Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Makale İdeolojilerin İnsan Sömürüsü

Feindbild

無欠の果て
Üstat Kullanıcı
İdeolojileri birer sosyal olgu olarak ele alırsak, şöyle tanımlanabilirler. İdeolojiler, insanı kendilerine hizmet ettirmeyi amaçlayan sosyal yapılardır. Bir ideoloji, insanın hayatında, bireyin kendisini merkezden çıkarır ve onun yerine soyut bir kavram yerleştirir. Ancak bu noktada neyin insanın kendi iradesi, neyin bir ideolojiye hizmet etmek olduğu nasıl ayırt edilecektir? Düşüncelerimizin, büyüdüğümüz koşullar ve genetiğimizin karışımından kaynaklandığını biliyoruz. Bu sebeple sahip olduğumuz fikirler illa ki, sebepsel olarak kendisinden önce gelen ve dıştan alınmış şeylerden kaynaklanacaktır. Veyahut genetik köleliğimizin bir sonucu olacaktır. Böyle bir durumda, köle olmayan birisi gerçekten olabilir mi?

Olabileceğine inanıyorum. Özgürlüğün kaynağı olarak sebepsellikten kopuş gösterilirse, kimse özgür değildir. Ancak insanın arzularını ve isteklerini gerçekleştirmesi olarak düşünürsek, bir özgürlük vardır. Lakin, insanın kendi arzularını ve isteklerini incelemesinde özgürlük tam olarak nedir? İdeolojiler sayesinde, kendi zihnimizin içinde köleleştirilebildiğimizi biliyoruz. Böylelikle, kendimize değil, soyut bir kavrama hizmet edeceğimizi biliyoruz. Bu durumda iki olasılık vardır: ya özgürlük tanımı yetersizdir, ya da bu soruna özgürlük penceresinden yaklaşmak yanlıştır.

Belki de ayrım şöyle yapılmalıdır. Bireyin kendisine yarar sağlamayan, onun sorunlarını ve mutsuzluklarını çözmek için bir işlevi olmayan, bunun yerine onları kendi amacı için yönlendiren düşünceler ve kavramlar köleleştiricidir. Bunlar insana zararlıdır. Bu açıdan bakıldığında, kimi düşünce akımlarının ve toplumda yaygın olan algıların ne kadar çok zarara sahip oldukları görülecektir.


Solcu İdeolojiler

Solcu ideolojiler, insanın kişisel sorunlarını ve mutsuzluklarını basit ekonomik sebeplere indirgeyerek, onların tamamını insanın kendisinden çok daha büyük bir sisteme bağlayarak şöyle der: sistem yıkılmadığı sürece mutlu olamayacaksın! Bu sebeple, solcu ideolojiler köleleştiricidir. Hayatlarında kötü bir dönem geçiren ve toplumsal endişeleri, kaygıları olan kişiler bu ideolojilere yönelir ve hayatlarındaki sorunlara dair çok büyük ve kapsayıcı tek bir cevap bulurlar: Sistem. Solcu düşüncenin merkezine yerleşmiş olan bu kötü tanrı, bu şeytani kuvvet için, her bir kötülüğün ve iğrençliğin sebebi olduğu söylenir. Bu düşman, aynı zamanda bir hayalet gibidir. Sınırları kesin değildir, nerede bitip nerede başladığı anlaşılmaz ve her şeyi kapsayabilir. Bu sebeple herhangi bir konuya iliştirilmesi çok kolaydır.

Solcu ideolojiler, böylelikle, hayatlarındaki sorunlara ve çaresizliklere çare arayan kişileri, özellikle gençleri kullanırlar. Enerjilerini bu ideolojilerde verilen sorunları yenmeye yönelten bu genç askerler kısa sürede tükenecektirler. Çünkü bu "şeytan" olduğu gibi devam etmektedir fakat kendi hayatları daha iyiye gitmemektedir. Hatta ve hatta daha kötüye gidebilmektedir! Sonuçta, bu ideolojiler, insanları kendi sorunlarına odaklanmaktan ve kişisel hayatlarında yapabilecekleri bir dönüşümden alıkoymaktadır. Aynı zamanda insanın omuzlarına yüklenen "görevin" ağırlığı epey bir fazladır. Basitçe, insan, bütün dünyayı karşısına almış küçücük bir kitlenin parçasıdır. Solcu düşünürlerin sık sık depresif olmasının ve intihar etmesinin bir sebebi vardır. En yakın intihar, 2016'da ünlü anti-kapitalist düşünür Mark Fisher'ın intiharıdır. Solculuk bir çaresizlik sömürüsü olan bir ideolojiler bütünüdür.


0iy-MTANf-Ed8a-m7-Uhz-PWFbki-YWgyz-Fe-OQmk9-VLbid-S4-2.jpg


İdeoloji her yerde.​

Solculuk bu açıdan kesinlikle bir dine benzemektedir. İdeolojisinin merkezindeki halk, tanrıdır. "Halkın bilgeliği" ve halk için yapılan her şeyin mübah olması gibi kavramlara sahiptir. Halkçılık diye genelleyebileceğimiz bu ideoloji, bu açıdan bireyin değerini düşürmektedir. Halkın, kutsal bir mertebeye çıkarılan "ortalama emekçinin" düşmanı olan şeytan ise Sistem'dir. Solcu ideolojilerin diğer bir ortaklığı, her zaman kıyamet günlerinde yaşamamızdır. Solculuk, ortaya çıktığı 200 yılı aşkın süredir, sürekli ve sürekli olarak, bıkmadan usanmadan "kapitalizmin çökmek üzere olduğunu" söylemiştir. Her zaman, istisnasız bir şekilde de yanılmıştır. 2000 yıl önce kıyamet zamanlarında yaşadıklarına inanan Hristiyanlardan ne farkları vardır? Elbette hiçbir farkları yoktur. İşin daha bile ötesinde, dünyayı cennete dönüştürecek olan kurtarıcı devrimi beklemektedirler. Evet, solculuk böyle kategorilendirilebilir. Halk, tanrıdır. Sistem/Kapitalizm, şeytandır. Devrim, kurtarıcıdır. Komünizm, cennettir.

Sağcı İdeolojiler

Peki sağcı ideolojilerin bundan çok bir farkı var mıdır? Tam tersine, onlardaki benzerlik çok daha basit bir şekilde görülebilir. Bu yüzden onların saçmalığını kanıtlamak için daha bile az zaman gerekmektedir. Millet, halk, ırk, ulus, din, devlet, kapital, gelenek gibi kavramları merkezlerine alarak onlar da aynı şeyi yaparlar. İnsanların hayatla ilgili memnuniyetsizliklerini bu soyut kavramlara aktararak, onları sömürür ve kendi ideolojilerinin kölesi haline getirirler. Kurtarıcı bu sefer bir devrim değil de, aşağı ırkların temizlenmesi olur. X milletinden kurtulmak olur. Tanrısal Devlet Baba'nın kölesi haline gelmek ve onun için her şeyi yapmak olur... Devlet gibi somut bir oluşum bile, soyutlaştırılarak bir kutsallık mertebesine yükseltilir. Zira halk ideolojisinde de böyle olmuştur. Bir arada yaşayan insan grupları vardır fakat insanların kafasındaki "halk" kavramı asla olan şeye denk gelmez. Hatta böyle bir şey tahayyül bile edilemez.


faili-mechul.jpg


İdeoloji bazen gözümüzün içine sokulur.​

Kendisine anarko-kapitalist diyen kişilerin ideolojisinin de bunlardan bir farkı yoktur. Bu sefer de birey ve özgürlükler soyutlaştırılarak ideolojinin merkezine alınır. Kendisine tapan narsistleri bir araya getiren bu ideoloji, her türlü iğrençliği, pedofiliyi bile meşrulaştırır. İddialarının aksine ne anarşist, ne de herhangi ciddiye alınacak bir yanı olan bu ideoloji, 21. YY'da popülerleşmiş olan en aşağılık düşünce akımıdır.


2t3akae9y0k11.jpg


İdeoloji bazen de hiç beklenmedik şekiller alabilir.​

Solcu ideolojilerin, sağcı ideolojilerden en büyük farkları, bu sömürüyü daha kapalı bir şekilde yapmalarıdır. Doğrudur, günümüzde bu sömürüyü en başarılı ve en yaygın şekilde yapan ideoloji, kapitalist ideolojidir. Sahte bir fırsat eşitliği kisvesi altında, insanların bilerek ve isteyerek kendilerini köleleştirmelerini sağlar. Sadece birkaç yüzyıldır var olan kapitalizm nasıl oluyorsa "doğal"dır. Sanki başlangıcı ve sonu yokmuş gibi, iki yönde de ezele uzanır. İnsanlar dünyanın sonunu hayal edebilir ama kapitalizmin sonunu hayal edemezler. Ancak ve ancak, solculuğun yarattığı ideoloji kapanı bundan daha bile kurnazdır. Bunun sebebi oldukça basittir fakat görmesi bir o kadar zordur. Solculuk, kapitalizmin bu kapanını gösterdikten sonra, hiç fark ettirmeden, kapitalist ideolojinin yıkılmasından doğan boşluğu kullanır. Bu ideolojik boşlukta ve amaçsızlıkta, kendisini hemen insanın zihnine yerleştirir ve kendi tanrıları ile şeytanlarını doldurur. İşte bu yüzden, solcu ideolojinin tuzağını fark etmek daha bile zordur. Kendisini bir yalan yıkıcı ve gerçek yaratıcı olarak sunmaktadır. İşin daha ötesinde, eğer kapitalist ideoloji bu kadar kötüyse, din yalansa (bunu kanıtlamak için uğraşmayacağım bile, zira benim yerime zaman bunu yapıyor), herhangi bir sağcı ideoloji saçmaysa, geriye solcu ütopyalar dışında ne kalmıştır? Eğer insan bunlara da sarılmazsa, bir boşluğa düşecektir. En azından böyle söylenir ve pek çok solcu da bundan korkar.


