Aslında Yusuf için başlık vardı ancak bugünkü yazı ondan çok farklı olduğu için bu şekilde açtım, umarım sıkıntı olmaz.

Güneşin sıklığından toprağa değmeye erindiği, asırlık meşelerin gökyüzünü mühürlediği o koyu ve hoyrat yeşilliğin; Deliorman’ın tekinsiz sükûnetinden kopup gelen bir devin ayak sesleri yankılanır. Bu ses, sadece bir adamın yürüyüşü değil, Tuna boylarının sert rüzgârıyla derisi köseleleşmiş, harcında o yabanıl coğrafyanın demiri ve tuzu bulunan bir kudretin yeryüzüne inişidir. Takvimler onun doğumu konusunda dilsizdir; 1857 midir, yoksa 1865 mi, kimse Yusuf’un dünyaya gözlerini açtığı o anı tam bir kesinlikle bilmez, lakin Şumnu’nun Karalar köyünde doğan bu çocuğun, daha kundağa sarıldığı gün kaderinin "Koca" sıfatıyla mühürlendiği aşikârdır. O, bir et ve kemik yığını, sıradan bir fani olmaktan çok öte, Batı’nın yüzyıllardır korkuyla karışık bir hayranlıkla fısıldadığı "Türk gibi kuvvetli" sözünün, ete kemiğe bürünmüş, nefes alan, terleyen ve rakiplerini ezen somut bir anıtıydı. Toprağın bereketiyle yoğrulmuş, Balkan rüzgârlarıyla derisi köseleleşmiş bu adamın hikâyesi, istatistiklerle dolu kuru bir sporcu biyografisi olmaktan fersah fersah öte, gücün yalnızlıkla imtihanı ve okyanusun karanlık dibinde son bulan hazin bir destanın, bitmeyen bir ağıtın ta kendisidir.
Henüz bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıyken bile, sırtında taşıdığı yük sadece yağlı bir kispet değil, koca bir imparatorluğun pehlivanlık mirasıydı; Kırkpınar’ın zümrüt çayırına o devasa ayaklarıyla bastığında, toprak bile bu heybetli gövdenin altında titrer, davullar onun kalbinin ritmine ayak uydurmaya çalışırken nefessiz kalırdı. O meydan ki, erlerin harman olduğu, duaların göğe yükseldiği bir mabet idi ve bu mabedin en yüce makamında, çeyrek asırdır başpehlivanlık tahtını kimseye bırakmayan, zamanın bükülmez bileği, ustaların piri Kel Aliço oturuyordu. Yusuf, bu büyük üstadın, güreşin bu pirinin karşısına dikildiğinde, orada çarpışan iki hasım değil, birbirine derin bir saygı duyan iki devirdi. Gençliğin durdurulamaz ateşi, tecrübenin kalesini zorlarken, Aliço bu genç devde kendi gençliğini, kendi gücünün varisini görmüş; sabahın ilk ışıklarından akşamın karanlığına kadar süren o destansı mücadele sonunda, "Bu meydan artık senindir" dercesine, ona el vererek, ustalığın o vakur ve erişilmez gölgesine çekilmişti. Bu, bir yenilgi değil, bir devir teslimdi; Yusuf’un gücü, Aliço’nun icazetiyle, onun elinden aldığı o manevi bayrakla kutsanmış, artık önünde durulamaz bir sele dönüşmüştü. Ve sonra Adalı Halil, Yusuf’un gölgesi, belki de aynadaki aksi; Edirne Sarayiçi’nde, Kırkpınar’da, tozun toprağa, terin kana karıştığı efsanevi kapışmalarda, birbirlerini tamamlayan ve tüketen bu iki titan, saatlerce süren, nefeslerin tutulduğu, kemik seslerinin davul sesine karıştığı mücadelelere imza atıyorlardı. Yusuf, Türkiye sınırları içinde rüştünü ispat etmiş, "yenilmezlik" zırhını üzerine geçirmişti lakin bu topraklar, devasa gövdeye, sığmaz ruha dar gelmeye başlamıştı; kader, görünmez ve çelikten iplerini batıya doğru örüyor, onu bekleyen okyanus ötesi maceraların, zaferlerin ve nihayetinde o soğuk, karanlık sonun taşlarını döşüyordu.
Kaderin cilvesine bakın ki, cihanı titretecek bu serüven, bir tokatla, bir namus meselesiyle başladı; 1894 yılında, Fransız cambaz Doublier’nin karısına sarkıntılık eden bir zorbanın suratında patlayan Osmanlı tokadı, Yusuf’un yolunu Avrupa’ya, ışıkların, sanatın ve aynı zamanda hilenin şehri Paris’e açan anahtar oldu. Paris’e, o medeniyetin ve sefahatin ışıltılı merkezine bir "Müthiş Türk" olarak indiğinde, Parisli aristokratlar ve meraklı kalabalıklar karşılarında bir insan değil, sanki mitolojiden fırlamış, Olimpos Dağı’ndan kopup gelmiş bir titan, bir heyula gördüler. Yanında bir başka dev, iki metre boyundaki Filiz Nurullah ile birlikte, Avrupa’nın zihnindeki "Türk" imgesini yeniden şekillendiriyor, adeta taştan yontulmuş gibi duran bedenleriyle caddelerde yürürken hayatı durduruyorlardı. Avrupalı güreşçiler, Greko-Romen adını verdikleri, kurallarla süslenmiş, belden aşağısını yok sayan, daha çok bir dansı andıran oyunlarıyla Yusuf’un karşısına çıktıklarında, neye uğradıklarını şaşırdılar; zira Yusuf "oyun" bilmiyordu, o rakibini tuttuğu gibi eziyor, kemiklerin ve iradelerin direncini bir hamur gibi yoğurarak kırıyordu. "Güreşmeyeceksek neden tutuşuyoruz?" diye soruyordu safiyane ve ilkel öfkesiyle, çünkü onun lugatında güreş, bir sanat gösterisi değil, bir varoluş mücadelesi, bir er meydanı savaşıydı.
