı. Tam 8 sene üst üste Kırkpınar Başpehlivanı oldu; bu, bir insanın hudutlarını aşan bir muvaffakiyetti. Kırkpınar sicillerine göre, 1933 ve 1934’teki zaferleriyle birlikte mecmuan 10 sene Başpehlivanlık yaptığı kaydediliyor. Ancak bazı iddialar, onun 13 sene bu unvanı taşıdığını söyler; bu ihtilaf, belki de o devirde Ankara’da Kızılay tarafından tertip edilen Türkiye Şampiyonası gibi sair müsabakalardaki başarılarının da hesaba katılmasıyla izah edilebilir. Ne olursa olsun, Kırkpınar’da 8 sene üst üste unvanı kimseye kaptırmaması, onun yenilmezliğini ispatladı. Hasımları, onun nezdinde âdeta gölgelerdi; ahali, meydandaki vakarına hayranlıkla nazar ediyordu.



Hüseyin’in güreş üslûbu, bir tabiat kuvvetiydi. Yağlı güreş, bedenî kudretin ötesinde feraset, sebât ve zekâ talep ederdi; Hüseyin, bu unsurları bir şairin letafetiyle mezcetti. Kuvvetli kolları, hasımlarını kavradığında mengene gibi sıkardı; metin bacakları, yağlı zeminde bile sarsılmaz bir muvazene bahşederdi. Fenni malumatı, onu diğerlerinden tefrik ediyordu; hasımlarının hamlelerini evvelden sezerek anında mukabelede bulunurdu. 1939’da, Kurt Dereli Mehmet namına tertip edilen bir güreşte fethettiği kemer, zaferlerinin müşahhas bir nişanesiydi. Bu kemer, teneke bir maddeden imal edilmişti; maddî kıymeti cüz’î, lâkin manevî ağırlığı dağlar kadar büyüktü. Torunu Sinan Alkaya, bu kemeri hazine misali muhafaza etti; bu sâde obje, Hüseyin’in Kırkpınar’daki destansı seyrinin timsaliydi. Her müsabaka, kuvvetinin ve ruhunun bir aks-i sadasıydı; o, meydanlarda bir tufan gibi eserdi.



Hüseyin’in şöhreti, Türkiye’nin hudutlarını aşarak cihan sahnesine ulaştı. 1930’ların nihayetinde, Fransa’ya davet olundu; burada, 30 bin seyirci nezdinde dört Fransız pehlivanı art arda yere serdi. Her müsabaka, takriben 15 dakika sürdü; bazı menbalar 5 dakika olduğunu söylese de, bu zaferin azameti münakaşasızdı. Fransız ahali, bu Türk devinin kudretine şaşkınlıkla şahit oldu; hasımları, onun nezdinde âcizdi. İngiliz ve Fransız tertipçiler, Hüseyin’in yükselişinden muzdarip oldu; ona rüşvet teklif ettiler, lâkin Hüseyin bu teklifleri istihkar ile reddetti. “Kaybeden Gazoz İçer,” dedi; bu kelâm, meydan okumasının ve izzet-i nefsisinin beyannamesiydi. Para yahut şöhret peşinde değildi; onun için ehemmiyetli olan, sporun safiyeti ve rekabetin ruhuydu. 1936-1938 senelerinde Eminönü Halkevi’nin tertip ettiği Türkiye Serbest Güreş Şampiyonası’nda altın kemer fethetti; bu zafer, yağlı güreşin ötesinde, serbest güreşte de üstad olduğunu ispatladı. Avrupa’daki bu muvaffakiyetler, Türk güreşinin sancağını dalgalandırdı; Hüseyin, bir milletin kuvvetini cihana naber etti.



Hüseyin’in hayatında, Mustafa Kemal Atatürk ile olan rabıtası, kıssasına ayrı bir derinlik kattı. Atatürk, sporu genç Türkiye’nin vahdetini ve mukavemetini takviye eden bir vasıta olarak görüyordu; Hüseyin’in zaferleri, bu tasavvurun canlı deliliydi. Bir gün, Atatürk bir müsabakasını temaşaya geldi; Hüseyin’in hasımlarını alt edişindeki letafet ve kudret, onu müteessir etti. Müsabakanın akabinde, Hüseyin’i yanına davet etti ve ona altın bir saat ihsan eyledi. “Sen yalnız güreşte değil, ruhta da bir şampiyon-ı âlîsin,” dediği rivayet olunur. Bu dem, Hüseyin için şeref madalyasıydı; Atatürk’ün iltifatı, milletçe kahraman olarak görülmesini te’yid etti. Bu münasebet, Hüseyin’in bir vatanperver olduğunu gösterdi; meydanlardaki zaferleri, genç Cumhuriyet’in tekâmülünün aynasıydı. Atatürk’ün nazarında, Hüseyin, Türk milletinin mağlup edilmez ruhunun mümessiliydi.