Çevreci İdeolojiler

Bu noktada, bahsetmeye değer başka bir ideoloji tipi karşımıza çıkıyor. Son yıllarda iyice popülerlik kazanmış olan çevreci ideolojiler, insanın doğa anaya aşırı zarar verdiği ve bunun kefaretini çektiği düşüncesi etrafında birleşir. Aynı zamanda, bu ideolojilere göre kıyamet eşiğinde yaşamaktayızdır ve günah çıkarmazsak, yani doğal yollara dönmezsek, dünyada cehennemi yaratacağızdır. Günümüzde elbette ciddi çevresel sorunlar vardır ve şu anda, bunların içinde en tehlikelisi iklim krizidir. Bütün insanlığı bekleyen devasa bir krizdir. Ancak bu demek değildir ki, işin içinde bir ideolojik sömürü mevcut değildir. Çevreciler içinde, kendi sorunlarını bu çevreci davalara, ideolojiye aktararak onlarla başetmeye çalışan oldukça fazla insan vardır. Oysa bu kişilerin öncelikle ihtiyacı olan bir dava benimseyip, onun için savaşmak değildir. Kendi hayatlarında kişisel tatminsizlik yaratan meselelerle mücadele etmeleridir. Streslerinin sebebini kendilerinden daha büyük bir şeye yansıtarak, kendi sorunlarından kaçmaktadırlar. Bunların içinde en kötüsü, ekolojik bir çöküşü büyük bir istekle bekleyen kitledir.

Çevreci ideolojide doğal düzenden ütopik bir şekilde bahsedilir. Oysa gerçek bundan daha uzak olamaz. Doğa, anamız olabilir ama aynı zamanda berbat bir annedir. Tarih boyunca sayısız insanı öldürmüş salgın hastalıklar vardır. Soğuk yüzünden, açlık yüzünden, susuzluk yüzünden, parazitler ve vahşi hayvanlar yüzünden ölen sayısız insan mevcuttur. Doğa aynı zamanda kendi içinde de acımasızdır. Doğadaki öldürmeler, belgesellerde arkaya duygusal bir müzik konularak anlatıldığı gibi gerçekleşmez. Hayvanlar canlı canlı yenir, beyinleri onlar canlıyken parçalanır, bağırsakları, penisleri ve testisleri onlar daha ölmeden avcılar tarafından koparılır. Yeni doğmuşlar, doğdukları anda avcılar tarafından öldürülerek yenilir. Açlık ve hastalık her yerde kol gezmektedir. Doğa, kesinlikle dehşet vericidir ve bizi doğanın vahşetinden bir derece de olsa koruyan yegane şey, icat ettiğimiz insan uygarlığıdır.


Gerçek Dünyalar

Bahsedilen ideolojilerin hepsindeki en büyük sorun, insanın kendi değerini kanıtlaması için bir dünya oluşturmak zorunda olmasıdır. Bu şekliyle, solcu ideolojiler de, sağcı ideolojiler de Nietzsche'nin "Gerçek Dünya" yani wahre Welt örneklerine benzemektedirler. Aşağıda daha detaylı açıklanan bu kavram, kısaca, içinde yaşadığımız dünyanın ötesinde bir "Gerçek Dünya" olduğu inancıdır.

Wahre “gerçek, hakiki” anlamına gelir ve Welt ise “dünya” demektir. Yani Türkçede “Gerçek Dünya”, İngilizcedeyse “True World” denilen olaydır. Peki bu ne demek oluyor?

Nietzsche’nin bir yazısı vardır “Wie die »wahre Welt« endlich zur Fabel wurde” isminde.

Wie die »wahre Welt« endlich zur Fabel wurde

İngilizce karşılığı ‘How the “True World” Finally Became a Fable, The History of an Error’ oluyor.

HOW THE “TRUE WORLD” FINALLY BECAME A FABLE

Türkçe karşılığı“Gerçek Dünya” Sonunda Nasıl Bir Masal Haline Geldi, Bir Hatanın Tarihi.

İngilizceniz veya Almancanız varsa yukarıdaki linklerden okuyabilirsiniz. Aynı şekilde, aşağıdaki İngilizce yazı, burada neyin anlatılmak istendiğini güzel bir şekilde açıklıyor.

Nietzsche and the True World

Bu yazıyı, İngilizceniz varsa okumanız gerçekten tavsiye edilir. Okumayanlar için, alakalı kısımları şöyle bir özet geçeyim.

Nietzsche’ye göre, bilge birçok filozof da dahil olmak üzere, pek çok insanın içine düştüğü bir hata vardır. O da, Gerçek Dünya mitidir. Bu mite göre, insanların ulaşabileceği ütopik bir düzen vardır ve şu an içinde bulunduğumuz dünya geçicidir. Julian Young, bu durumu şöyle açıklar.

“Gerçek dünya bir hedeftir; öyle bir hedeftir ki, ona ulaşmak… ‘sonsuz mutluluk’ durumuna, bir cennete, veya bir ütopyaya girmektir. Böylece gerçek dünya felsefeleri… hayata bir yolculuk gözüyle bakarak ona anlam verir; ‘kefarete, yolculuğun stres ve rahatsızlığını çokça telafi edecek bir varışa’ bir yolculuktur.” (The Death of God and the Meaning of Life, Julian Young)


Üç Gerçek Dünya

Nietzsche bu mitle oldukça ilgilenmiştir çünkü bunu bir hata olarak görür. Bu, nihilizmden ve anlamın yok oluşundan bir kaçış yoludur fakat yanlıştır. Aslında bir gerçekliği olmasa da, hem insana kendisini önemli hissettirir hem de hayatına sahte bir anlam katar. Nietzsche değil fakat incelemenin yazarı burada üçe ayırıyor bu gerçek dünya mitlerini; zamansal olanlar, monistik (tekçi) olanlar, sonsuz olanlar.

– Zamansal olanlar, eninde sonunda bu dünyada gerçekleşeceği düşünülenlerdir. Tarih felsefesiyle yakından ilgilidirler. Ünlü ekonomist Ludwig Von Mises’in sözleriyle şöyledir. “Tarih felsefesi, insanlığın tarihine farklı bir noktadan bakar. Tanrı veya doğa veya başka bir insanüstü varlığın, olayların akışını belli bir sona doğru yönlendirdiğini varsayar…” (Theory and History, Ludwig von Mises)

Buna ünlü bir örnek, Karl Marx’ın“tarihin sonu” ütopyasıdır. Sınıf çatışmalarının eninde sonunda sınıfsız bir toplum yaratacağı ve bunun ütopik bir düzen oluşturacağı fikridir.

– Monistik olanlar, nasıl okyanuslardaki dalgalar okyanusla aynı dokudansa, insanın gerçek benliğinin evrenin ruhuyla aynı dokudan olduğunu savunurlar.

Monistik gerçek dünyalar, bireye, kendi varlıklarının kendilerini aşan bir şey olduğu hissini verir.

Buna ünlü bir örnek, Hintli inanışıdır. Buna göre, bireysel olan bir illüzyon, bir yalandır ve evrensel ruh olan Brahman’ın bir yansımasıdır sadece. Hayattaki amaç, bu yalansal bireyselliği aşmak ve ‘gerçek benlik’ denilen ‘atman’a ulaşmaktır. Atman, Brahman ile aynı şeydir.

– Üçüncü olarak, sonsuz olanlar vardır ki, İbrahimi dinlerin sahip oldukları da budur.

Bu kısmı fazla açıklamaya gerek yok çünkü diğer dünya ve sonsuz hayat fikrinin ne olduğunu, herkes aşağı yukarı biliyor.

Gerçek dünya mitlerinin hepsinin işlevi, bireylerin varlığına bir anlam yüklemek, bir amaç vererek geçiciliği yenmek, zaman zaman acınası bile olabilen hayatın, zorluklarının üstesinden gelmeyi sağlamaktır. Nietzsche bu fikri sorunlu bulur çünkü bunun çilecilik olduğunu söyler. Kesin olarak yaşayacağımızı bildiğimiz tek yaşamı bir araç, katlanılması gereken bir çile olarak görmeye ittiğini söyler.

Tarihin sonu inancıyla, solcu ideolojiler doğrudan buna girer. Din zaten bu tanımlamanın kökeni olan ideolojidir. "Haklı", "Seçilmiş" vb. milletlerin üstün geleceği ve dünyaya hükmedeceği gibi milliyetçi inançlar da böyledir. Ancak wahre Welt kavramı, sadece zamansal bir sona ulaştıktan sonra keşfedeceğimiz bir ütopya sunan düşünceleri betimlemesi açısından önemli değildir. Daha büyük bir şeyi ima eder ve o da şudur: insanın değeri ancak ve ancak daha büyük bir sistem içindeki rolüyle önemlidir.