Paris’te Foli Berjer sahnesi, daha önce hiç böyle bir kudrete, böyle saf bir kuvvete tanık olmamıştı; Dünya şampiyonu unvanıyla ortalıkta dolaşan, kibirli Fransız Sabes, Yusuf’un karşısına çıktığında, kendini beğenmiş bir horozdan farksızdı, lakin Yusuf’un onu yakalaması, havaya kaldırması ve içi boş bir çuval gibi mindere, o tozlu halıya çalması sadece ve sadece dört saniye sürdü. Evet, dört saniye; bir nefes alımı kadar kısa, bir ömür kadar uzun, utanç dolu bir hezimet. Seyirciler "Şike!" diye bağırıyorlardı, çünkü bir insanın, bir başka şampiyonu bu kadar aciz, bu kadar çaresiz, bir bebek gibi bırakabileceğine inanmak, kendi gerçeklik algılarına, fizik kurallarına ihanet etmekti. Oysa Yusuf şike nedir bilmezdi, onun kitabında "yavaş güreş" yoktu, sadece "çabuk, çabuk" vardı. Ve Pons, Fransa’nın dev adamı, o güne kadar yenilmez sanılan o kule, Yusuf’un karşısında bir fırtınaya yakalanmış, kökleri sökülmek üzere olan bir çınar gibi sallandı; Yusuf Pons’u defalarca, hem de eze eze yendiğinde, Fransız basını bu mağlubiyeti yazmaya kalem bulamadı, utanç içinde sessizliğe gömüldü. Hatta Paris’e getirilen hemşehrisi, tekniğin piri Hergeleci İbrahim ile yaptığı maçta, Yusuf’un o muazzam gücüyle rakibini eze eze, burnundan kan getirerek, adeta canını alırcasına sürdürdüğü mücadele, seyircilerin dehşet dolu "öldürecek!" feryatları ve kadınların çığlıkları arasında yarıda kesilmek zorunda kalmıştı; Yusuf rakibini değil, sanki ölümü kucaklıyordu, gücünün sınırlarını zorluyordu. Yusuf, Paris’te sadece rakiplerini değil, Batı’nın "Türkler barbardır" önyargısını da eziyordu; minder dışında bir beyefendi, dini bütün bir Müslüman, içki içmeyen, domuz etine el sürmeyen, günde kilolarca et yiyen ama haram lokmaya tenezzül etmeyen bir derviş, minder içinde ise durdurulamaz bir sel, önüne geleni yıkan bir kasırgaydı.
Lakin Avrupa da ona dar gelince, yönünü okyanusun ötesine, "Fırsatlar Ülkesi" denilen ama Yusuf için hilelerin ve düzenbazlıkların diyarı "Hileler Ülkesi"ne dönüşecek olan Amerika’ya çevirdi; New York rıhtımına ayak bastığında, gazeteler "Güreş âleminin İskender'i, Napolyon'u geldi" manşetlerini atıyor, bu devasa adamın şehre inişini bir imparatorun fethi gibi duyuruyorlardı. Ama Amerika, Yusuf’un alışkın olduğu o mertlik meydanı, dualı çayır değildi; burada güreş, bir spor değil, bir sirk gösterisi, bir bahsi müşterek oyunu, hilebaz menajerlerin elinde oynanan kirli bir tiyatroydu. Ernest Roeber adında, şampiyon unvanlı bir "kaçak" çıktı karşısına; Madison Square Garden’da, on bin kişinin, mahşeri kalabalığın önünde, Yusuf rakibinin üzerine bir kaplan gibi, avına odaklanmış bir yırtıcı gibi yürüdüğünde, Roeber güreşmek yerine minderden aşağı, o yüksek platformdan boşluğa atladı. Korku, saf, damıtılmış, iliklere işleyen bir korku sarmıştı Amerikalının yüreğini; Yusuf’un pençesine düşmektense, sakatlanmayı, hatta ölmeyi göze alarak kaçıyordu. Yusuf ise minderin ortasında, ellerini dizlerine vurarak, bu korkaklığı, bu "dansı" anlamaya çalışıyor, "Bre köstebek!" diye kükrüyor, karşısında bir erkek değil, gölgesinden kaçan bir siluet görüyordu.
Amerika’da kimler gelmedi ki karşısına; Yunan asıllı Yorgi Heraklides, "Arslanları yendim, filleri devirdim" diyerek meydana çıktı, Yusuf’u "bozuk para gibi harcayacağını" iddia ederek halkı galeyana getirdi. Yusuf bu palavracı Yunanlıyı yakaladığı gibi, seyircilerin gözünü kırpmasına bile fırsat vermeden, 47. saniyede sırtını yere yapıştırdı; yetmedi, baygınlık geçiren rakibi kendine gelip tekrar güreşmek isteyince bu sefer sadece 23 saniyede işini bitirdi, onu mindere gömdü. Tom Jenkins, dönemin en çetin cevizlerinden biri, Yusuf’un karşısında kaçarak, ringin etrafında dönerek, ter dökerek direnmeye çalıştı ama sonunda o da Yusuf’un demir parmaklarının arasında ezilmekten,mengenede sıkışmaktan kurtulamadı, bir saat bir dakika süren bir direnişten sonra tuş oldu. Ve sonra "Boğucu" Lewis, Şikago’nun sisli, dumanlı havasında, hilebaz hakemlerin gölgesinde yapılan o meşum maç... Yusuf, Lewis’i öylesine sıktı, öylesine eze eze yendi ki, Lewis çaresizlikten Yusuf’u ısırmaya kalktı, dişlerini Yusuf'un etine geçirdi. Maçın sonunda Lewis "Benden çok kuvvetli" diyerek yenilgiyi kabul etmesine rağmen, hakemler galibiyeti Yusuf’a çok gördüler, türlü bahanelerle, faullerle onun zaferini masada çaldılar. Yusuf, bu kirli oyunların ortasında, kıbleye dönüp namazını kılar gibi sakindi; o, parayı değil, şerefi arıyordu, ama Amerika ona sadece altın ve hile sundu, ruhunu değil, cebini doyurdu.
