İdeolojileri birer sosyal olgu olarak ele alırsak, şöyle tanımlanabilirler. İdeolojiler, insanı kendilerine hizmet ettirmeyi amaçlayan sosyal yapılardır. Bir ideoloji, insanın hayatında, bireyin kendisini merkezden çıkarır ve onun yerine soyut bir kavram yerleştirir. Ancak bu noktada neyin insanın kendi iradesi, neyin bir ideolojiye hizmet etmek olduğu nasıl ayırt edilecektir? Düşüncelerimizin, büyüdüğümüz koşullar ve genetiğimizin karışımından kaynaklandığını biliyoruz. Bu sebeple sahip olduğumuz fikirler illa ki, sebepsel olarak kendisinden önce gelen ve dıştan alınmış şeylerden kaynaklanacaktır. Veyahut genetik köleliğimizin bir sonucu olacaktır. Böyle bir durumda, köle olmayan birisi gerçekten olabilir mi?
Olabileceğine inanıyorum. Özgürlüğün kaynağı olarak sebepsellikten kopuş gösterilirse, kimse özgür değildir. Ancak insanın arzularını ve isteklerini gerçekleştirmesi olarak düşünürsek, bir özgürlük vardır. Lakin, insanın kendi arzularını ve isteklerini incelemesinde özgürlük tam olarak nedir? İdeolojiler sayesinde, kendi zihnimizin içinde köleleştirilebildiğimizi biliyoruz. Böylelikle, kendimize değil, soyut bir kavrama hizmet edeceğimizi biliyoruz. Bu durumda iki olasılık vardır: ya özgürlük tanımı yetersizdir, ya da bu soruna özgürlük penceresinden yaklaşmak yanlıştır.
Belki de ayrım şöyle yapılmalıdır. Bireyin kendisine yarar sağlamayan, onun sorunlarını ve mutsuzluklarını çözmek için bir işlevi olmayan, bunun yerine onları kendi amacı için yönlendiren düşünceler ve kavramlar köleleştiricidir. Bunlar insana zararlıdır. Bu açıdan bakıldığında, kimi düşünce akımlarının ve toplumda yaygın olan algıların ne kadar çok zarara sahip oldukları görülecektir.
Solcu ideolojiler, insanın kişisel sorunlarını ve mutsuzluklarını basit ekonomik sebeplere indirgeyerek, onların tamamını insanın kendisinden çok daha büyük bir sisteme bağlayarak şöyle der: sistem yıkılmadığı sürece mutlu olamayacaksın! Bu sebeple, solcu ideolojiler köleleştiricidir. Hayatlarında kötü bir dönem geçiren ve toplumsal endişeleri, kaygıları olan kişiler bu ideolojilere yönelir ve hayatlarındaki sorunlara dair çok büyük ve kapsayıcı tek bir cevap bulurlar: Sistem. Solcu düşüncenin merkezine yerleşmiş olan bu kötü tanrı, bu şeytani kuvvet için, her bir kötülüğün ve iğrençliğin sebebi olduğu söylenir. Bu düşman, aynı zamanda bir hayalet gibidir. Sınırları kesin değildir, nerede bitip nerede başladığı anlaşılmaz ve her şeyi kapsayabilir. Bu sebeple herhangi bir konuya iliştirilmesi çok kolaydır.
Solcu ideolojiler, böylelikle, hayatlarındaki sorunlara ve çaresizliklere çare arayan kişileri, özellikle gençleri kullanırlar. Enerjilerini bu ideolojilerde verilen sorunları yenmeye yönelten bu genç askerler kısa sürede tükenecektirler. Çünkü bu "şeytan" olduğu gibi devam etmektedir fakat kendi hayatları daha iyiye gitmemektedir. Hatta ve hatta daha kötüye gidebilmektedir! Sonuçta, bu ideolojiler, insanları kendi sorunlarına odaklanmaktan ve kişisel hayatlarında yapabilecekleri bir dönüşümden alıkoymaktadır. Aynı zamanda insanın omuzlarına yüklenen "görevin" ağırlığı epey bir fazladır. Basitçe, insan, bütün dünyayı karşısına almış küçücük bir kitlenin parçasıdır. Solcu düşünürlerin sık sık depresif olmasının ve intihar etmesinin bir sebebi vardır. En yakın intihar, 2016'da ünlü anti-kapitalist düşünür Mark Fisher'ın intiharıdır. Solculuk bir çaresizlik sömürüsü olan bir ideolojiler bütünüdür.
İdeoloji her yerde.
Solculuk bu açıdan kesinlikle bir dine benzemektedir. İdeolojisinin merkezindeki halk, tanrıdır. "Halkın bilgeliği" ve halk için yapılan her şeyin mübah olması gibi kavramlara sahiptir. Halkçılık diye genelleyebileceğimiz bu ideoloji, bu açıdan bireyin değerini düşürmektedir. Halkın, kutsal bir mertebeye çıkarılan "ortalama emekçinin" düşmanı olan şeytan ise Sistem'dir. Solcu ideolojilerin diğer bir ortaklığı, her zaman kıyamet günlerinde yaşamamızdır. Solculuk, ortaya çıktığı 200 yılı aşkın süredir, sürekli ve sürekli olarak, bıkmadan usanmadan "kapitalizmin çökmek üzere olduğunu" söylemiştir. Her zaman, istisnasız bir şekilde de yanılmıştır. 2000 yıl önce kıyamet zamanlarında yaşadıklarına inanan Hristiyanlardan ne farkları vardır? Elbette hiçbir farkları yoktur. İşin daha bile ötesinde, dünyayı cennete dönüştürecek olan kurtarıcı devrimi beklemektedirler. Evet, solculuk böyle kategorilendirilebilir. Halk, tanrıdır. Sistem/Kapitalizm, şeytandır. Devrim, kurtarıcıdır. Komünizm, cennettir.