İşte bu inanç, insanın ideolojik olarak sömürülmesinin kaynağıdır. İnsanın, kendi değerini bilmesi için, onun değerini ona sunan bir dünya kurma zorunluluğu hissetmesidir. Oysa insan basitçe evrene deklare edemez mi, ben değerliyim diye? "Nesnel" kavramlarda değerini aramak yerine, kendi öznel koşullarında bunu gerçekleştiremez mi? Sevgiyi tanrıda aramak yerine, kendi çevresinde arayamaz mı? Soyut bir halkı sevmek yerine, kendi çevresini sevemez mi? Amacını soyut ve muğlak şeylerde aramak yerine, kendisine ulaşılabilir hedefler koyamaz mı? Özgürlüğü soyut bir şekilde aramak yerine, kendi kişisel özgürlüğünü arttırıcı eylemlerde bulunamaz mı?


Sömürü

Bu ideoloji eleştirileri hiçbir şekilde, insan sadece izole bir şekilde vardır anlamına gelmez. Ancak insanın kendisini, onun öznel yaşanmışlıklarını ve tecrübelerini merkezden çıkararak, onun yerine uzak ve soyut bir kavram yerleştiren her düşünce biçimi, "daha büyük" bir amaç uğruna bireyin kendisine zarar verecektir. Onu harcayacaktır, onu öldürecektir. İnsanın değerini düşüren ve onu basit bir araca indirgeyen her türlü düşünce, onu taşıyan bireye zarar verir. Onu, içinde yaşadığı kendi öznel gerçekliğinden ve bunun sorunlarından koparır, bunun yerine soyut muğlaklıkların havada uçuştuğu ve asla çözüme varılmayan bir "Gerçek Dünya" evrenine yerleştirir.

Bütün bunlara ek olarak, bireyler fiziksel gerçeklik artık ortadan yok olduğu için, bu daha büyük amaçlar uğruna sürekli olarak manipüle edilirler. Sorunlarını çözmek için onu kendi öznel gerçekliklerine yönlendirmezler. Bunun yerine, ideolojinin oluşturduğu soyut gerçeklikte asla varılamayacak olan bu çözümü arattırırlar. Oysa bu insanı sadece daha çaresiz hale getirecektir. Belki de istenen budur. İnsan daha çok çaresizleştikçe, ideolojinin içinde daha çok kayboldukça, daha çaresiz eylemlere başvuracaktır. Daha riskli ve daha şiddetli eylemler gerçekleştirecektir. Bu şekilde hem ideolojiye hem de bir yerde, ideolojiyi kullanan birilerine hizmet edecektir.


5sxmnhz6sip21.jpg

Devletçilik, halkçılık, muhafazakarlık, ulusalcılık, milliyetçilik, din, solculuk, anarşizm, kapitalizm, çevrecilik vb. her akım bir ideolojidir ve bütün bunların hepsi, istisnasız bir şekilde, var olan gerçek bireyleri soyut muğlaklıklar adına değersizleştirir.

Burada sunulan düşünce de bu tuzaktan muaf değildir. Devletin durumundan biliyoruz ki, var olan gerçek şeyler, kolaylıkla soyut kavramlara dönüştürülebilmektedirler. Eğer bireye tapılırsa, bu sefer bireyci bir ideoloji yükselerek sömürüye yol açacaktır.


Yararlar

Bütün bu eleştirilere rağmen, şunları da belirtmek gerekir. Bu denilenler, bütün ideolojilerin tamamen yanlış olduğu anlamına gelmez. Örneğin, iklim krizi gerçektir ve başlamıştır. Zamanla sadece daha da şiddetlenecektir. Bu, insanlığın doğayı tahrip etmesinin bir sonucudur ve başka bedeller de vardır. Örneğin, orman tahribinin salgın hastalıkların çıkışını kolaylaştırdığı bilinmektedir. Ancak ideolojinin tuzağı şurada başlar: bu verdiğimiz zarar sebebiyle insanlığın büyük kısmının veya tamamının yok olması gerektiğini öne sürer. Böyle bir şey, insanlığı ve bireyleri değersizleştirir. Başka bir tuzağı, insanlığa zarar verse de, doğal yollara geri dönülmesi gerektiğidir. Bu, gerçekleşmemesi gereken bir şeydir. Doğa, vahşidir, katliam doludur ve medeniyet bizi bundan korumaktadır. Yani medeniyetin terk edilmesi gibi bir lüks yoktur. Sadece, onun üretim ve tüketim yolları daha uygun olacak şekilde değiştirilmelidir.

Başka bir örnek olarak, "halkçı" bir ideolojinin çoğunluğun yararına olan işler yapabileceği de kabul edilmelidir. Devletlerin daha sosyal olmasını ve ortalama veya düşük gelire sahip insanları destekleyici politikalar gütmesini sağlayabilir. Lakin aynı zamanda halkın ütopikleştirilmesini sağlar. Farklı bireylerin değerini düşürür. Yani popülizm yaratır. Günümüzde bu çok yaygındır.

İşin diğer bir boyutunda, herhangi bir şeye hizmet etmeyi bireyin aşağısında görmek, bu sefer de bireyci bir ideoloji doğurur. Örneğin, kendisine efendi seçmeyi reddettiği için herhangi bir durumda oy vermeyi reddeden bir anarşist, aslında kendisine zarar vermektedir. Kafasındaki ideolojik hedef o kadar imkansızdır ki, kendi hayatını somut bir şekilde iyileştirebilecek bir uğraşı tamamen reddeder. Önemsediğini söylediği topluma da zarar verir. Bundan her durumda oy verilmesi gerektiği çıkarılmamalıdır. Bazen oy vermemek de bir seçimdir ve pozitif şeylere yol açabilir (İleride daha iyi adaylar çıkarılması gibi. Örneğin bu, Ekmeleddin'e oy vermeyi reddedenler sayesinde gerçekleşmiştir). Ancak, somut sebepleri etraflıca hesaplanmadan, tamamen reddetmek yanlıştır çünkü somut getirileri vardır.

Son olarak, insanın hayatındaki tek önemli şeyin bireyin sadece kendisi olması gerektiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. İnsan, toplumsal bir canlıdır ve herkesin hayatında, toplumsal ile bireysel arasında bir denge olması gerekmektedir. Öbür türlü toplum var olamaz ve bu herkese zarar verir.


Körlük

geJip1b.jpg

Peki, o zaman ideolojiler neden sömürü içermektedirler? Bu konuda, bütün ideolojilerin dört karakteristiği olduğunu öne sürüyorum.

1) Her ideoloji, biaslar, yani önyargılar içerir. Her önyargıda olduğu gibi, bu biaslar, zararlara ve düşüncemizde boşluklara yol açarlar. Örneğin, var olan her ideoloji, şu anki korona krizinin kendisini doğruladığını öne sürmektedir. Milliyetçiler, küreselleşmenin terk edilerek ulus devlet sistemine dönülmesi gerektiğini söylemektedirler. Küreselleşme taraftarları, daha iyi kurulmuş ve daha küresel kurumlar ile yapılara ihtiyaç olduğunu söylemektedirler. Örn. küresel bir sağlık hakları. Sosyalistler, kapitalizmin sonunun geldiğini söylemektedirler.

2) Her ideoloji, çıkar ilişkileri içerir. Hiçbir ideoloji var olduğumuz dünyadan ayrı bir baloncukta var olmaz. Gerçek kişiler ve gerçek kurumlar tarafından kullanılırlar. Örneğin, sosyalist bir lider, sosyalist ideolojiyi kendi çıkarları için kullanır. Bir politikacı, devletçiliği kendi çıkarı için kullanır. Bir popülist, halkçılığı kendi çıkarı için kullanır. Örnekler çok daha fazla çoğaltılabilir.

3) Araçlar, amaç haline gelir. Örneğin, paranın ortaya atılması onun bir araç olarak kullanılmasıdır fakat zamanla, kapitalizm içinde, daha fazla para edinmek tek amaç haline gelmiştir. Sosyalizm, halkın iyiliği için kurulmuştur fakat SSCB'de görüldüğü üzere, bir araç olması gereken devlet, bir amaç haline gelmiştir. Aynı şey, Türkiye'de devletin halktan üstün tutulmasında da görülebilir.

4) İdeolojiler, toplumsal olgulardır. Yani, halk arasında yayılmaları gerekir ve bu da aşırı bir basitleştirme gerekir. Nüanslar ve önemli ayrımlar kaybolur. Onların yerini çok büyük genellemeler alır. Büyük sorgulamalar sonucu varılmış sonuçlar, sadece ezberlenen önyargılara dönüşür. Buna örnek olarak, ulusalcılar verilebilir. Ulusalcılar, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir projesi sonucu oluşmuşturlar. Laik bir halk yaratmak amacıyla başlanan bu proje, büyük oranda amacına ulaşmamıştır ama laikliği ve benzeri değerleri şevkle savunan bir kitle ouşturmayı başarmıştır. Ancak bu insanların çok büyük çoğunluğu, bunu empirik bir inceleme sonucu veya uzun sorgulamalar sonucu ulaşılmış sebeplerden dolayı yapmazlar. Sadece, bu biaslarla yetiştirildikleri için yaparlar.