Vatan hasreti, Yusuf’un yüreğinde kor bir ateş gibi yanmaya başladığında, artık ne Paris’in ışıltısı ne de New York’un gökdelenleri onu avutabiliyordu; "Dönmeliyim," dedi, toprağıma, köyüme, o sisli dağlara, Karalar’a dönmeliyim. Kemerinde, bileğinin hakkıyla kazandığı, ama ruhunu yoran, belki de felaketini hazırlayan 3000 dolar karşılığı binlerce altınla, o metal yığınıyla birlikte 2 Temmuz 1898 günü New York’tan demir alan La Bourgogne transatlantiğine bindi. Gemi suları yararak ilerlerken, Yusuf’u sevdiklerine, huzura götüreceğini sanıyordu. Ama okyanus, o uçsuz bucaksız, o merhametsiz su kütlesi, sisli bir mezarlık gibi bekliyordu onları; Sable Adası açıklarında, yoğun sisin içinde, Cromartyshire gemisi, bir hançer gibi, bir Azrail tırpanı gibi La Bourgogne’un böğrüne saplandı. Gecenin karanlığı, çeliğin gürültüsü, denizin uğultusu ve insanların çığlıkları birbirine karıştı; o an, efsanenin en acı, en karanlık sayfası yazıldı. Yusuf, "Kuvvet Birimi", yenilmez dev, can pazarının ortasında, kaosun kalbinde kaldı. Filikalara binmek isteyenleri bıçaklayan, denize iten gaddar tayfaların arasında, Yusuf’un bir elinde bıçak, diğer eliyle hayata tutunmaya çalıştığı, cehennemden çıkmak için çırpındığı görüldü. Rivayetler muhtelif, kimisi belindeki altınların ağırlığıyla dibe çekildiğini söyler, sanki kazandığı zaferler, onu ölüme sürükleyen birer pranga, birer lanet olmuş gibi; kimisi, bir filikaya tutunduğunu ama gaddar bir tayfanın baltasıyla bileklerinin kesildiğini, çelik bileklerin okyanusun soğuk sularına düştüğünü fısıldar.
Ama hakikat şudur ki; Yusuf, hiçbir faniye, hiçbir insanoğluna yenilmedi. Ne Amerika’nın hilebazları, ne Avrupa’nın şampiyonları onun sırtını yere getirebildi. Koca Yusuf’u yenen tek şey, doğanın o amansız, o gaddar gücü, okyanusun o soğuk, karanlık ve dipsiz derinliği oldu. O, şimdi bir mezar taşı bile olmadan, okyanusun dibinde, yosunların ve sessizliğin koynunda sonsuz bir uykuda; ama mirası, ne parayla ölçülür ne de madalyayla. O, Türk’ün gücünü dünyaya "Koca" bir harfle, silinmez bir mühürle kazıdı; bir dağ gibi yaşadı, sarsılmaz, heybetli ve yalnız, ve bir okyanus gibi, sırlarıyla, büyüklüğüyle ve trajedisiyle birlikte ebediyete karıştı, arkasında sadece bir isim değil, asırlarca anlatılacak bir efsane bırakarak.
Cihân-ı âlem dardır, sığmadı kabuğuna,
Okyanus kabristandır, güreşin başbuğuna.
Mücessem bir kuvvettir, timsâl-i celâldir er,
Tarihin defterinde, erişilmez hâldir er.
Şumnu’nun bağrında, Karalar’dan bir güneş,
Doğdu cihan mülküne, bulunmaz ona bir eş.
Fıtratı cenk üzredir, hamuru haktan katı,
Böyle takdir eylemiş, Hâlik bu kâinatı.
Vücudu bir kütledir, etten değil demirden,
Emir almaz kimseden, bu sultan-ı emirden.
Bâzûsu sanki âhen, salâbetten bir kule,
Düşürür hasımlarını, girince o heyheyle.
Cism-i kalîl içinde, kuvvet-i kesîr nihan,
Böyle bir hilkat görüp, hayret eyler ins ü can.
Hacm-i sagîre sığmış, kudret-i Rabb-i Celîl,
Yusuf bir mucizedir, buna başka yok delil.
Vücûdu seng-i hârâ, ne lahm ü ne üstühan,
Ser-i mağrûru eğmez, olsa da şâh-ı cihan.
Bâzûsu gürz-i girân, sanki âhen-i pûlat,
Hasmını hâk eylemek, ana mahsus bir san'at.
Sinesi kûh-i bülend, nazarı berk-i hâtıf,
Tulû eder meydâna, sanırsın koptu âsıf.
Larzeye düşer zemin, bastığı her kademde,
Bulunmaz misli anın, şu bezm-i âlemde.
Gaddar ile tutuştu, taze bir fidan iken,
Aliço dağ gibiydi, koca bir meydan iken.
Saatlerce sürdü cenk, yenişemedi devler,
Üstâdın elin öptü, lâl oldu bütün diller.
Kel Aliço pîridir, bu yolun son durağı,
Yusuf’a teslim etti, şanlı ve gür bayrağı.
Dedi: "Meydan senindir, ey pehlivan-ı cihan,"
Titretti arşı o gün, kopan bu büyük tufan.
Adalı Halil ile, cengi bir kıyametti,
Meydanı dar eyledi, bu nasıl azametti?
İki koç vuruşurken, yer gök inlerdi sanki,
Öyle bir gürültü ki, sanırsın mahşer, bâki.
Hergeleci İbrahim, fennin derin pîridir,
Yusuf’u yoran taktik, zekânın zinciridir.
Kaba kuvvet sökmedi, bu ilmin karşısında,
Ter döktü Koca Yusuf, ustalık çarşısında.
Bir gün Çolak Mümin’e, denk geldi dar bir anda,
Sendeler gibi oldu, bu müthiş imtihanda.
"Yarı açık" düşse de, toparlandı tez elden,
Kolay teslim olur mu, nâmı giden bu elden?
Pençesine düşenin, halâsı muhal idi,
Gördükleri bu kuvvet, dehşet-i hayal idi.
Girîbanı tuttu mu, koparırdı derinden,
Oynatırdı dağları, en heybetli yerinden.
Sığmadı bu toprağa, taştı Deliorman’dan,
Koptu bir heyelan ki, o en yüce harmandan.
Garbın ufkunu sardı, "Korkunç Türk"ün sadâsı,
Titretti Avrupa’yı, pençesinin edâsı.
Garba bir havf saldı ki, lerzeye geldi zemin,
Karşısında titrerdi, nice mağrur ve emin.