“Kaybeden Gazoz İçer” kelâmı, Hüseyin’in efsanesinin en müessir nişanesiydi. Bu tabir, meydan okuma üslûbunu ve nadide şahsiyetini hulâsa ediyordu. Hasımlarına altın, para yahut maddî mükâfatlar değil, yalnız gazoz içme şartı koyardı; zira gazozu sevmezdi ve bu, tevazu-u şahsiyetini ve kendinden emin duruşunu aks ettirirdi. Bu söz, latifeden öte bir meydan okuma, bir şeref beyanıydı. Türkiye’de ve yurt haricinde, bu tabirle hasımlarına kafa tuttu; ahali, neşeli lâkin korkusuz tavrına meftun oldu. “Kaybeden Gazoz İçer,” Hüseyin’in sporu bir kazanç kapısı değil, izzet meselesi olarak gördüğünü anlatıyordu; bu, ruhunun en metin cihetiydi. Her müsabaka evvelinde bu kelâmı söylemesi, hasımlarını zihnen de mağlup ederdi; zira bu, yenilmezliğine olan sarsılmaz itikadını izhar ederdi.



Hüseyin, 1940’ların evvelinde güreşten tekaüt oldu; lâkin bu, güreş âleminden tamamen inhirafı manasına gelmedi. Tekirdağ’da küçük bir ticaret kurdu; bazılarına göre bakkal dükkânı, bazılarına göre kahvehane. Bu sâde hayat, mütevazı menşe’ine sadakatini aks ettiriyordu. Tekaütlük senelerinde, genç pehlivanlara mürşitlik eyledi; onlara fen öğretmedi, sebâtın, gayretin ve ahlâkın kıymetini talim etti. Refikasıyla sakin bir ömür sürdü; evlatları ve torunları, en büyük saadetiydi. 1982’de, 74 yaşında âhirete irtihal eyledi; geride, bir âile reisi, cemiyet rehberi ve ilham menbaı olarak izler bıraktı. Torunu Sinan Alkaya, dedesinin Kırkpınar’dan fethettiği kemeri hazine misali muhafaza etti; bu kemer, zaferlerinin sükût içindeki şahidiydi. Vefatı, Tekirdağ’da derin matem husule getirdi; lâkin ruhu, mirâsında yaşamaya devam etti.



Hüseyin Pehlivan’ın mirâsı, Tekirdağ’da ve Türk güreş âdetinde meşale misali parlamakta. Tekirdağ Cumhuriyet Meydanı’nda namına dikilen heykel, âbide gibi yükseliyor; her gün binlerce insan, bu şahsın önünden geçerken kıssasını yâd ediyor. Hüseyin Pehlivan Mekteb-i İbtidaisi, namını taşıyan talim yuvası olarak genç nesillere nur saçıyor; burada tahsil eden çocuklar, şecaatini ve azmini öğrenerek büyüyor. 2012’de çekilen “Kaybeden Gazoz İçer” belgeseli, hayatını geniş kitlelere neşretti; bu eser, efsanesini görsel şölene tebdil etti. 2015’te Mehmet Canbulat’ın kaleme aldığı “Yenilen Gazoz İçer” kitabı, hayatını biraz teferruatlıca nakletti. Tekirdağ’da her sene tertip edilen yâd etkinlikleri, hatırasını tazeliyor; bu merasimlerde, genç pehlivanlar onun izinden gitmenin hayalini kuruyor.



Hüseyin’in Kırkpınar’daki 8 sene üst üste Başpehlivanlık rekoru, müthiş bir muvaffakiyet olarak tarihe geçti; bu rekor, hâlâ aşılamadı ve yenilmezliğini te’yid etti ( akıllara Taşçı gelmesin, üst üste diyoruz). Genç pehlivanlar, azmini, ahlâkını ve kuvvetini bûse-i âlî misali görüyor; “Kaybeden Gazoz İçer” sözü, Türk spor âdetinde efsane haline geldi. Hüseyin, bir devirdi; her adımı, Türk budununun kudretini ve tinini aks ettirdi.
 
Son düzenleme:
Üst