Bunların yarattığı tuzaklarla başetmek için, bunlarla sınırlı olmamak üzere, birkaç önlem alınabilir.


xKwq29i.jpg

1) İnsan, her zaman kendi biaslarını incelemelidir. Kendisini sürekli olarak sorgulamayı bir alışkanlık haline getirmelidir. "Ben bunu söylerken hangi sebeplerle söylüyorum? Hangi önyargılarım buna yol açıyor?" diye sormalıdır. Biaslarının farkında olmak ve bunları kontrol etmek kritiktir.

2) Mantıksal sebep-sonuç ilişkilerinin nasıl ilerlediğini iyi bir şekilde öğrenmelidir. Rasyonel düşünceyi kavramalıdır. Bunun bir uzantısı olarak, istatistik biliminin temellerini öğrenmeli ve istatistiksel düşünmeyi kavramalıdır. Pek çok ideolojinin sahip olduğu en büyük tuzaklardan birisi, istenilen veri grubunu seçmesi, yani sadece kendisini doğrulayan örnekler üstünden ilerlemesidir.

3) Herhangi bir ideolojinin söylediği herhangi bir şeyin doğru olup olmadığını belirlemek için, çok temel ve tam da bu yüzden her şeyden daha önemli olan şu soruyu sormalıdır: "Dediği gerçek mi?" Bunu, ideolojilerin her bir iddiası için, titiz ve ağır bir şekilde sormalı, testler ne kadar sürüyorsa sürdürmelidir.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Yazıya belki bir cevap, bir eleştiri gelir diye bekledim ama kimse yazmamış. O zaman ben kendimi eleştireyim.

- İdeoloji tanımından tam emin değilim. "Düşünce sisteminin merkezine bir soyutluk yerleştirme" olarak tanımlayan kişiler var fakat benim yaptığım küçük bir şekilde daha farklı. O da "insanın kendisini merkezden çıkarıp, onun yerine bir soyutluk yerleştirme". İki türlü de doğru bir tanım mı, tam emin değilim.

- İdeolojilerin böyle zararlarının olması, tamamen zararlı oldukları veya hepsinin aynı olduğu anlamına gelmez. Örneğin, faşizm, kapitalizm, sosyalizm basbariz bir şekilde aynı değildir.

- İdeolojiler belki gerekli ve hatta kaçınılmaz bile olabilir. İnsanın soyutlayarak düşünme ve örüntü arama huyu yüzünden, eninde sonunda bunlara varıyor ve bunları kullanıyor olabiliriz. Zaten, insan zihnindeki haliyle, soyut ve somut ayrımı iddia edildiği kadar kesin mi, o bile belli değil.

- Toplumsal açıdan, ideolojiler çok kullanışlı araçlardır. İnsanlara aşırı kompleks konuları açıklamak yerine, basit soyutlamalarla benzer şekilde yönlendirilebiliyorlar. Ancak bu noktada bir sömürü ortaya çıkıyor ve bireyin kendi hayatının değeri azalabiliyor. Yani, kimi ideolojiler, topluma yararlı ama bireye zararlıdır (örneğin, bir işgal durumunda kendini fedayı teşvik etmek). Kimileri toptan zararlıdır.

- Bu yazıda denilenler, kesinlikle insanın daha büyük konulardan kaçınması ve kendisini hayattan sadece zevk alacağı, sefa düşkünü ve bencil bir şeye indirgemesi gerektiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, ideolojinin her yerde olduğu ve ideolojilerin bireyi kullanma gibi bir özellikleri olduğu vurgulanıyor. Bu bahsettiğim hayata geçiş yapmak, yine bir ideolojiye sahip oluyor. O da, kapitalistik tüketim toplumu ideolojisi :D

- Bütün bu dediklerime rağmen wahre Welt durumu, insanın yaşadığı dünyadaki konumunu etkileyen açık ve binlerce yıldır varolmuş bir tehdittir. İnsanı umursamayan bir evrenle yüzleşmekten korkan kişinin, bundan kaçınmak için uydurduğu bir fantezidir. Elbette, bunu kişisel çıkar için kullanan ruhbanlar ve ideologlar gibi sınıflar da vardır. Bu, onun ayrılmaz bir özelliğidir. İmamlar, rahipler, SSCB bürokratları özünde aynı şeyi yapıyordurlar. Tek bir farkla, o da, SSCB ne kadar otoriter bir cehennem olsa da, bürokratlar arada işe yarıyordu.

- İdeolojileri kendi başlarına birer olgu olarak ele almamın sebebi, onları kendi başlarına incelemektir. İdeolojilerin sosyal hayatı etkiledikleri ve insan tarafından üretildikleri düşünülürse, sosyal yapı oldukları görülebilir. Sosyal yapı, gerçek değil demek değildir. Para da bir sosyal inşadır ama bütün hayatımızı etkileyen bir gerçektir. Ancak bu yaklaşımın bir eksisi, ideolojileri toplumsal yaşamın geri kalanından kopararak değerlendirmek oluyor. Yani toplumda hizmet ettikleri işlevi ve amaçlarını tam anlamıyla değerlendirmeye almıyor.

- Bir ideoloji olmadan, birey, gerizekâlı bir şonen baş karakterine indirgeniyor olabilir. Yani "sadece önüme gelenle ilgilenirim ben aga" tarzı düşünen, herhangi bir büyük örüntü aramayan ilke bir canlı olarak kalıyor olabilir. Böyle bir insanın zihinsel kapasitesi düşüktür ve bir insandan çok, bir maymundur. Böyle bir kişi, gerçek hayatta daha bile büyük bir sömürüye uğrayacaktır veya uğrayabilir.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
%99 una katıldığım güzel bi yazı olmuş. Bitirdikten sonra neden tamamına katılmadığımı düşündüm, sondaki paragraf son eleştirimi de haklısın deyip kenara koymuştu ama buna rağmen %100 katılmamıştım zira, ve şunu fark ettim.

Bütün bu köleleşme, ideolojilerin suçu değil.

Yazı temelde şunu anlatıyor (gerçi cod bana kızacak şimdi, "fazla basitleştiriyosun ne biçim tartışıyosun" falan diyecek ama olsun): boşlukta her şeye sarabildiğimiz gibi, ideolojilere de sarıyoruz.

Özdeğer duygusunun yokluğu da en büyük boşluk. Ve hiçbir insan bundan azade değildir esasen. Hayata anlam katma isteği ile bir bütündür bu duygu. Varlık sancımızdır diyelim.

Lakin, kendime dönüp baktığımda, inandığım tek "ideoloji" olan İslamin bana verdiği değerin cenneti kazanmaktan vs gelmediğini, varlığımdan geldiğini görüyorum. Dolayısıyla kendimi hiçbi zaman sistemin içinde değerlenen biri gibi hissetmedim ve hissetmiyorum, benim yaşadığım haliyle İslam bir sosyal yapı oluşturur, lakin bireyin kaybolmasına asla izin vermez, hatta abes oldu bu cümleyi böyle kurmak, çünkü bireyi fazla fazla yüceltir. Yalnız din tartışmak istemiyorum, o yüzden bu kısım tartışmaya kapalı. Zaten tartışmaya gerek de yok, değersiz hissetmediğim ya da değerimin bir şarta bağlı olduğunu düşünmediğim halde bu ideolojiye dahilsem, kendiliğinden değişiyor işler ve anlatılan tipolojiden farklılaşıyorum.

Tabii buradan ulaştığım sonuç tartışmaya sonuna kadar açık: bir ideolojinin kölelik yaratması kendi tabiatından mıdır, insanların adanma ve değer görme ihtiyacından mıdır?

Bence aslan payı ikincisinin.

İdeolojilerin suçu yok.

İşte bu, katılmadığım yüzde %1'di, bunu takip edip geriye gidince de yazıya tamamen ters düştüm. Zira bu her ideolojinin takipçileri için geçerli olabilecek bi önerme. Çünkü neden olmasın? Yani ben de inanmıyorum olacağına ama matematiksel olarak mümkün napiim yani. Dünyada milyarlarca insan varken, bunların hepsini aynı kalıba koymak zor. Evet, anlatılanlar büyük bir çoğunluk, ama hepsi mi böyle? Insanlık adına bu kadar ümitsiz değilim, bütün ideolojilere karşı olsam da, insanların ideolojileri benimsemesine kökten karşı duramıyorum sonuç olarak.

Nerdeeeeen nereye. :D

Güzel yazı bro. Aklına sağlık.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
@Lorem Ipsum

Yorum için teşekkürler. Açıkçası yazımı ben de beğenmedim çünkü çok hızlı kanıya vardım. Önceki mesajımda bahsettiğim gibi, bazı temel kısımlarda sıkıntılar var. En çok öne çıkan iki nokta, ideoloji tanımı ve ideoloji olmadan insana dair bir düşünce var olup olamayacağı.

İdeoloji tanımı üstünde biraz duracağım çünkü çok daha fazla araştırma isteyen bir şey olduğu bariz. Örneğin, aşağıda bir makaleden bir alıntılıyorum.