Bu bir "Müthiş Türk" idi, yıkılmazdı kalesi,
Arşa dek yükselirdi, zaferden meşalesi.
Doublier denen cambaz, düştü Yusuf peşine,
Şaştı Frenk diyarı, bu Türk’ün gidişine.
"Türk gibi kuvvetli" söz, vücut buldu bu anda,
Bir kasırga esiyordu, garp denen şu cihanda.
Kâr etmez desiseler, bu bâzû-yu metine,
Dûçâr olur hasımlar, pençenin sıkletine.
Bir elense çekince, perişan olur akıl,
Karşısında duramaz, ne dev kalır ne asıl.
Paris’te Foli Berjer, sahnesi er meydanı,
Yusuf burda kurmuştu, haşmetli bir divanı.
Greko-Romen dedikleri, bir tuhaf, cansız oyun,
Yusuf’un pençesinde, büküldü nice boyun.
Sabes çıktı karşına, mağrur bir horoz gibi,
Dört saniyede gördü, zifiri, kör bir dibi.
"Şike" dedi gafiller, akıl ermez bu işe,
Demir pençe inerken, nâdân ve ham gidişe.
Pol Pons denen dağ gibi, bu Fransızın devi,
Yusuf’un karşısında, yıkıldı sanki evi.
Eğdi mağrur başını, Türk’ün çelik koluna,
Mecbur kaldı girmeye, hezimetin yoluna.
Yüz otuz okka çeker, bu muazzam bedeni,
Devirir bir hamlede, karşısına gideni.
Gemilerin lengeri, mum olur bileğinde,
Bükülmez bir demirdir, Yusuf’un dileğinde.
Döndü yönü ummana, Amerika garibine,
İndi New York rıhtımına, heybetli, pür-kine.
"İskender geldi" dendi, manşetler attı çığlık,
Lakin bu diyar hile, her işleri karışık.
Ernest Roeber namında, bir ödlek çıktı öne,
Minderden aşağıya, kaçtı bu sahte çene.
Yusuf durdu ortada, elini vurdu dize,
"Bre köstebek!" dedi, "Korku mu indi size?"
Madison meydanında, on bin kişi seyreder,
Yusuf bir kaplan gibi, avını takip eder.
Kaçan kurtulur ancak, er meydanı nerede?
Mertlik nedir bilinmez, bu hileli derede.
"Boğucu" Lewis geldi, şerir, gaddar ve haşin,
Sandı ki kuvvetiyle, sönecek bu ateşin.
Isırdı, faul yaptı, kudurmuş kelp misali,
Yusuf sıktı gırtlağı, bozuldu bu meali.
Hakemler hilebazdı, vermedi hakkı ona,
Lakin Yusuf hükmetti, en hakiki bir sona.
"Benden kuvvetli" dedi, Lewis boynun bükerek,
Türk’ün şanı yürüdü, şüpheleri sökerek.
Dilhûn eylerdi kalbi, gurbetin soğuk yüzü,
Vuslat-ı yâr ileydi, her demde iki gözü.
Şan ü şöhret beyhude, hicran yakardı teni,
Gözlerdi hep ufukta, doğduğu o meskeni.
Yad ellerde tek başına, bir dağ gibi dururdu,
Gurbetin acısını, sinesine vururdu.
Müstağniydi cihanın, şaşaalı süsünden,
Vazgeçmedi bir lahza, asil örtüsünden.
Bir kuzu yerdi lakin, nefsi tok, gönlü gani,
Secdeye varır başı, unutmazdı yaradanı.
"Allah" derdi çıkarken, erlerin meydanına,
Şehadet şerbetini, kattı asil kanına.
Cihanı versen ona, yine yüzü gülmezdi,
Altın, gümüş, akçeyi; Yusuf meta bilmezdi.
Kuvveti arşa çıkar, sığmazdı kantarlara,
İsmi kazınmış idi, yıkılmaz cidarlara.
Hasret-i vatan çöktü, dağ gibi yüreğine,
Dönmek istedi yurda, baba direğine.
Belinde altın kemer, binlerce lira servet,
Bilmezdi ki bu yükler, getirecek bir afet.
Burgonya gemisiyle, açıldı enginlere,
Sırrını dökecekti, derin ve kör cinlere.
Sisli bir sabah vakti, ecel geldi apansız,
Çarptı demir demire, hadise pek amansız.
Bir gird-bâd-ı bela ki, sardı dört bir yanını,
İstedi bu şeb-i târ, pehlivanın kanını.
Kromartşir gemisi, yardı çelik bedeni,
Kimse bilmez o anda, hikmet-i bu nedeni.
Can pazarı kuruldu, okyanusun üstünde,
Ölüm kol geziyordu, bu kapkara büstünde.
Filikalar dolmuştu, vuran vurana o an,
Yusuf bir heykel gibi, durdu, etmedi aman.
Bıçağı çekti elbet, yol açmak için cana,
Lakin felek kıymıştı, bu şanlı pehlivana.
Kimisi der altınlar, çekti onu derine,
Ağırlık yaptı bu yük, yiğidin kaderine.
Kimisi der tayfalar, kesti çelik bileği,
Suya düştü Yusuf’un, dönülmez dileği.
Azgın sular kudurup, yuttu koca bedeni,
Takdir-i ilâhidir, sorulmaz hiç nedeni.
Hurûş-ı bahr-i umman, yuttu cism-i latîfi,
Takdîr-i Bârî budur, yoktur anun harîfi.
Son nefes vatan derken, o girdâb-ı belâda,
Kaldı nâm-ı bülendi, kubbe-i pür-sadâda.
Son nefeste "Vatan" der, inlerken bu dalgalar,
Geriye miras kaldı, o şerefli kavgalar.
Cism-i fânisi gitti, nâmı kaldı yâdigâr,
Bu meydan-ı imtihan, ona olmadı hiç dâr.
Rûh-u revânı şâddır, uçmaklara varmıştır,
Hakk’ın rızâ-yı bârin, sinesine sarmıştır.
Cesedi kayıp lakin, rûhu bizle yaşıyor,
Koca Yusuf nâmı bu, asırları aşıyor.