Peki sağcı ideolojilerin bundan çok bir farkı var mıdır? Tam tersine, onlardaki benzerlik çok daha basit bir şekilde görülebilir. Bu yüzden onların saçmalığını kanıtlamak için daha bile az zaman gerekmektedir. Millet, halk, ırk, ulus, din, devlet, kapital, gelenek gibi kavramları merkezlerine alarak onlar da aynı şeyi yaparlar. İnsanların hayatla ilgili memnuniyetsizliklerini bu soyut kavramlara aktararak, onları sömürür ve kendi ideolojilerinin kölesi haline getirirler. Kurtarıcı bu sefer bir devrim değil de, aşağı ırkların temizlenmesi olur. X milletinden kurtulmak olur. Tanrısal Devlet Baba'nın kölesi haline gelmek ve onun için her şeyi yapmak olur... Devlet gibi somut bir oluşum bile, soyutlaştırılarak bir kutsallık mertebesine yükseltilir. Zira halk ideolojisinde de böyle olmuştur. Bir arada yaşayan insan grupları vardır fakat insanların kafasındaki "halk" kavramı asla olan şeye denk gelmez. Hatta böyle bir şey tahayyül bile edilemez.
İdeoloji bazen gözümüzün içine sokulur.
Kendisine anarko-kapitalist diyen kişilerin ideolojisinin de bunlardan bir farkı yoktur. Bu sefer de birey ve özgürlükler soyutlaştırılarak ideolojinin merkezine alınır. Kendisine tapan narsistleri bir araya getiren bu ideoloji, her türlü iğrençliği, pedofiliyi bile meşrulaştırır. İddialarının aksine ne anarşist, ne de herhangi ciddiye alınacak bir yanı olan bu ideoloji, 21. YY'da popülerleşmiş olan en aşağılık düşünce akımıdır.
İdeoloji bazen de hiç beklenmedik şekiller alabilir.
Solcu ideolojilerin, sağcı ideolojilerden en büyük farkları, bu sömürüyü daha kapalı bir şekilde yapmalarıdır. Doğrudur, günümüzde bu sömürüyü en başarılı ve en yaygın şekilde yapan ideoloji, kapitalist ideolojidir. Sahte bir fırsat eşitliği kisvesi altında, insanların bilerek ve isteyerek kendilerini köleleştirmelerini sağlar. Sadece birkaç yüzyıldır var olan kapitalizm nasıl oluyorsa "doğal"dır. Sanki başlangıcı ve sonu yokmuş gibi, iki yönde de ezele uzanır. İnsanlar dünyanın sonunu hayal edebilir ama kapitalizmin sonunu hayal edemezler. Ancak ve ancak, solculuğun yarattığı ideoloji kapanı bundan daha bile kurnazdır. Bunun sebebi oldukça basittir fakat görmesi bir o kadar zordur. Solculuk, kapitalizmin bu kapanını gösterdikten sonra, hiç fark ettirmeden, kapitalist ideolojinin yıkılmasından doğan boşluğu kullanır. Bu ideolojik boşlukta ve amaçsızlıkta, kendisini hemen insanın zihnine yerleştirir ve kendi tanrıları ile şeytanlarını doldurur. İşte bu yüzden, solcu ideolojinin tuzağını fark etmek daha bile zordur. Kendisini bir yalan yıkıcı ve gerçek yaratıcı olarak sunmaktadır. İşin daha ötesinde, eğer kapitalist ideoloji bu kadar kötüyse, din yalansa (bunu kanıtlamak için uğraşmayacağım bile, zira benim yerime zaman bunu yapıyor), herhangi bir sağcı ideoloji saçmaysa, geriye solcu ütopyalar dışında ne kalmıştır? Eğer insan bunlara da sarılmazsa, bir boşluğa düşecektir. En azından böyle söylenir ve pek çok solcu da bundan korkar.
Bu noktada, bahsetmeye değer başka bir ideoloji tipi karşımıza çıkıyor. Son yıllarda iyice popülerlik kazanmış olan çevreci ideolojiler, insanın doğa anaya aşırı zarar verdiği ve bunun kefaretini çektiği düşüncesi etrafında birleşir. Aynı zamanda, bu ideolojilere göre kıyamet eşiğinde yaşamaktayızdır ve günah çıkarmazsak, yani doğal yollara dönmezsek, dünyada cehennemi yaratacağızdır. Günümüzde elbette ciddi çevresel sorunlar vardır ve şu anda, bunların içinde en tehlikelisi iklim krizidir. Bütün insanlığı bekleyen devasa bir krizdir. Ancak bu demek değildir ki, işin içinde bir ideolojik sömürü mevcut değildir. Çevreciler içinde, kendi sorunlarını bu çevreci davalara, ideolojiye aktararak onlarla başetmeye çalışan oldukça fazla insan vardır. Oysa bu kişilerin öncelikle ihtiyacı olan bir dava benimseyip, onun için savaşmak değildir. Kendi hayatlarında kişisel tatminsizlik yaratan meselelerle mücadele etmeleridir. Streslerinin sebebini kendilerinden daha büyük bir şeye yansıtarak, kendi sorunlarından kaçmaktadırlar. Bunların içinde en kötüsü, ekolojik bir çöküşü büyük bir istekle bekleyen kitledir.