"It is common for sociological discussions of ideology to begin by acknowledging,if not bemoaning, the plurality of different ways of using the term “ideology”(Eagleton 1991). Marx and Engels used it to denote the most abstract conceptionsthat populate an imaginary world of ideas independent of material life; laterMarxists often used it to denote a conspiratorial ideational wool pulled over theeyes of the masses; political scientists use it to denote packages of positions, oftenbelieved to be unifiable in a single preferred optimal state, and, of course, many ofus use it to denote the beliefs, attitudes and opinions of those with whom wedisagree."


"İdeoloji bad" gibi basitleştirici bir argüman bir yana, ideolojilerin yarattıkları tehlikeler kesinlikle gerçek. Ancak günümüzde insanlarda ideolojisiz bir zamanda yaşıyormuşuz gibi bir algı var. Her şeyden önce bu yanlış. Bunu savunan kişiler, dinlerin, devletin, "halkçılığın", kapitalizmin vb. ideoloji olduğunun farkına varmıyor. Dünyanın böyle düşünmesinin genel olarak bir sebebi var. Türkiye'nin iki sebebi var. İlk ve genel sebep, kapitalizmin 20. YY'deki ideolojik savaştan galip olarak çıkması. Bu yüzden artık etrafta sadece o görünür oldu ve insanlarda kısmen bilerek kısmen de farklı bir şekilde, sanki ideolojisiz bir devirde yaşıyormuşuz, bunları "aşmışız" gibi bir algı oluştu. Türkiye'de bunun üstüne eklenen ikinci sebepse, 1980 darbesi sonrası oluşturulan, pek çok ideolojiyi yasaklayan ve bastıran yönetim biçimi. Oysa bu """tarafsız""" ve "ideoloji ötesi" yönetim biçimi, militarist, devletçi, milliyetçiydi. Bir ideolojinin yapabileceği en kurnaz şeylerden birisi, kendisini ideoloji değilmiş gibi sunması. Darbeciler Türkiye'de kendi ideolojilerini işte böyle kurdu.

Yazıda doğru bir noktaya parmak bastığım kısımlara gelirsek, o da bu inanç sistemlerinin sömürücü doğası ve bireyi bir araç olarak görmeleri. Belki de bu kaçınılmaz bir şeydir çünkü ideolojiler birey bazında düşünmez. Toplum bazında düşünürler ve genellemeler üstünden çalışırlar. Durum böyle olunca, bireyler bu genellemeler içinde istatistikler oluyorlar.

Ancak bu noktada, bu argümanın da bir ideolog propagandası olup olmadığından şüpheleniyorum. Bu argümanları hep ideologlardan duydum ve bu kişileri, kendi ideolojilerini yaymak için pek çok şeyi söyleyebilecek insanlar olarak görüyorum.

Sebebi ve sonucu ne olursa olsun, bu yazıda yazdığımdan çok daha derin, detaylı ve dikkatli bir çalışma gerekiyor.

Senin dediğin kimi şeylere gelirsek.
Lakin, kendime dönüp baktığımda, inandığım tek "ideoloji" olan İslamin bana verdiği değerin cenneti kazanmaktan vs gelmediğini, varlığımdan geldiğini görüyorum. Dolayısıyla kendimi hiçbi zaman sistemin içinde değerlenen biri gibi hissetmedim ve hissetmiyorum, benim yaşadığım haliyle İslam bir sosyal yapı oluşturur, lakin bireyin kaybolmasına asla izin vermez, hatta abes oldu bu cümleyi böyle kurmak, çünkü bireyi fazla fazla yüceltir. Yalnız din tartışmak istemiyorum, o yüzden bu kısım tartışmaya kapalı. Zaten tartışmaya gerek de yok, değersiz hissetmediğim ya da değerimin bir şarta bağlı olduğunu düşünmediğim halde bu ideolojiye dahilsem, kendiliğinden değişiyor işler ve anlatılan tipolojiden farklılaşıyorum.
Bireyin kendisinin sömürüldüğünün farkında olması gerekmiyor. Hatta sömürülen insanlar sıklıkla bunun farkında değildirler ve bunu içselleştirmiştirler. Erkek egemenliğini kabul eden sayısız kadın bunu normal bulur ve sömürü olarak görmez. Kapitalizm altında sömürülen milyarlarca insan bunu bir sömürü olarak görmüyor. Dediğini dikkate almıyorum demek değil fakat bir kişinin "ben böyle değilim" demesi pek önemli olmuyor.
bir ideolojinin kölelik yaratması kendi tabiatından mıdır, insanların adanma ve değer görme ihtiyacından mıdır?
Oldukça yerinde bir soru. Ancak başka bir soru sorayım: bunun önemi var mı? İdeolojiler sonuçta bu özelliğe sahip. Ben onları birer sosyal yapı olarak ele alıyorum ve karakteristiklerinden birisi bu.

Kendi karşı-sorumu cevaplayacak olursam, en azından bir derece önemi var. İnsanlar kendilerini adayabilecekleri daha büyük bir güç, inanacakları bir kuvvet ararlar. Bu sıklıkla dinidir ama sıklıkla dini olmayan inançları da içerir. İdeolojilerin bu ihtiyacı giderdiği bariz fakat aynı zamanda bu ihtiyacı yaratan şeylerden birisi yine onlardır. Daha doğrusu, ideolojileri oluşturan düşünme şeklidir.
Bahsedilen ideolojilerin hepsindeki en büyük sorun, insanın kendi değerini kanıtlaması için bir dünya oluşturmak zorunda olmasıdır.
Burada insanın kendisini değerli kılan şey nedir sorusu devreye giriyor. Bariz bir şekilde, her insan etrafındaki dünyayı incelemek ve kendisini bu dünya içinde, değerli göreceği bir konuma getirmek veya yerleştirmek istiyor. Bu noktada ideolojilerden gerçekten kaçılabilir mi? İdeolojiler düşünme şekillerimizin bir sonucu gibi. Belli düşüncelerin bir araya gelerek bir düşünce ağı oluşturdukları bir sistem ortaya çıkıyor.

Böyle bir durumda, bu sistemin merkezinde somut bir şey olsa ne olacak? Atatürkçülük diye bir ideoloji var. Bu devletin resmi ideolojisi olarak bile geçiyor. Bunun merkezinde kandan ve etten bir kişi olması gerek ama onun yerine onun bir hayaleti, kesinlikle o olmayan bir şey var. Ancak kendisi hayattayken bile efsanelerle çevrili birisiydi. Bunun daha ötesinde, zaten, hiçbirimiz dünyaya doğrudan ulaşmıyoruz. Duyularımız ve onları oluşturan duyu organlarımız ile beynimiz arasındaki iletişim aracılığıyla, dış dünyanın bir yansımasını kafamızda oluşturuyoruz. Böyle bir durumda, dış dünyayı her zaman bir derece de olsa soyut algılamıyor muyuz? İşin içine insan girdiğinde bu yansımalar daha da kuvvetleniyor çünkü başka birisinin beynine doğrudan ulaşımımız yok. Onlar hakkında kafamızda bir anlatı, yani bir yansıma oluşturuyoruz. Kısacası "kandan ve etten" bir şey bile aslında kafamızda yansımalar, anlatılar, kısacası simülasyon olarak var.

Sözün özü, konu benim burada kestirip attığımdan çok daha derin bir şey ve Türkiye toplumunda bahsettiğim iki sebepten dolayı çok yaygın olan "ideology bad" önyargısına hitap ettiği için bu kadar beğenildiğinden kıllanıyorum.

Ekleme: Yazıda bahsettiğim tuzağa zaten çoktan düşmüşüm. "Dikket edilmezse bu düşünce de bir ideolojiye dönüşebilir," babında bir şey demişim fakat bunları zaten bir ideolojiyle yazmışım. Tanımlayacak olsam, bireyci, sola yakın ama liberal bir ideoloji derim. Bu yazının ideolojisi bu tarz bir şey.

Sonuç olarak, verdiğim ideoloji tanımında bir sıkıntı var. Bu yüzden yazının tamamı zan altında.

470864.gif

giphy.gif
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
@Child of Darkness

Tenk yüü.

Sen niye beğenmedin anladım ama şahsen ben yazıyı beğenmemiş değilim. Gayet dolu bi yazı, vardığı sonuçların çoğu da doğru bence. %99 diye boşuna demedim. İdeolojisiz yaşıyoruz gibi bi şeye katılmıyorum elbette, toplumların daima ideolojileri var. Bireyin olmayabilir. Bi de bi ideolojiyi savunmak için antisinin ortamda bulunması gerekiyor, denizde balık olunca tabiri caizse, senin de dediğin gibi fark etmiyoruz neyin içinde olduğumuzu.

Yine de söylemek istediğim bi iki şey var. Öncelikle "neyin ideoloji olduğu neyin olmadığı" gerçekten de yazıda eksik kalmıştı, ben parmak basamadan sen göstermiş oldun. Benim %1 in de bura ile ilintili olduğu netleşti böylece. Yani benim için net.