Ne Amerika hilesi, ne Frenk’in bu fendi,
Yalnızca koca umman, bu koca devi yendi.

Güneşin sıklığından toprağa değmeye erindiği, asırlık meşelerin gökyüzünü mühürlediği o koyu ve hoyrat yeşilliğin; Deliorman’ın tekinsiz sükûnetinden kopup gelen bir devin ayak sesleri yankılanır. Bu ses, sadece bir adamın yürüyüşü değil, Tuna boylarının sert rüzgârıyla derisi köseleleşmiş, harcında o yabanıl coğrafyanın demiri ve tuzu bulunan bir kudretin yeryüzüne inişidir. Takvimler onun doğumu konusunda dilsizdir; 1857 midir, yoksa 1865 mi, kimse Yusuf’un dünyaya gözlerini açtığı o anı tam bir kesinlikle bilmez, lakin Şumnu’nun Karalar köyünde doğan bu çocuğun, daha kundağa sarıldığı gün kaderinin "Koca" sıfatıyla mühürlendiği aşikârdır. O, bir et ve kemik yığını, sıradan bir fani olmaktan çok öte, Batı’nın yüzyıllardır korkuyla karışık bir hayranlıkla fısıldadığı "Türk gibi kuvvetli" sözünün, ete kemiğe bürünmüş, nefes alan, terleyen ve rakiplerini ezen somut bir anıtıydı. Toprağın bereketiyle yoğrulmuş, Balkan rüzgârlarıyla derisi köseleleşmiş bu adamın hikâyesi, istatistiklerle dolu kuru bir sporcu biyografisi olmaktan fersah fersah öte, gücün yalnızlıkla imtihanı ve okyanusun karanlık dibinde son bulan hazin bir destanın, bitmeyen bir ağıtın ta kendisidir.
Henüz bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıyken bile, sırtında taşıdığı yük sadece yağlı bir kispet değil, koca bir imparatorluğun pehlivanlık mirasıydı; Kırkpınar’ın zümrüt çayırına o devasa ayaklarıyla bastığında, toprak bile bu heybetli gövdenin altında titrer, davullar onun kalbinin ritmine ayak uydurmaya çalışırken nefessiz kalırdı. O meydan ki, erlerin harman olduğu, duaların göğe yükseldiği bir mabet idi ve bu mabedin en yüce makamında, çeyrek asırdır başpehlivanlık tahtını kimseye bırakmayan, zamanın bükülmez bileği, ustaların piri Kel Aliço oturuyordu. Yusuf, bu büyük üstadın, güreşin bu pirinin karşısına dikildiğinde, orada çarpışan iki hasım değil, birbirine derin bir saygı duyan iki devirdi. Gençliğin durdurulamaz ateşi, tecrübenin kalesini zorlarken, Aliço bu genç devde kendi gençliğini, kendi gücünün varisini görmüş; sabahın ilk ışıklarından akşamın karanlığına kadar süren o destansı mücadele sonunda, "Bu meydan artık senindir" dercesine, ona el vererek, ustalığın o vakur ve erişilmez gölgesine çekilmişti. Bu, bir yenilgi değil, bir devir teslimdi; Yusuf’un gücü, Aliço’nun icazetiyle, onun elinden aldığı o manevi bayrakla kutsanmış, artık önünde durulamaz bir sele dönüşmüştü. Ve sonra Adalı Halil, Yusuf’un gölgesi, belki de aynadaki aksi; Edirne Sarayiçi’nde, Kırkpınar’da, tozun toprağa, terin kana karıştığı efsanevi kapışmalarda, birbirlerini tamamlayan ve tüketen bu iki titan, saatlerce süren, nefeslerin tutulduğu, kemik seslerinin davul sesine karıştığı mücadelelere imza atıyorlardı. Yusuf, Türkiye sınırları içinde rüştünü ispat etmiş, "yenilmezlik" zırhını üzerine geçirmişti lakin bu topraklar, devasa gövdeye, sığmaz ruha dar gelmeye başlamıştı; kader, görünmez ve çelikten iplerini batıya doğru örüyor, onu bekleyen okyanus ötesi maceraların, zaferlerin ve nihayetinde o soğuk, karanlık sonun taşlarını döşüyordu.
Kaderin cilvesine bakın ki, cihanı titretecek bu serüven, bir tokatla, bir namus meselesiyle başladı; 1894 yılında, Fransız cambaz Doublier’nin karısına sarkıntılık eden bir zorbanın suratında patlayan Osmanlı tokadı, Yusuf’un yolunu Avrupa’ya, ışıkların, sanatın ve aynı zamanda hilenin şehri Paris’e açan anahtar oldu. Paris’e, o medeniyetin ve sefahatin ışıltılı merkezine bir "Müthiş Türk" olarak indiğinde, Parisli aristokratlar ve meraklı kalabalıklar karşılarında bir insan değil, sanki mitolojiden fırlamış, Olimpos Dağı’ndan kopup gelmiş bir titan, bir heyula gördüler. Yanında bir başka dev, iki metre boyundaki Filiz Nurullah ile birlikte, Avrupa’nın zihnindeki "Türk" imgesini yeniden şekillendiriyor, adeta taştan yontulmuş gibi duran bedenleriyle caddelerde yürürken hayatı durduruyorlardı. Avrupalı güreşçiler, Greko-Romen adını verdikleri, kurallarla süslenmiş, belden aşağısını yok sayan, daha çok bir dansı andıran oyunlarıyla Yusuf’un karşısına çıktıklarında, neye uğradıklarını şaşırdılar; zira Yusuf "oyun" bilmiyordu, o rakibini tuttuğu gibi eziyor, kemiklerin ve iradelerin direncini bir hamur gibi yoğurarak kırıyordu. "Güreşmeyeceksek neden tutuşuyoruz?" diye soruyordu safiyane ve ilkel öfkesiyle, çünkü onun lugatında güreş, bir sanat gösterisi değil, bir varoluş mücadelesi, bir er meydanı savaşıydı.