Çevreci ideolojide doğal düzenden ütopik bir şekilde bahsedilir. Oysa gerçek bundan daha uzak olamaz. Doğa, anamız olabilir ama aynı zamanda berbat bir annedir. Tarih boyunca sayısız insanı öldürmüş salgın hastalıklar vardır. Soğuk yüzünden, açlık yüzünden, susuzluk yüzünden, parazitler ve vahşi hayvanlar yüzünden ölen sayısız insan mevcuttur. Doğa aynı zamanda kendi içinde de acımasızdır. Doğadaki öldürmeler, belgesellerde arkaya duygusal bir müzik konularak anlatıldığı gibi gerçekleşmez. Hayvanlar canlı canlı yenir, beyinleri onlar canlıyken parçalanır, bağırsakları, penisleri ve testisleri onlar daha ölmeden avcılar tarafından koparılır. Yeni doğmuşlar, doğdukları anda avcılar tarafından öldürülerek yenilir. Açlık ve hastalık her yerde kol gezmektedir. Doğa, kesinlikle dehşet vericidir ve bizi doğanın vahşetinden bir derece de olsa koruyan yegane şey, icat ettiğimiz insan uygarlığıdır.
Bahsedilen ideolojilerin hepsindeki en büyük sorun, insanın kendi değerini kanıtlaması için bir dünya oluşturmak zorunda olmasıdır. Bu şekliyle, solcu ideolojiler de, sağcı ideolojiler de Nietzsche'nin "Gerçek Dünya" yani wahre Welt örneklerine benzemektedirler. Aşağıda daha detaylı açıklanan bu kavram, kısaca, içinde yaşadığımız dünyanın ötesinde bir "Gerçek Dünya" olduğu inancıdır.
Wahre “gerçek, hakiki” anlamına gelir ve Welt ise “dünya” demektir. Yani Türkçede “Gerçek Dünya”, İngilizcedeyse “True World” denilen olaydır. Peki bu ne demek oluyor?
Nietzsche’nin bir yazısı vardır “Wie die »wahre Welt« endlich zur Fabel wurde” isminde.
Wie die »wahre Welt« endlich zur Fabel wurde
İngilizce karşılığı ‘How the “True World” Finally Became a Fable, The History of an Error’ oluyor.
HOW THE “TRUE WORLD” FINALLY BECAME A FABLE
Türkçe karşılığı“Gerçek Dünya” Sonunda Nasıl Bir Masal Haline Geldi, Bir Hatanın Tarihi.
İngilizceniz veya Almancanız varsa yukarıdaki linklerden okuyabilirsiniz. Aynı şekilde, aşağıdaki İngilizce yazı, burada neyin anlatılmak istendiğini güzel bir şekilde açıklıyor.
Nietzsche and the True World
Bu yazıyı, İngilizceniz varsa okumanız gerçekten tavsiye edilir. Okumayanlar için, alakalı kısımları şöyle bir özet geçeyim.
Nietzsche’ye göre, bilge birçok filozof da dahil olmak üzere, pek çok insanın içine düştüğü bir hata vardır. O da, Gerçek Dünya mitidir. Bu mite göre, insanların ulaşabileceği ütopik bir düzen vardır ve şu an içinde bulunduğumuz dünya geçicidir. Julian Young, bu durumu şöyle açıklar.
“Gerçek dünya bir hedeftir; öyle bir hedeftir ki, ona ulaşmak… ‘sonsuz mutluluk’ durumuna, bir cennete, veya bir ütopyaya girmektir. Böylece gerçek dünya felsefeleri… hayata bir yolculuk gözüyle bakarak ona anlam verir; ‘kefarete, yolculuğun stres ve rahatsızlığını çokça telafi edecek bir varışa’ bir yolculuktur.” (The Death of God and the Meaning of Life, Julian Young)
Nietzsche bu mitle oldukça ilgilenmiştir çünkü bunu bir hata olarak görür. Bu, nihilizmden ve anlamın yok oluşundan bir kaçış yoludur fakat yanlıştır. Aslında bir gerçekliği olmasa da, hem insana kendisini önemli hissettirir hem de hayatına sahte bir anlam katar. Nietzsche değil fakat incelemenin yazarı burada üçe ayırıyor bu gerçek dünya mitlerini; zamansal olanlar, monistik (tekçi) olanlar, sonsuz olanlar.
– Zamansal olanlar, eninde sonunda bu dünyada gerçekleşeceği düşünülenlerdir. Tarih felsefesiyle yakından ilgilidirler. Ünlü ekonomist Ludwig Von Mises’in sözleriyle şöyledir. “Tarih felsefesi, insanlığın tarihine farklı bir noktadan bakar. Tanrı veya doğa veya başka bir insanüstü varlığın, olayların akışını belli bir sona doğru yönlendirdiğini varsayar…” (Theory and History, Ludwig von Mises)
Buna ünlü bir örnek, Karl Marx’ın“tarihin sonu” ütopyasıdır. Sınıf çatışmalarının eninde sonunda sınıfsız bir toplum yaratacağı ve bunun ütopik bir düzen oluşturacağı fikridir.