Din, sadece bir ideoloji değil, ideoloji olarak değerlendirebiliriz elbette ama değerlendirilebileceği tek kategori bu olmaz. Yazının bir yerinde kişisel tecrübelerden, dünyayı deneyimlemekten falan bahsediyorsun ya, işte din mevzusu bu alana fazla fazla girişimi olan bi kavram. O yüzden ideoloji deyip kenara atamadığımız gibi, insanların "dini ideolojilerin" kölesi olduğundan bahsetsek de (ve bu son derece doğru olsa da) "dinin başlı başına bir ideoloji olduğu ve insanların ona tıpkı diğer ideolojilerdeki gibi bir mekanizmayla köle olduğunu" iddia etmek imkansız, zira din, ideoloji kavramının dışına baya çıkıyor. Hatta bence çevre de öyle. Bi açıdan bilimsel yaklaşım da ideolojik belirtiler gösteriyor mesela, ama o da öyle.

İnsanın kendi hayat tecrübesinden, kendi içsel tecrübesinden bağımsız yorum yapması da şart değil bana göre. Ben her bireyin tecrübelerine önem veririm ve kimsenin fikirlerini "kendisinden" ayrı görmem, değerlendirmem, hatta değerlendirmeyi sağlıksız bulurum. Bana göre ilk elden edindiği tecrübeleri irdelememiş insanın ortaya koyduğu fikirler yeterince sağlam olamaz. Ve böyle düşünme sebebim tamamen istatistiksel, olasılıksal vs. Çünkü senin tecrüben iddiana uymuyorsa (bu durumda benim tecrübem uymuyor), yüksek olasılıkla uymayan başkaları da var. Bu kadar basit bir muhakeme sonucu uyguladığım bir prensip. Kişisel tecrübelerin benim için fazlasıyla değeri var, ben de sorgularken bunları mutlaka göz önüne alırım. İlla kabul edicem diye bişe yok, ama göz önüne alır ve açıklamasını bulup kesin bir yere oturtana kadar da üzerinde dururum yani.

Neyse girizgahı geçip esas konuya geliyorum: anlattığım durumun açıklaması "sömürüldüğünün farkında olmamak" değil. Şimdi sen sömürüldüğün alanları, sömürülmediğin alanları herhalde ayırabilirsin, değil mi? Fark ettikçe, bilgin arttıkça ayırırsın. Ben de az çok ayırırım. Şu sitedeki bir çok insan bunu ayırabilir. Gerçi yine de sömürüldüğü alanda kalmaya devam edebilirler, bunu tercih edebilirler, bu da ayrı bi tartışma konusu neyse. Lakin benim vurguladığım şu: ben, kendi hayatımda, senin bahsettiğin ya da benim basitleştirdiğim şekilde bir değerli hissetme tecrübesi yaşamıyorum. Eğer bu yazı %100 doğru olsaydı, sürekli bunu yaşamam, veya yaşamadığım anlarda bi çeşit sürmenaj geçirmem gerekirdi. İdeolojik olarak evet bu kazana düştüğüm, girmeyi tercih ettiğim anlar ve durumlar oldu. Ama bu genel bi durum değil, hatta oldukça nadir bi durum. Sonuçta bahsettiğimiz tipolojiden birazcık bile çıktıysam, o tipolojiden tamamen farklı insanlar var olabilir demektir bu. Hatta ve hatta, yapılan açıklamalar yetersiz kalıyor anlamı da çıkar.

Dolayısıyla tecrübeme dayanmayan bir ideolojiyi, bir dini, bir felsefeyi, bir düşünce yapısını, ideolojik körlük yaratması açısından kolayca değerlendiremem, hakkında hüküm veremem. Ben veremem yani isteyen verebilir. Ben ancak birey üzerinde karar verebilirim. Diğer yandan, bi sürü insan burada oturmuş kendimizi "bi şeylerin farkında" addedebiliyorsak... Bu tartışmaları o ideolojilerin mensupları da bol bol yapıyor olasılıkla. Ya da belki de ben fazla iyimserim ama böyle düşünüyorum.

Diğer mevzuya gelince... Yani ideolojilerin suçlu olup olmaması, insanın kendi ihtiyaçları yüzünden buna bağlanması falan. Bu sorunun cevabı önemli mi?

Bence fazla fazla önemli. Zira bunu hiç düşünmemişsen zaten ideolojik körlükten kurtulamazsın. Düşünsen de kurtulacan diye bi şey yok da, kendi zaaflarını fark etmeyen insan ideolojik körlüğü zaten aşamaz. Ben bu tartışmayı "insanı ideolojik körlükten nasıl kurtarırız" sorusu olmadan çok faydalı bulmuyorum, belki de o yüzden benim için o sorunun cevabı önemlidir. Bu soru olmayınca; evet doğru şeyler anlattın, evet ben de onları dinledim, kapattık hayatımıza devam ettik. Benim için olan budur.

Ha son bir ek daha yapacağım:

Yazıda doğru bir noktaya parmak bastığım kısımlara gelirsek, o da bu inanç sistemlerinin sömürücü doğası ve bireyi bir araç olarak görmeleri. Belki de bu kaçınılmaz bir şeydir çünkü ideolojiler birey bazında düşünmez. Toplum bazında düşünürler ve genellemeler üstünden çalışırlar. Durum böyle olunca, bireyler bu genellemeler içinde istatistikler oluyorlar.
Toplumun kendisi birey bazında düşünmez aslında. Hatta birey de "birey bazında" düşünmez, sadece kendisini düşünür. İdeolojilerin kullanışlı olduğu alan bu. Belki de ideolojiler insanları sömürmüyor. İnsanlar veya bir tek insan, ideolojileri ve ideolojiler aracılığıyla insanları sömürüyor. Bi yerde komünizmin "sistemi" canavarlaştırdığını söylemişsin ya, bu da benzer bi durum belki de, "ideolojiler" canavarlaştırılıyor da olabilir. Yazı da "ideolojileri canavarlaştırma ideolojisinin propagandası" olarak değerlendirilebilir.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
İlk yazıya cevap vereceğim, yazı zaten tek başına baya yordu beni. Dolu dolu bir içerik ve bunun arka planında yılların hem tartışma tecrübeleri, hemde okuma tecrübelerini damarlarıma kadar hissettim diyebilirim(bazı süreçleri de gördüm. :whistling: )

Benim cevap vermek istediğim kısım kapitalizmin doğal bir süreç olup, olmaması sorunsalı. Evet ''Kapitalizm'' adı altında serbest piyasa ekonomisi tarih sürecinde çok yeni görünse de, tüccar sınıfının öne geçmesi uzun zamandır olan bir durum. Birazcık geriye gidip Rönesans'a baktığımızda medichi ailesi gibi bir çok devletten ve dini örgütlerden bağımsız aileler bilim'i ve sanatın gelişmesine destek verdikleri gibi. Bu destek bu konularda söz hakkına sahip olmalarını sağlayan bir etmen. Yani tüccar ailelerin, kazandıkları büyük gelir, devletler üzerinde söz hakkına sahip olmaya kadar gidebiliyor.

Daha doğru bir yerden girmek gerekirse tarih sürecinde en büyük gelir kaynaklarından biri vergi, yani halk, yani toprak. Ne kadar verimli toprağın varsa, o kadar halkın, o kadarda vergi gelirin oluyor. Bu gelirler ile de yapacağın her türlü gelişimi sağlıyorsun. Lakin bankanın icadı, sürekli süren savaşlar, korsancılık, büyük deniz ticaret ağları, coğrafi keşif gibi durumlar ile artık vergiden çok gelir ticaret ile olur hale geliyor. Ki bundan öncede en büyük gelirlerden biri tüccar seni ne kadar tercih ediyor, ticaret yolları senin ülkenden geçiyor mu?( Türklerin göçebe olmasına rağmen, kervansaraylara verdikleri büyük önem mutlaka araştırmalı, tüccar demek para demek, ücretsiz en iyi hizmeti veriyorlar tüccarlara) Yani elinde sonunda hakim olan grup tüccarlar olmasa da, bu grup olmazsa olmaz ve düzenli gelir sağlayan bir yapı. Yetmediği gibi din ve bilgi yayma yollu. Halk içerisinde her zaman farklı bir sınıf. Yinede devletler bu grubu büyük tehdit olarak görüyor olacak ki, soyluluk babında kastlar da üstte koymadıkları gibi, Japonya gibi toplumlar tüccarları köylüden bile aşağı sınıflara koyabiliyordu. Yani hem güçlü bir para ve bilgi kaynağı, aynı zamanda tek derdi kazanç olduğu için birer tehdit unsuru. Ne zaman sanata ve bilime destekte devletlerin önüne geçiyorlar, artık güçleri ve nüfusları tartışmasız konumlara gelmeye başlıyor zaten.(Çok dağınık gittiğimi biliyorum, elinden sonunda bir tarihçi değilim, dilim vardıkça anlatıyorum)

Toparlamam gerekirse evet kapitalizm sistemi yeni sayılacak bir sistem ama halkın sınıflara sahip olması, tüccarın hep gelirde yüksek olup, istediğini elde edebilmesi. Bu geliri sanata, bilime harcayabilmeleri, savaşları yönlendirebilecek güçlere sahip olmaları, uzun süren savaşlarda devletleri ellerinin içine almaları gibi durumlar ile tarih sürecinde, tüccar sınıfının bir hakimiyeti var. Zaten seri üretim ile tüm piyasayı alt- üst etmeye başladıklarında(sanayi devrimi, ilk sahte porselen üretimi vb.) devletlerin artık muhtaçlıkları kaçınılmaz olduğu gruplar haline geliyorlar çünkü vergi her ne kadar iyi bir kazanç olsa da köle, değerli maden, gıda gibi büyük ürünlerin döngüsünü tüccarlar sağlıyor. O yüzden ben kapitalizm her ne kadar ezele dayanmasa da, Para= Her şey olarak görüyorum. Bu parayı en iyi döndüren şey kapitalizm olduğu için şu an var sadece. Günümüzün sonsuz tükettim çılgınlığını bitirecek bir durum bulunursa belki alternatifleri düşünülebilinir.