Paris’te Foli Berjer sahnesi, daha önce hiç böyle bir kudrete, böyle saf bir kuvvete tanık olmamıştı; Dünya şampiyonu unvanıyla ortalıkta dolaşan, kibirli Fransız Sabes, Yusuf’un karşısına çıktığında, kendini beğenmiş bir horozdan farksızdı, lakin Yusuf’un onu yakalaması, havaya kaldırması ve içi boş bir çuval gibi mindere, o tozlu halıya çalması sadece ve sadece dört saniye sürdü. Evet, dört saniye; bir nefes alımı kadar kısa, bir ömür kadar uzun, utanç dolu bir hezimet. Seyirciler "Şike!" diye bağırıyorlardı, çünkü bir insanın, bir başka şampiyonu bu kadar aciz, bu kadar çaresiz, bir bebek gibi bırakabileceğine inanmak, kendi gerçeklik algılarına, fizik kurallarına ihanet etmekti. Oysa Yusuf şike nedir bilmezdi, onun kitabında "yavaş güreş" yoktu, sadece "çabuk, çabuk" vardı. Ve Pons, Fransa’nın dev adamı, o güne kadar yenilmez sanılan o kule, Yusuf’un karşısında bir fırtınaya yakalanmış, kökleri sökülmek üzere olan bir çınar gibi sallandı; Yusuf Pons’u defalarca, hem de eze eze yendiğinde, Fransız basını bu mağlubiyeti yazmaya kalem bulamadı, utanç içinde sessizliğe gömüldü. Hatta Paris’e getirilen hemşehrisi, tekniğin piri Hergeleci İbrahim ile yaptığı maçta, Yusuf’un o muazzam gücüyle rakibini eze eze, burnundan kan getirerek, adeta canını alırcasına sürdürdüğü mücadele, seyircilerin dehşet dolu "öldürecek!" feryatları ve kadınların çığlıkları arasında yarıda kesilmek zorunda kalmıştı; Yusuf rakibini değil, sanki ölümü kucaklıyordu, gücünün sınırlarını zorluyordu. Yusuf, Paris’te sadece rakiplerini değil, Batı’nın "Türkler barbardır" önyargısını da eziyordu; minder dışında bir beyefendi, dini bütün bir Müslüman, içki içmeyen, domuz etine el sürmeyen, günde kilolarca et yiyen ama haram lokmaya tenezzül etmeyen bir derviş, minder içinde ise durdurulamaz bir sel, önüne geleni yıkan bir kasırgaydı.
Lakin Avrupa da ona dar gelince, yönünü okyanusun ötesine, "Fırsatlar Ülkesi" denilen ama Yusuf için hilelerin ve düzenbazlıkların diyarı "Hileler Ülkesi"ne dönüşecek olan Amerika’ya çevirdi; New York rıhtımına ayak bastığında, gazeteler "Güreş âleminin İskender'i, Napolyon'u geldi" manşetlerini atıyor, bu devasa adamın şehre inişini bir imparatorun fethi gibi duyuruyorlardı. Ama Amerika, Yusuf’un alışkın olduğu o mertlik meydanı, dualı çayır değildi; burada güreş, bir spor değil, bir sirk gösterisi, bir bahsi müşterek oyunu, hilebaz menajerlerin elinde oynanan kirli bir tiyatroydu. Ernest Roeber adında, şampiyon unvanlı bir "kaçak" çıktı karşısına; Madison Square Garden’da, on bin kişinin, mahşeri kalabalığın önünde, Yusuf rakibinin üzerine bir kaplan gibi, avına odaklanmış bir yırtıcı gibi yürüdüğünde, Roeber güreşmek yerine minderden aşağı, o yüksek platformdan boşluğa atladı. Korku, saf, damıtılmış, iliklere işleyen bir korku sarmıştı Amerikalının yüreğini; Yusuf’un pençesine düşmektense, sakatlanmayı, hatta ölmeyi göze alarak kaçıyordu. Yusuf ise minderin ortasında, ellerini dizlerine vurarak, bu korkaklığı, bu "dansı" anlamaya çalışıyor, "Bre köstebek!" diye kükrüyor, karşısında bir erkek değil, gölgesinden kaçan bir siluet görüyordu.
Amerika’da kimler gelmedi ki karşısına; Yunan asıllı Yorgi Heraklides, "Arslanları yendim, filleri devirdim" diyerek meydana çıktı, Yusuf’u "bozuk para gibi harcayacağını" iddia ederek halkı galeyana getirdi. Yusuf bu palavracı Yunanlıyı yakaladığı gibi, seyircilerin gözünü kırpmasına bile fırsat vermeden, 47. saniyede sırtını yere yapıştırdı; yetmedi, baygınlık geçiren rakibi kendine gelip tekrar güreşmek isteyince bu sefer sadece 23 saniyede işini bitirdi, onu mindere gömdü. Tom Jenkins, dönemin en çetin cevizlerinden biri, Yusuf’un karşısında kaçarak, ringin etrafında dönerek, ter dökerek direnmeye çalıştı ama sonunda o da Yusuf’un demir parmaklarının arasında ezilmekten,mengenede sıkışmaktan kurtulamadı, bir saat bir dakika süren bir direnişten sonra tuş oldu. Ve sonra "Boğucu" Lewis, Şikago’nun sisli, dumanlı havasında, hilebaz hakemlerin gölgesinde yapılan o meşum maç... Yusuf, Lewis’i öylesine sıktı, öylesine eze eze yendi ki, Lewis çaresizlikten Yusuf’u ısırmaya kalktı, dişlerini Yusuf'un etine geçirdi. Maçın sonunda Lewis "Benden çok kuvvetli" diyerek yenilgiyi kabul etmesine rağmen, hakemler galibiyeti Yusuf’a çok gördüler, türlü bahanelerle, faullerle onun zaferini masada çaldılar. Yusuf, bu kirli oyunların ortasında, kıbleye dönüp namazını kılar gibi sakindi; o, parayı değil, şerefi arıyordu, ama Amerika ona sadece altın ve hile sundu, ruhunu değil, cebini doyurdu.