– Monistik olanlar, nasıl okyanuslardaki dalgalar okyanusla aynı dokudansa, insanın gerçek benliğinin evrenin ruhuyla aynı dokudan olduğunu savunurlar.
Monistik gerçek dünyalar, bireye, kendi varlıklarının kendilerini aşan bir şey olduğu hissini verir.
Buna ünlü bir örnek, Hintli inanışıdır. Buna göre, bireysel olan bir illüzyon, bir yalandır ve evrensel ruh olan Brahman’ın bir yansımasıdır sadece. Hayattaki amaç, bu yalansal bireyselliği aşmak ve ‘gerçek benlik’ denilen ‘atman’a ulaşmaktır. Atman, Brahman ile aynı şeydir.
– Üçüncü olarak, sonsuz olanlar vardır ki, İbrahimi dinlerin sahip oldukları da budur.
Bu kısmı fazla açıklamaya gerek yok çünkü diğer dünya ve sonsuz hayat fikrinin ne olduğunu, herkes aşağı yukarı biliyor.
Gerçek dünya mitlerinin hepsinin işlevi, bireylerin varlığına bir anlam yüklemek, bir amaç vererek geçiciliği yenmek, zaman zaman acınası bile olabilen hayatın, zorluklarının üstesinden gelmeyi sağlamaktır. Nietzsche bu fikri sorunlu bulur çünkü bunun çilecilik olduğunu söyler. Kesin olarak yaşayacağımızı bildiğimiz tek yaşamı bir araç, katlanılması gereken bir çile olarak görmeye ittiğini söyler.
Tarihin sonu inancıyla, solcu ideolojiler doğrudan buna girer. Din zaten bu tanımlamanın kökeni olan ideolojidir. "Haklı", "Seçilmiş" vb. milletlerin üstün geleceği ve dünyaya hükmedeceği gibi milliyetçi inançlar da böyledir. Ancak wahre Welt kavramı, sadece zamansal bir sona ulaştıktan sonra keşfedeceğimiz bir ütopya sunan düşünceleri betimlemesi açısından önemli değildir. Daha büyük bir şeyi ima eder ve o da şudur: insanın değeri ancak ve ancak daha büyük bir sistem içindeki rolüyle önemlidir.
İşte bu inanç, insanın ideolojik olarak sömürülmesinin kaynağıdır. İnsanın, kendi değerini bilmesi için, onun değerini ona sunan bir dünya kurma zorunluluğu hissetmesidir. Oysa insan basitçe evrene deklare edemez mi, ben değerliyim diye? "Nesnel" kavramlarda değerini aramak yerine, kendi öznel koşullarında bunu gerçekleştiremez mi? Sevgiyi tanrıda aramak yerine, kendi çevresinde arayamaz mı? Soyut bir halkı sevmek yerine, kendi çevresini sevemez mi? Amacını soyut ve muğlak şeylerde aramak yerine, kendisine ulaşılabilir hedefler koyamaz mı? Özgürlüğü soyut bir şekilde aramak yerine, kendi kişisel özgürlüğünü arttırıcı eylemlerde bulunamaz mı?
Bu ideoloji eleştirileri hiçbir şekilde, insan sadece izole bir şekilde vardır anlamına gelmez. Ancak insanın kendisini, onun öznel yaşanmışlıklarını ve tecrübelerini merkezden çıkararak, onun yerine uzak ve soyut bir kavram yerleştiren her düşünce biçimi, "daha büyük" bir amaç uğruna bireyin kendisine zarar verecektir. Onu harcayacaktır, onu öldürecektir. İnsanın değerini düşüren ve onu basit bir araca indirgeyen her türlü düşünce, onu taşıyan bireye zarar verir. Onu, içinde yaşadığı kendi öznel gerçekliğinden ve bunun sorunlarından koparır, bunun yerine soyut muğlaklıkların havada uçuştuğu ve asla çözüme varılmayan bir "Gerçek Dünya" evrenine yerleştirir.
Bütün bunlara ek olarak, bireyler fiziksel gerçeklik artık ortadan yok olduğu için, bu daha büyük amaçlar uğruna sürekli olarak manipüle edilirler. Sorunlarını çözmek için onu kendi öznel gerçekliklerine yönlendirmezler. Bunun yerine, ideolojinin oluşturduğu soyut gerçeklikte asla varılamayacak olan bu çözümü arattırırlar. Oysa bu insanı sadece daha çaresiz hale getirecektir. Belki de istenen budur. İnsan daha çok çaresizleştikçe, ideolojinin içinde daha çok kayboldukça, daha çaresiz eylemlere başvuracaktır. Daha riskli ve daha şiddetli eylemler gerçekleştirecektir. Bu şekilde hem ideolojiye hem de bir yerde, ideolojiyi kullanan birilerine hizmet edecektir.
Devletçilik, halkçılık, muhafazakarlık, ulusalcılık, milliyetçilik, din, solculuk, anarşizm, kapitalizm, çevrecilik vb. her akım bir ideolojidir ve bütün bunların hepsi, istisnasız bir şekilde, var olan gerçek bireyleri soyut muğlaklıklar adına değersizleştirir.
Burada sunulan düşünce de bu tuzaktan muaf değildir. Devletin durumundan biliyoruz ki, var olan gerçek şeyler, kolaylıkla soyut kavramlara dönüştürülebilmektedirler. Eğer bireye tapılırsa, bu sefer bireyci bir ideoloji yükselerek sömürüye yol açacaktır.