Kendi düşünceme geleceksem ise 3d printer, Derin öğrenme, Vr, Internet(şüphesiz ki korsan kazanacak :D ) gibi birbirleriyle kesişen icatların halka inme ve yayılma durumunda bazı sektörlerin doğal bitimine tanık olacağımızı düşünüyorum. Bir kaos görüyorum gelecekte ve bu hoşuma gidiyor. Ne olacağını bilmeyince değişim gelecek demektir ama bu şu an mevcut düzenler veya ideolojilerle olacak bir durum değil. Ayrıca özel sektörlerin artık tamamen hakim olacağı ve devletlerin tek gücünün ordudan başka bir şey kalmadığı(insan gücü) bir dünyada görüyorum. Kast ettiğim şey kesinlikle ''Kapitalizm'' alternatifi değil, ben sistemin tamamen başka bir sisteme geçeceğini değil, gelişim göstereceğini düşünüyorum. Onun adı kapitalizm mi olur, çikolizm mi olur, umurumda değil açıkçası, sorunlar oluşacak ve bu sorunlara cevap vermeyen her sistem yok olacak. Bundan sonra ki süreç, halkın verdiği tepki ve mevcut ülkelerin yapacaklarına bağlı bence. Biliyorum diyen yanılır.


Konuyu fazla dağıtmadan, yazının bu kısmı dışında, ideolojilerin etkisi konusunda şapka çıkarmak dışında pek diyecek bir şeyim yok.
 
@Lorem Ipsum

Demek istediğim çok daha basit bir şey. İnsanların kendileri hakkında yaptıkları betimlemelere inanmıyorum.

Yazıyı sorunlu görmemin sebebiyse, direkt temelindeki tanım yetersiz olduğu için bütün yazının zan altında olması. Başlangıç noktası yanlışsa, onun ardından gelen her şey etkilenir. Bu, bahsettiğim sömürü yok demek değil. Sadece daha farklı şekillerde de ele alınabilir. Bu arada dinde "ideolojiden daha büyük" diye tanımladığın her şey zaten ideolojinin parçası oluyor ve evet, bilimde de ideolojiler var.

Din ideolojisini insanı alçaltan bir şey olarak görmemin sebebini, atacağım iki fotoğraf yapacağım herhangi bir uzun açıklamadan daha iyi gösterecektir. İlki Nietzsche'nin Güç İstenci kitabından, ikincisi Kuran'dan.

20191210-163326.jpg


20191210-162720.jpg


@Mergen

Yorum için teşekkürler. Üstünde durduğun kısım genel olarak yazının odak konusu değil ama şunu diyeyim: ticaret = / = kapitalizm. Kapitalizmin en temelindeki ilke kapital birikimidir.

Bu sistemin çok büyük bir üretime yol açtığı bir gerçek. Ancak kaçırdığın bir nokta, tüketim toplumunun kapitalizm içinde oluştuğurulduğu. En başından beri tüketim toplumu yok. 20. YY sırasında bilinçli bir şekilde oluşturuluyor. Neden olarak, artık sanayi devriminin başlarındaki temel ihtiyaç üretiminin karşılanmasını öne sürenler var. Yani hala bir şey satma zorunluluğu var ama temel ihtiyaçlar karşılanmış. Bu durumda ne yapılır? Yapay ihtiyaçlar oluşturulur ve buna yönelik sürekli bir üretim yapılır.

Bu yorumla çakışan bilgiler de var. 1890'lardaki Kropotkin'in yazılarına göre iktisatçılar vb. sürekli olarak "aşırı üretim sorunu" diye bir şeyden bahsetse bile, insanların büyük bir kısmı hala fakirlik ve imkansızlık içinde yaşamaktaydı. Yani aslında o zamanlar temel ihtiyaçlarda aşırı üretim yoktu. İnsanların yoksul kesimlerinin buna verecek parası yoktu.

Günümüzde bunun benzer bir örneği tarım alanında var. Sürekli olarak insan nüfusunun arttığından ama artık tarımsal verimin geleneksel yöntemlerle artamadığından bahsedilir. Bu yüzden yeni yöntemlere ihtiyaç vardır. Ancak dünyada şu an yapılan gıda üretimi 10-11 milyar arasında bir insan miktarını besleyecek kadar var. Kısacası bu bir yalan. Dünyanın üretim sorunu yok, üretimi dağıtım sorunu var. Şu an bile, bu kadar üretime rağmen 800 küsür milyon kişi kronik olarak yetersiz besleniyor (millet aç, aç).
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
@Child of Darkness

Verdiğin örnekler birbirini karşılamamakla birlikte sen bunların aynı olduğunu düşünüyorsan tabii ki diyecek bi şeyim yok, ki benim işim de değil :D Ama zaten ben bunu tartışmamıştım. Din ideolojisinin, ki bu kelime öbeği yanlış şöyle demek lazım, bir ideoloji olarak dinin insanı alçalttığı düşündüğünü anlıyor ve niye öyle düşündüğünü zaten ilk yazından çıkarabiliyorum. Ve bu bi kişisel görüş, yorum, hatta his meselesi. Tartışmaya açılamaz zira argüman olamaz. Komünizm alçaltıyor da desen tartışamazdım mesela o da senin görüşün. O da argüman olamaz.

Mesele şu: bilimde ideolojiler var, ama bilim bir ideoloji değil. Din de aynı şekilde. Çevrecilik de. (Ticaret eşit değildir kapitalizm demişsin mesela, ben de tam örnek olarak onu buraya yazıp silmiştim şimdi tekrar ekliyorum.) O dediğim şeyler ideolojiyi kapsarsa, bi önceki yazına atıfla söyleyeyim, ideoloji hariç insan düşüncesi kalmıyor. Bu bana doğru bi önerme gibi gelmiyor sezgisel olarak. Katılmadım.

Ya insanın kendisi hakkındaki betimlemelere güvenilememesi, onları her şart ve durumda geçersiz kılmaz, kılarsa düşünce üretemezsin. Bu en temelde bilinç sorununa kadar varan çok uzun bi mevzu. Tamam belki seni ikna etmemiştir çünkü "benim kendimle ilgili betimlemelerime" güvenmiyosundur olabilir de, bunu bi aksiyom olarak almak... İnsanlar kendilerini betimlemeseler de anlattıkları şeyler kendilerinden azade değil ki. Buna da katılamadım.

Ama belki de şu yönden aynıyız: herkesin tecrübelerini dikkate alınca ben de kimseyi aman aman ciddiye almıyorum. Buna Nietzche dahil. Merhaba Nietzche. ^^ (Severim kendisini de bi selam vereyim dedim)

Sanırım tartışmanın sonuna geldim. Benim başka söyleyecek bi şeyim yok. Güzel yazıydı, güzel konuşmaydı, feyz aldım, tenksss :D
 
@Lorem Ipsum

Dediklerinin tartışılamaz olduğuna katılmıyorum ama tartışmama isteğini anlıyorum. Anlaşamamak konusunda anlaşalım diyeyim :D Tek bir istisna var.
Verdiğin örnekler birbirini karşılamamakla birlikte
Attığım iki alıntı birebir birbirlerini karşılıyor. Yani o kadar açık ki bunu reddetmek çok garip geldi. Kişisel fikir mevzusu da değil. Nietzsche'nin dediğine katılmamak başka, dediğinin karşılığının o surede doğrudan karşılık bulmadığını söylemek başka. İkincisi gösterilebilir şekilde yanlış.

Ekleme: Dinin sadece ideoloji olmadığına katılıyorum. Ancak bir ideolojisi var.

Ekleme 2: Bu arada şunu netleştireyim. Yazı boş değil ve ideolojilerin böyle sömürücü nitelikleri olduğunu düşünüyorum fakat kimi temel noktalara daha fazla zaman ayırılması gerekiyor. İdeolojinin tam olarak ne olduğu önemli bir soru.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Ellerine sağlık, güzel yazı olmuş dikkatle okudum. Aynı şekilde cevap vermek isterdim. Ama maalesef bu kadar derin konuda güzel cevaplar veremiyorum. Söyleyeceğim bir kaç şey olabilirdi elbette ama bu "akıl sahibi olmadan fikir sahibi olmak" gibi bir şey olurdu ve pek bir şey bilmeden yorum atmayı sevmiyorum. Er meydanı konularında bile işin içinde Bleach varsa önce yabancı forumlara girip bilgi topluyorum karakter hakkında. Aslında bu konuda bilgim yok da değil. Ve sanılanın aksine sadece fikir beyan ederek ifade edilecek bir konu değil bu. O yüzden böyle iyi. Senin de ellerine sağlık her zamanki gibi çok güzel konu bulmuşsun.
 