Vatan hasreti, Yusuf’un yüreğinde kor bir ateş gibi yanmaya başladığında, artık ne Paris’in ışıltısı ne de New York’un gökdelenleri onu avutabiliyordu; "Dönmeliyim," dedi, toprağıma, köyüme, o sisli dağlara, Karalar’a dönmeliyim. Kemerinde, bileğinin hakkıyla kazandığı, ama ruhunu yoran, belki de felaketini hazırlayan 3000 dolar karşılığı binlerce altınla, o metal yığınıyla birlikte 2 Temmuz 1898 günü New York’tan demir alan La Bourgogne transatlantiğine bindi. Gemi suları yararak ilerlerken, Yusuf’u sevdiklerine, huzura götüreceğini sanıyordu. Ama okyanus, o uçsuz bucaksız, o merhametsiz su kütlesi, sisli bir mezarlık gibi bekliyordu onları; Sable Adası açıklarında, yoğun sisin içinde, Cromartyshire gemisi, bir hançer gibi, bir Azrail tırpanı gibi La Bourgogne’un böğrüne saplandı. Gecenin karanlığı, çeliğin gürültüsü, denizin uğultusu ve insanların çığlıkları birbirine karıştı; o an, efsanenin en acı, en karanlık sayfası yazıldı. Yusuf, "Kuvvet Birimi", yenilmez dev, can pazarının ortasında, kaosun kalbinde kaldı. Filikalara binmek isteyenleri bıçaklayan, denize iten gaddar tayfaların arasında, Yusuf’un bir elinde bıçak, diğer eliyle hayata tutunmaya çalıştığı, cehennemden çıkmak için çırpındığı görüldü. Rivayetler muhtelif, kimisi belindeki altınların ağırlığıyla dibe çekildiğini söyler, sanki kazandığı zaferler, onu ölüme sürükleyen birer pranga, birer lanet olmuş gibi; kimisi, bir filikaya tutunduğunu ama gaddar bir tayfanın baltasıyla bileklerinin kesildiğini, çelik bileklerin okyanusun soğuk sularına düştüğünü fısıldar.
Ama hakikat şudur ki; Yusuf, hiçbir faniye, hiçbir insanoğluna yenilmedi. Ne Amerika’nın hilebazları, ne Avrupa’nın şampiyonları onun sırtını yere getirebildi. Koca Yusuf’u yenen tek şey, doğanın o amansız, o gaddar gücü, okyanusun o soğuk, karanlık ve dipsiz derinliği oldu. O, şimdi bir mezar taşı bile olmadan, okyanusun dibinde, yosunların ve sessizliğin koynunda sonsuz bir uykuda; ama mirası, ne parayla ölçülür ne de madalyayla. O, Türk’ün gücünü dünyaya "Koca" bir harfle, silinmez bir mühürle kazıdı; bir dağ gibi yaşadı, sarsılmaz, heybetli ve yalnız, ve bir okyanus gibi, sırlarıyla, büyüklüğüyle ve trajedisiyle birlikte ebediyete karıştı, arkasında sadece bir isim değil, asırlarca anlatılacak bir efsane bırakarak.
Cihân-ı âlem dardır, sığmadı kabuğuna,
Okyanus kabristandır, güreşin başbuğuna.
Mücessem bir kuvvettir, timsâl-i celâldir er,
Tarihin defterinde, erişilmez hâldir er.
Şumnu’nun bağrında, Karalar’dan bir güneş,
Doğdu cihan mülküne, bulunmaz ona bir eş.
Fıtratı cenk üzredir, hamuru haktan katı,
Böyle takdir eylemiş, Hâlik bu kâinatı.
Vücudu bir kütledir, etten değil demirden,
Emir almaz kimseden, bu sultan-ı emirden.
Bâzûsu sanki âhen, salâbetten bir kule,
Düşürür hasımlarını, girince o heyheyle.
Cism-i kalîl içinde, kuvvet-i kesîr nihan,
Böyle bir hilkat görüp, hayret eyler ins ü can.
Hacm-i sagîre sığmış, kudret-i Rabb-i Celîl,
Yusuf bir mucizedir, buna başka yok delil.
Vücûdu seng-i hârâ, ne lahm ü ne üstühan,
Ser-i mağrûru eğmez, olsa da şâh-ı cihan.
Bâzûsu gürz-i girân, sanki âhen-i pûlat,
Hasmını hâk eylemek, ana mahsus bir san'at.
Sinesi kûh-i bülend, nazarı berk-i hâtıf,
Tulû eder meydâna, sanırsın koptu âsıf.
Larzeye düşer zemin, bastığı her kademde,
Bulunmaz misli anın, şu bezm-i âlemde.
Gaddar ile tutuştu, taze bir fidan iken,
Aliço dağ gibiydi, koca bir meydan iken.
Saatlerce sürdü cenk, yenişemedi devler,
Üstâdın elin öptü, lâl oldu bütün diller.
Kel Aliço pîridir, bu yolun son durağı,
Yusuf’a teslim etti, şanlı ve gür bayrağı.
Dedi: "Meydan senindir, ey pehlivan-ı cihan,"
Titretti arşı o gün, kopan bu büyük tufan.
Adalı Halil ile, cengi bir kıyametti,
Meydanı dar eyledi, bu nasıl azametti?
İki koç vuruşurken, yer gök inlerdi sanki,
Öyle bir gürültü ki, sanırsın mahşer, bâki.
Hergeleci İbrahim, fennin derin pîridir,
Yusuf’u yoran taktik, zekânın zinciridir.
Kaba kuvvet sökmedi, bu ilmin karşısında,
Ter döktü Koca Yusuf, ustalık çarşısında.
Bir gün Çolak Mümin’e, denk geldi dar bir anda,
Sendeler gibi oldu, bu müthiş imtihanda.
"Yarı açık" düşse de, toparlandı tez elden,
Kolay teslim olur mu, nâmı giden bu elden?
Pençesine düşenin, halâsı muhal idi,
Gördükleri bu kuvvet, dehşet-i hayal idi.
Girîbanı tuttu mu, koparırdı derinden,
Oynatırdı dağları, en heybetli yerinden.
Sığmadı bu toprağa, taştı Deliorman’dan,
Koptu bir heyelan ki, o en yüce harmandan.
Garbın ufkunu sardı, "Korkunç Türk"ün sadâsı,
Titretti Avrupa’yı, pençesinin edâsı.
Garba bir havf saldı ki, lerzeye geldi zemin,
Karşısında titrerdi, nice mağrur ve emin.