Bütün bu eleştirilere rağmen, şunları da belirtmek gerekir. Bu denilenler, bütün ideolojilerin tamamen yanlış olduğu anlamına gelmez. Örneğin, iklim krizi gerçektir ve başlamıştır. Zamanla sadece daha da şiddetlenecektir. Bu, insanlığın doğayı tahrip etmesinin bir sonucudur ve başka bedeller de vardır. Örneğin, orman tahribinin salgın hastalıkların çıkışını kolaylaştırdığı bilinmektedir. Ancak ideolojinin tuzağı şurada başlar: bu verdiğimiz zarar sebebiyle insanlığın büyük kısmının veya tamamının yok olması gerektiğini öne sürer. Böyle bir şey, insanlığı ve bireyleri değersizleştirir. Başka bir tuzağı, insanlığa zarar verse de, doğal yollara geri dönülmesi gerektiğidir. Bu, gerçekleşmemesi gereken bir şeydir. Doğa, vahşidir, katliam doludur ve medeniyet bizi bundan korumaktadır. Yani medeniyetin terk edilmesi gibi bir lüks yoktur. Sadece, onun üretim ve tüketim yolları daha uygun olacak şekilde değiştirilmelidir.
Başka bir örnek olarak, "halkçı" bir ideolojinin çoğunluğun yararına olan işler yapabileceği de kabul edilmelidir. Devletlerin daha sosyal olmasını ve ortalama veya düşük gelire sahip insanları destekleyici politikalar gütmesini sağlayabilir. Lakin aynı zamanda halkın ütopikleştirilmesini sağlar. Farklı bireylerin değerini düşürür. Yani popülizm yaratır. Günümüzde bu çok yaygındır.
İşin diğer bir boyutunda, herhangi bir şeye hizmet etmeyi bireyin aşağısında görmek, bu sefer de bireyci bir ideoloji doğurur. Örneğin, kendisine efendi seçmeyi reddettiği için herhangi bir durumda oy vermeyi reddeden bir anarşist, aslında kendisine zarar vermektedir. Kafasındaki ideolojik hedef o kadar imkansızdır ki, kendi hayatını somut bir şekilde iyileştirebilecek bir uğraşı tamamen reddeder. Önemsediğini söylediği topluma da zarar verir. Bundan her durumda oy verilmesi gerektiği çıkarılmamalıdır. Bazen oy vermemek de bir seçimdir ve pozitif şeylere yol açabilir (İleride daha iyi adaylar çıkarılması gibi. Örneğin bu, Ekmeleddin'e oy vermeyi reddedenler sayesinde gerçekleşmiştir). Ancak, somut sebepleri etraflıca hesaplanmadan, tamamen reddetmek yanlıştır çünkü somut getirileri vardır.
Son olarak, insanın hayatındaki tek önemli şeyin bireyin sadece kendisi olması gerektiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. İnsan, toplumsal bir canlıdır ve herkesin hayatında, toplumsal ile bireysel arasında bir denge olması gerekmektedir. Öbür türlü toplum var olamaz ve bu herkese zarar verir.
Peki, o zaman ideolojiler neden sömürü içermektedirler? Bu konuda, bütün ideolojilerin dört karakteristiği olduğunu öne sürüyorum.
1) Her ideoloji, biaslar, yani önyargılar içerir. Her önyargıda olduğu gibi, bu biaslar, zararlara ve düşüncemizde boşluklara yol açarlar. Örneğin, var olan her ideoloji, şu anki korona krizinin kendisini doğruladığını öne sürmektedir. Milliyetçiler, küreselleşmenin terk edilerek ulus devlet sistemine dönülmesi gerektiğini söylemektedirler. Küreselleşme taraftarları, daha iyi kurulmuş ve daha küresel kurumlar ile yapılara ihtiyaç olduğunu söylemektedirler. Örn. küresel bir sağlık hakları. Sosyalistler, kapitalizmin sonunun geldiğini söylemektedirler.
2) Her ideoloji, çıkar ilişkileri içerir. Hiçbir ideoloji var olduğumuz dünyadan ayrı bir baloncukta var olmaz. Gerçek kişiler ve gerçek kurumlar tarafından kullanılırlar. Örneğin, sosyalist bir lider, sosyalist ideolojiyi kendi çıkarları için kullanır. Bir politikacı, devletçiliği kendi çıkarı için kullanır. Bir popülist, halkçılığı kendi çıkarı için kullanır. Örnekler çok daha fazla çoğaltılabilir.
3) Araçlar, amaç haline gelir. Örneğin, paranın ortaya atılması onun bir araç olarak kullanılmasıdır fakat zamanla, kapitalizm içinde, daha fazla para edinmek tek amaç haline gelmiştir. Sosyalizm, halkın iyiliği için kurulmuştur fakat SSCB'de görüldüğü üzere, bir araç olması gereken devlet, bir amaç haline gelmiştir. Aynı şey, Türkiye'de devletin halktan üstün tutulmasında da görülebilir.