Ben akıl sahibi olmadan fikir sahibi olarak birşeyler yazmak daha doğrusu sormak istiyorum.
Bireyin kendisine yarar sağlamayan, onun sorunlarını ve mutsuzluklarını çözmek için bir işlevi olmayan, bunun yerine onları kendi amacı için yönlendiren düşünceler ve kavramlar köleleştiricidir. Bunlar insana zararlıdır. Bu açıdan bakıldığında, kimi düşünce akımlarının ve toplumda yaygın olan algıların ne kadar zararlı olacağı görülür.
Hocam bir insan ideolojiyi sorgulamazsa veya sorgularda vazgeçmezse ondan mutlu olabiliyor bu ideoloji için yaşayarak. Siz ne düşünüyorsunuz? O mutluluk gerçektir veya yanılsamadır ama mutlu olunuyor genelde daha fazlasına bakmayan bir insan için. zaten çoğu mutluluk hayatta kalmamız için beynimizin bize oynadığı bir oyun gibi geliyor bana. Acı çek kurtulmak iste mutlu ol yüksel.
Birde suç ve cezaya okuduktan sonra ne anladım acaba diye birşeyler yazmak istedim rastgele çok düşünmeden yazdığım şu yazıyı(içinde saçmalamış olabileceğim için diyorum) bırakmak istiyorum biraz alakalı konuyla bence.


Suç ve cezadan anladığım şeylerden biri bir ideolojiye tutulmanın aslında kendimizin olmayan düşünceleri benimsemenin psikolojimizi nasıl yıkabileceğini yanılsamaların içinde kendimizi karşımızda görmeyi ve onu aramamanın nasıl bir psikolojik yıkım doğurabileceği anlatıyor. Raskolnikov kendi tasarladığı gibi görünen ama aslında etkilenerek oluşturduğu büyük insanların kanunu yoktur düşüncesini gerçekten benimseyememesinden dolayı bir savaş veriyor ve bu düşüncenin amacını dahi unutuyor. Yaptığı şey annesinin onu yetiştirişine ve benimsemiş olduğu düşüncelere aykırı aslında ve o bunun farkına varmak istemiyor bu yüzden de acı çekmeye katlanıyor. Ama acısının dahi bir amacı yok artık herşeyden vazgeçmiş durumda. Bu vazgeçiş onu herşeyden uzaklaştırıyor en çokta kendinden. Dostoyevski düşüncelere ve hayallere dalmanın insana başta tasarladığı kadar iyi sonuçlar getirmeyeceğine
ve duygulara kapılarak bir insan gibi yaşamanın daha doğru olacağını gösteriyor. İnsan ne bir fikirdir ne de bu fikirler uğruna bir makine gibi yaşayabilir. İnsani duyguları reddetmek dayanılacak bir şey değildir. Raskolnikovun amacı iyi bir yere gelme isteğiydi ama o iyi yeri belirlemedi. Bu yüzden de tıkanıp kaldı çünkü yolculuktan zevk alma şansını vermedi kendine. Birini öldürerek amacına yaklaşacağını bunun bir kestirme yol daha doğrusu aşılması gereken bir duvar
olarak düşündü. Ama o duvarı yıkmasına rağmen geçemedi. Kestirme yola gireceğim derken dikenlerin içinde buldu kendini. Raskolnikov büyük bir insan olmak için doğmamıştı ve boyunu aşan işlere bulaştı. Bir amacın değil hayalin peşinden koştu. İstediği şeyi almayı düşünmedi aslında.

Ben aslında bir ara gerçekten ilerde yalnız başıma yaşamayı bu toplumun içinde bulunduğum sürece hiçbir düşüncenin beni özgür kılmayacağını falan düşünüyordum. Yani iki hafta önce :D neyse belki de tek sorunum hiçbir şekilde kız göremememdir. Gerçekten sorun olmaya başlıyor bir yerden sonra etrafta kız yok.
 
@Thanos

Dediklerin doğru ve sırf haz veya mutluluk odaklı gidilirse çok düzgün bir düşünce sistemi oluşturulamaz. Lakin bu mantıkla da, kişiye kötü davranan ideolojik yaklaşımların her yaptığını haklı çıkarmamalı. Kendi açımdan bunun belli bir formülü olduğunu düşünmüyorum. Misal, ben bu yazıyı yazarken ideolojilere çok yüklendim fakat hedonizmden tiksiniyorum. Yani, yazıda bahsetmediğim kimi önkabuller var.

Açıkçası bu ideoloji konusunda henüz bir oturmuş düşüncem yok. Olaya yaklaşılabilecek farklı açılar var. Dediğin olay da dikkate aldığım şeylerden birisi.

Üçüncü olarak, yazıyı biraz da insanlar karşı çıksın, kendi fikirlerini söylesin diye yazdım. Sonradan attığım mesajlardan anlaşılacağı üzere, bu konularda tek bir fikrim yok. İnsanlar bakalım nasıl yaklaşacak dedim. Bu açıdan, senin bahsettiğin durum çok önemli bir nokta. Lakin kendi dediğin gibi, kimi zaman diğer ihtiyaçlarımızı örtmek için bu tarz şeylere yönelebiliyoruz :D Kötü bir şey değil fakat o an insanın asıl ihtiyacı olan bu değil.
 
Attığım iki alıntı birebir birbirlerini karşılıyor. Yani o kadar açık ki bunu reddetmek çok garip geldi. Kişisel fikir mevzusu da değil. Nietzsche'nin dediğine katılmamak başka, dediğinin karşılığının o surede doğrudan karşılık bulmadığını söylemek başka. İkincisi gösterilebilir şekilde yanlış.
:) Kardeş karşılamıyor çünkü o ayet onu anlatmıyor. Peygamberin uğursuzluk getirdiğinden bahseden bi kavim var, oradan çıkıyor iş. Kötülüğün insanın nefsinden gelmesi zaten bambaşka bi mevzu. Yani o ayetin o cümlesine bakınca ve Nietzsche'nin yazdığı ile karşılaştırınca (ki bence büyük şef yine haklı konuşmuş) evet ilişki kurman normal geliyor bana da. Ama aslını bilince karşılamıyor napiim.

Neyse yahu ne diyeyim şimdi söyledim ya yani bu algı yorum vs meselesi. Tartışmak istemiyorum da gereksiz olduğu için istemiyorum. Bunu tartışıp napacaz bitmez ki bu konu. Ayrıca en başta dediğim gibi ben yazının genelini gayet beğendim zaten.
 
Ben de ters beğeni attım. Dışarıdan bakınca beğenmeme gibi durması normal ama aslını bilince olay farklı
498016850622545922.png
 
@Child of Darkness

Hahahah :D Bi de bana basitleştiriyosun tartışılmıyor derler bazı arkadaşlar.

Yine yanlış bi özdeşlik kurmuşsun yalnız. Beğenmeme gibi durması normal gelmiyor, yani aynı gibi durması normal gelmiyor (zira aynı değil zaten nasıl normal gelebilir). "Senin" o ilişkiyi kurman normal geliyor bana. Çünkü belli ki sen o ilişkiyi kurmaya zaten meyillisin. Beklentin de o yönde, muhtelif sebeplerin de var. Dolayısıyla tabii ki kurarsın. Ama bu ilişkiyi kurmanı, yani sadece ilişki kurulabilir olmasını, "kanıt" diye alamam ki. Bilgiyi alabilirim. Neyi diretiyosun anlamıyorum şu an.

Ben de beğeniyi beğenmeme olarak aldım mesela. Çünkü senden beğenmeme bekliyorum. Ve işte bu yüzden, söylemi kişiden ayıramıyoruz. ;)

Ek: Bi de "dışardan öle durması normal ama aslında değişik" gibi sığ bi argümanı benden beklemen de biraz irite etti beni açıkçası. Bi şeyin dışarısı içerisi olmaz. Bakanın bileni bilmeyeni olur. Bu her şeyde böyledir. Ben de bunu idrak edecek kadar akıl sahibiyim çok şükür. Teessüf ederim.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Siyasetçiler ekranda birbirlerini yerler ama ekran dışında sarmaş dolaş gezerler. Kamera önündedir şovları. Sonra sende okulda, kahvede, evde sevdiğin bir dostunun görüşü farklı diye kalbini kırarsın ya da dostun senin kalbini kırar ve küsersiniz. Siyasetçiler ceplerine para koyarken sen dostundan olursun ya da ailenden.

"Vatanımı çok seviyorum abi yaa benim görüşüm bu" diyenlere Mustafa Kemal Atatürk'ün bir sözünü söyleyerek konuyu uzatmak istemiyorum.

"Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır." Vatanını seviyorsan görevini yap. Öğrenci misin? En iyi öğrenci olmak için gayret göster. Evlat mısın? Aileni mutlu etmek için elinden geleni yap. Baba mısın? Evlatlarına huzurlu yaşam sunmak için elinden geleni yap.
 
Son düzenleme:
Yazı, dediğim gibi, gözden geçirmenin ardından tekrar yayımlanmıştır. Kimi kısımlarında küçük değişiklikler yaptım ve sona bir bölüm daha ekledim.

Ekleme: Eklenen kısım değiştirilmiş ve uzatılmıştır. 'Yararlar' ve 'Körlük' şeklinde iki kısımdan oluşmaktadır.
 
Üst