Bu bir "Müthiş Türk" idi, yıkılmazdı kalesi,
Arşa dek yükselirdi, zaferden meşalesi.
Doublier denen cambaz, düştü Yusuf peşine,
Şaştı Frenk diyarı, bu Türk’ün gidişine.
"Türk gibi kuvvetli" söz, vücut buldu bu anda,
Bir kasırga esiyordu, garp denen şu cihanda.
Kâr etmez desiseler, bu bâzû-yu metine,
Dûçâr olur hasımlar, pençenin sıkletine.
Bir elense çekince, perişan olur akıl,
Karşısında duramaz, ne dev kalır ne asıl.
Paris’te Foli Berjer, sahnesi er meydanı,
Yusuf burda kurmuştu, haşmetli bir divanı.
Greko-Romen dedikleri, bir tuhaf, cansız oyun,
Yusuf’un pençesinde, büküldü nice boyun.
Sabes çıktı karşına, mağrur bir horoz gibi,
Dört saniyede gördü, zifiri, kör bir dibi.
"Şike" dedi gafiller, akıl ermez bu işe,
Demir pençe inerken, nâdân ve ham gidişe.
Pol Pons denen dağ gibi, bu Fransızın devi,
Yusuf’un karşısında, yıkıldı sanki evi.
Eğdi mağrur başını, Türk’ün çelik koluna,
Mecbur kaldı girmeye, hezimetin yoluna.
Yüz otuz okka çeker, bu muazzam bedeni,
Devirir bir hamlede, karşısına gideni.
Gemilerin lengeri, mum olur bileğinde,
Bükülmez bir demirdir, Yusuf’un dileğinde.
Döndü yönü ummana, Amerika garibine,
İndi New York rıhtımına, heybetli, pür-kine.
"İskender geldi" dendi, manşetler attı çığlık,
Lakin bu diyar hile, her işleri karışık.
Ernest Roeber namında, bir ödlek çıktı öne,
Minderden aşağıya, kaçtı bu sahte çene.
Yusuf durdu ortada, elini vurdu dize,
"Bre köstebek!" dedi, "Korku mu indi size?"
Madison meydanında, on bin kişi seyreder,
Yusuf bir kaplan gibi, avını takip eder.
Kaçan kurtulur ancak, er meydanı nerede?
Mertlik nedir bilinmez, bu hileli derede.
"Boğucu" Lewis geldi, şerir, gaddar ve haşin,
Sandı ki kuvvetiyle, sönecek bu ateşin.
Isırdı, faul yaptı, kudurmuş kelp misali,
Yusuf sıktı gırtlağı, bozuldu bu meali.
Hakemler hilebazdı, vermedi hakkı ona,
Lakin Yusuf hükmetti, en hakiki bir sona.
"Benden kuvvetli" dedi, Lewis boynun bükerek,
Türk’ün şanı yürüdü, şüpheleri sökerek.
Dilhûn eylerdi kalbi, gurbetin soğuk yüzü,
Vuslat-ı yâr ileydi, her demde iki gözü.
Şan ü şöhret beyhude, hicran yakardı teni,
Gözlerdi hep ufukta, doğduğu o meskeni.
Yad ellerde tek başına, bir dağ gibi dururdu,
Gurbetin acısını, sinesine vururdu.
Müstağniydi cihanın, şaşaalı süsünden,
Vazgeçmedi bir lahza, asil örtüsünden.
Bir kuzu yerdi lakin, nefsi tok, gönlü gani,
Secdeye varır başı, unutmazdı yaradanı.
"Allah" derdi çıkarken, erlerin meydanına,
Şehadet şerbetini, kattı asil kanına.
Cihanı versen ona, yine yüzü gülmezdi,
Altın, gümüş, akçeyi; Yusuf meta bilmezdi.
Kuvveti arşa çıkar, sığmazdı kantarlara,
İsmi kazınmış idi, yıkılmaz cidarlara.
Hasret-i vatan çöktü, dağ gibi yüreğine,
Dönmek istedi yurda, baba direğine.
Belinde altın kemer, binlerce lira servet,
Bilmezdi ki bu yükler, getirecek bir afet.
Burgonya gemisiyle, açıldı enginlere,
Sırrını dökecekti, derin ve kör cinlere.
Sisli bir sabah vakti, ecel geldi apansız,
Çarptı demir demire, hadise pek amansız.
Bir gird-bâd-ı bela ki, sardı dört bir yanını,
İstedi bu şeb-i târ, pehlivanın kanını.
Kromartşir gemisi, yardı çelik bedeni,
Kimse bilmez o anda, hikmet-i bu nedeni.
Can pazarı kuruldu, okyanusun üstünde,
Ölüm kol geziyordu, bu kapkara büstünde.
Filikalar dolmuştu, vuran vurana o an,
Yusuf bir heykel gibi, durdu, etmedi aman.
Bıçağı çekti elbet, yol açmak için cana,
Lakin felek kıymıştı, bu şanlı pehlivana.
Kimisi der altınlar, çekti onu derine,
Ağırlık yaptı bu yük, yiğidin kaderine.
Kimisi der tayfalar, kesti çelik bileği,
Suya düştü Yusuf’un, dönülmez dileği.
Azgın sular kudurup, yuttu koca bedeni,
Takdir-i ilâhidir, sorulmaz hiç nedeni.
Hurûş-ı bahr-i umman, yuttu cism-i latîfi,
Takdîr-i Bârî budur, yoktur anun harîfi.
Son nefes vatan derken, o girdâb-ı belâda,
Kaldı nâm-ı bülendi, kubbe-i pür-sadâda.
Son nefeste "Vatan" der, inlerken bu dalgalar,
Geriye miras kaldı, o şerefli kavgalar.
Cism-i fânisi gitti, nâmı kaldı yâdigâr,
Bu meydan-ı imtihan, ona olmadı hiç dâr.
Rûh-u revânı şâddır, uçmaklara varmıştır,
Hakk’ın rızâ-yı bârin, sinesine sarmıştır.
Cesedi kayıp lakin, rûhu bizle yaşıyor,
Koca Yusuf nâmı bu, asırları aşıyor.
Ne Amerika hilesi, ne Frenk’in bu fendi,
Yalnızca koca umman, bu koca devi yendi.