4) İdeolojiler, toplumsal olgulardır. Yani, halk arasında yayılmaları gerekir ve bu da aşırı bir basitleştirme gerekir. Nüanslar ve önemli ayrımlar kaybolur. Onların yerini çok büyük genellemeler alır. Büyük sorgulamalar sonucu varılmış sonuçlar, sadece ezberlenen önyargılara dönüşür. Buna örnek olarak, ulusalcılar verilebilir. Ulusalcılar, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir projesi sonucu oluşmuşturlar. Laik bir halk yaratmak amacıyla başlanan bu proje, büyük oranda amacına ulaşmamıştır ama laikliği ve benzeri değerleri şevkle savunan bir kitle ouşturmayı başarmıştır. Ancak bu insanların çok büyük çoğunluğu, bunu empirik bir inceleme sonucu veya uzun sorgulamalar sonucu ulaşılmış sebeplerden dolayı yapmazlar. Sadece, bu biaslarla yetiştirildikleri için yaparlar.
Bunların yarattığı tuzaklarla başetmek için, bunlarla sınırlı olmamak üzere, birkaç önlem alınabilir.
1) İnsan, her zaman kendi biaslarını incelemelidir. Kendisini sürekli olarak sorgulamayı bir alışkanlık haline getirmelidir. "Ben bunu söylerken hangi sebeplerle söylüyorum? Hangi önyargılarım buna yol açıyor?" diye sormalıdır. Biaslarının farkında olmak ve bunları kontrol etmek kritiktir.
2) Mantıksal sebep-sonuç ilişkilerinin nasıl ilerlediğini iyi bir şekilde öğrenmelidir. Rasyonel düşünceyi kavramalıdır. Bunun bir uzantısı olarak, istatistik biliminin temellerini öğrenmeli ve istatistiksel düşünmeyi kavramalıdır. Pek çok ideolojinin sahip olduğu en büyük tuzaklardan birisi, istenilen veri grubunu seçmesi, yani sadece kendisini doğrulayan örnekler üstünden ilerlemesidir.
3) Herhangi bir ideolojinin söylediği herhangi bir şeyin doğru olup olmadığını belirlemek için, çok temel ve tam da bu yüzden her şeyden daha önemli olan şu soruyu sormalıdır: "Dediği gerçek mi?" Bunu, ideolojilerin her bir iddiası için, titiz ve ağır bir şekilde sormalı, testler ne kadar sürüyorsa sürdürmelidir.
Olabileceğine inanıyorum. Özgürlüğün kaynağı olarak sebepsellikten kopuş gösterilirse, kimse özgür değildir. Ancak insanın arzularını ve isteklerini gerçekleştirmesi olarak düşünürsek, bir özgürlük vardır. Lakin, insanın kendi arzularını ve isteklerini incelemesinde özgürlük tam olarak nedir? İdeolojiler sayesinde, kendi zihnimizin içinde köleleştirilebildiğimizi biliyoruz. Böylelikle, kendimize değil, soyut bir kavrama hizmet edeceğimizi biliyoruz. Bu durumda iki olasılık vardır: ya özgürlük tanımı yetersizdir, ya da bu soruna özgürlük penceresinden yaklaşmak yanlıştır.
Belki de ayrım şöyle yapılmalıdır. Bireyin kendisine yarar sağlamayan, onun sorunlarını ve mutsuzluklarını çözmek için bir işlevi olmayan, bunun yerine onları kendi amacı için yönlendiren düşünceler ve kavramlar köleleştiricidir. Bunlar insana zararlıdır. Bu açıdan bakıldığında, kimi düşünce akımlarının ve toplumda yaygın olan algıların ne kadar çok zarara sahip oldukları görülecektir.
Solcu İdeolojiler
Solcu ideolojiler, insanın kişisel sorunlarını ve mutsuzluklarını basit ekonomik sebeplere indirgeyerek, onların tamamını insanın kendisinden çok daha büyük bir sisteme bağlayarak şöyle der: sistem yıkılmadığı sürece mutlu olamayacaksın! Bu sebeple, solcu ideolojiler köleleştiricidir. Hayatlarında kötü bir dönem geçiren ve toplumsal endişeleri, kaygıları olan kişiler bu ideolojilere yönelir ve hayatlarındaki sorunlara dair çok büyük ve kapsayıcı tek bir cevap bulurlar: Sistem. Solcu düşüncenin merkezine yerleşmiş olan bu kötü tanrı, bu şeytani kuvvet için, her bir kötülüğün ve iğrençliğin sebebi olduğu söylenir. Bu düşman, aynı zamanda bir hayalet gibidir. Sınırları kesin değildir, nerede bitip nerede başladığı anlaşılmaz ve her şeyi kapsayabilir. Bu sebeple herhangi bir konuya iliştirilmesi çok kolaydır.
Solcu ideolojiler, böylelikle, hayatlarındaki sorunlara ve çaresizliklere çare arayan kişileri, özellikle gençleri kullanırlar. Enerjilerini bu ideolojilerde verilen sorunları yenmeye yönelten bu genç askerler kısa sürede tükenecektirler. Çünkü bu "şeytan" olduğu gibi devam etmektedir fakat kendi hayatları daha iyiye gitmemektedir. Hatta ve hatta daha kötüye gidebilmektedir! Sonuçta, bu ideolojiler, insanları kendi sorunlarına odaklanmaktan ve kişisel hayatlarında yapabilecekleri bir dönüşümden alıkoymaktadır. Aynı zamanda insanın omuzlarına yüklenen "görevin" ağırlığı epey bir fazladır. Basitçe, insan, bütün dünyayı karşısına almış küçücük bir kitlenin parçasıdır. Solcu düşünürlerin sık sık depresif olmasının ve intihar etmesinin bir sebebi vardır. En yakın intihar, 2016'da ünlü anti-kapitalist düşünür Mark Fisher'ın intiharıdır. Solculuk bir çaresizlik sömürüsü olan bir ideolojiler bütünüdür.
İdeoloji her yerde.
Solculuk bu açıdan kesinlikle bir dine benzemektedir. İdeolojisinin merkezindeki halk, tanrıdır. "Halkın bilgeliği" ve halk için yapılan her şeyin mübah olması gibi kavramlara sahiptir. Halkçılık diye genelleyebileceğimiz bu ideoloji, bu açıdan bireyin değerini düşürmektedir. Halkın, kutsal bir mertebeye çıkarılan "ortalama emekçinin" düşmanı olan şeytan ise Sistem'dir. Solcu ideolojilerin diğer bir ortaklığı, her zaman kıyamet günlerinde yaşamamızdır. Solculuk, ortaya çıktığı 200 yılı aşkın süredir, sürekli ve sürekli olarak, bıkmadan usanmadan "kapitalizmin çökmek üzere olduğunu" söylemiştir. Her zaman, istisnasız bir şekilde de yanılmıştır. 2000 yıl önce kıyamet zamanlarında yaşadıklarına inanan Hristiyanlardan ne farkları vardır? Elbette hiçbir farkları yoktur. İşin daha bile ötesinde, dünyayı cennete dönüştürecek olan kurtarıcı devrimi beklemektedirler. Evet, solculuk böyle kategorilendirilebilir. Halk, tanrıdır. Sistem/Kapitalizm, şeytandır. Devrim, kurtarıcıdır. Komünizm, cennettir.
Sağcı İdeolojiler
Peki sağcı ideolojilerin bundan çok bir farkı var mıdır? Tam tersine, onlardaki benzerlik çok daha basit bir şekilde görülebilir. Bu yüzden onların saçmalığını kanıtlamak için daha bile az zaman gerekmektedir. Millet, halk, ırk, ulus, din, devlet, kapital, gelenek gibi kavramları merkezlerine alarak onlar da aynı şeyi yaparlar. İnsanların hayatla ilgili memnuniyetsizliklerini bu soyut kavramlara aktararak, onları sömürür ve kendi ideolojilerinin kölesi haline getirirler. Kurtarıcı bu sefer bir devrim değil de, aşağı ırkların temizlenmesi olur. X milletinden kurtulmak olur. Tanrısal Devlet Baba'nın kölesi haline gelmek ve onun için her şeyi yapmak olur... Devlet gibi somut bir oluşum bile, soyutlaştırılarak bir kutsallık mertebesine yükseltilir. Zira halk ideolojisinde de böyle olmuştur. Bir arada yaşayan insan grupları vardır fakat insanların kafasındaki "halk" kavramı asla olan şeye denk gelmez. Hatta böyle bir şey tahayyül bile edilemez.
İdeoloji bazen gözümüzün içine sokulur.
Kendisine anarko-kapitalist diyen kişilerin ideolojisinin de bunlardan bir farkı yoktur. Bu sefer de birey ve özgürlükler soyutlaştırılarak ideolojinin merkezine alınır. Kendisine tapan narsistleri bir araya getiren bu ideoloji, her türlü iğrençliği, pedofiliyi bile meşrulaştırır. İddialarının aksine ne anarşist, ne de herhangi ciddiye alınacak bir yanı olan bu ideoloji, 21. YY'da popülerleşmiş olan en aşağılık düşünce akımıdır.
İdeoloji bazen de hiç beklenmedik şekiller alabilir.
Solcu ideolojilerin, sağcı ideolojilerden en büyük farkları, bu sömürüyü daha kapalı bir şekilde yapmalarıdır. Doğrudur, günümüzde bu sömürüyü en başarılı ve en yaygın şekilde yapan ideoloji, kapitalist ideolojidir. Sahte bir fırsat eşitliği kisvesi altında, insanların bilerek ve isteyerek kendilerini köleleştirmelerini sağlar. Sadece birkaç yüzyıldır var olan kapitalizm nasıl oluyorsa "doğal"dır. Sanki başlangıcı ve sonu yokmuş gibi, iki yönde de ezele uzanır. İnsanlar dünyanın sonunu hayal edebilir ama kapitalizmin sonunu hayal edemezler. Ancak ve ancak, solculuğun yarattığı ideoloji kapanı bundan daha bile kurnazdır. Bunun sebebi oldukça basittir fakat görmesi bir o kadar zordur. Solculuk, kapitalizmin bu kapanını gösterdikten sonra, hiç fark ettirmeden, kapitalist ideolojinin yıkılmasından doğan boşluğu kullanır. Bu ideolojik boşlukta ve amaçsızlıkta, kendisini hemen insanın zihnine yerleştirir ve kendi tanrıları ile şeytanlarını doldurur. İşte bu yüzden, solcu ideolojinin tuzağını fark etmek daha bile zordur. Kendisini bir yalan yıkıcı ve gerçek yaratıcı olarak sunmaktadır. İşin daha ötesinde, eğer kapitalist ideoloji bu kadar kötüyse, din yalansa (bunu kanıtlamak için uğraşmayacağım bile, zira benim yerime zaman bunu yapıyor), herhangi bir sağcı ideoloji saçmaysa, geriye solcu ütopyalar dışında ne kalmıştır? Eğer insan bunlara da sarılmazsa, bir boşluğa düşecektir. En azından böyle söylenir ve pek çok solcu da bundan korkar.
Çevreci İdeolojiler
Bu noktada, bahsetmeye değer başka bir ideoloji tipi karşımıza çıkıyor. Son yıllarda iyice popülerlik kazanmış olan çevreci ideolojiler, insanın doğa anaya aşırı zarar verdiği ve bunun kefaretini çektiği düşüncesi etrafında birleşir. Aynı zamanda, bu ideolojilere göre kıyamet eşiğinde yaşamaktayızdır ve günah çıkarmazsak, yani doğal yollara dönmezsek, dünyada cehennemi yaratacağızdır. Günümüzde elbette ciddi çevresel sorunlar vardır ve şu anda, bunların içinde en tehlikelisi iklim krizidir. Bütün insanlığı bekleyen devasa bir krizdir. Ancak bu demek değildir ki, işin içinde bir ideolojik sömürü mevcut değildir. Çevreciler içinde, kendi sorunlarını bu çevreci davalara, ideolojiye aktararak onlarla başetmeye çalışan oldukça fazla insan vardır. Oysa bu kişilerin öncelikle ihtiyacı olan bir dava benimseyip, onun için savaşmak değildir. Kendi hayatlarında kişisel tatminsizlik yaratan meselelerle mücadele etmeleridir. Streslerinin sebebini kendilerinden daha büyük bir şeye yansıtarak, kendi sorunlarından kaçmaktadırlar. Bunların içinde en kötüsü, ekolojik bir çöküşü büyük bir istekle bekleyen kitledir.
Çevreci ideolojide doğal düzenden ütopik bir şekilde bahsedilir. Oysa gerçek bundan daha uzak olamaz. Doğa, anamız olabilir ama aynı zamanda berbat bir annedir. Tarih boyunca sayısız insanı öldürmüş salgın hastalıklar vardır. Soğuk yüzünden, açlık yüzünden, susuzluk yüzünden, parazitler ve vahşi hayvanlar yüzünden ölen sayısız insan mevcuttur. Doğa aynı zamanda kendi içinde de acımasızdır. Doğadaki öldürmeler, belgesellerde arkaya duygusal bir müzik konularak anlatıldığı gibi gerçekleşmez. Hayvanlar canlı canlı yenir, beyinleri onlar canlıyken parçalanır, bağırsakları, penisleri ve testisleri onlar daha ölmeden avcılar tarafından koparılır. Yeni doğmuşlar, doğdukları anda avcılar tarafından öldürülerek yenilir. Açlık ve hastalık her yerde kol gezmektedir. Doğa, kesinlikle dehşet vericidir ve bizi doğanın vahşetinden bir derece de olsa koruyan yegane şey, icat ettiğimiz insan uygarlığıdır.
Gerçek Dünyalar
Bahsedilen ideolojilerin hepsindeki en büyük sorun, insanın kendi değerini kanıtlaması için bir dünya oluşturmak zorunda olmasıdır. Bu şekliyle, solcu ideolojiler de, sağcı ideolojiler de Nietzsche'nin "Gerçek Dünya" yani wahre Welt örneklerine benzemektedirler. Aşağıda daha detaylı açıklanan bu kavram, kısaca, içinde yaşadığımız dünyanın ötesinde bir "Gerçek Dünya" olduğu inancıdır.
Wahre “gerçek, hakiki” anlamına gelir ve Welt ise “dünya” demektir. Yani Türkçede “Gerçek Dünya”, İngilizcedeyse “True World” denilen olaydır. Peki bu ne demek oluyor?
Nietzsche’nin bir yazısı vardır “Wie die »wahre Welt« endlich zur Fabel wurde” isminde.
Wie die »wahre Welt« endlich zur Fabel wurde
İngilizce karşılığı ‘How the “True World” Finally Became a Fable, The History of an Error’ oluyor.
HOW THE “TRUE WORLD” FINALLY BECAME A FABLE
Türkçe karşılığı“Gerçek Dünya” Sonunda Nasıl Bir Masal Haline Geldi, Bir Hatanın Tarihi.
İngilizceniz veya Almancanız varsa yukarıdaki linklerden okuyabilirsiniz. Aynı şekilde, aşağıdaki İngilizce yazı, burada neyin anlatılmak istendiğini güzel bir şekilde açıklıyor.
Nietzsche and the True World
Bu yazıyı, İngilizceniz varsa okumanız gerçekten tavsiye edilir. Okumayanlar için, alakalı kısımları şöyle bir özet geçeyim.
Nietzsche’ye göre, bilge birçok filozof da dahil olmak üzere, pek çok insanın içine düştüğü bir hata vardır. O da, Gerçek Dünya mitidir. Bu mite göre, insanların ulaşabileceği ütopik bir düzen vardır ve şu an içinde bulunduğumuz dünya geçicidir. Julian Young, bu durumu şöyle açıklar.
“Gerçek dünya bir hedeftir; öyle bir hedeftir ki, ona ulaşmak… ‘sonsuz mutluluk’ durumuna, bir cennete, veya bir ütopyaya girmektir. Böylece gerçek dünya felsefeleri… hayata bir yolculuk gözüyle bakarak ona anlam verir; ‘kefarete, yolculuğun stres ve rahatsızlığını çokça telafi edecek bir varışa’ bir yolculuktur.” (The Death of God and the Meaning of Life, Julian Young)
Üç Gerçek Dünya
Nietzsche bu mitle oldukça ilgilenmiştir çünkü bunu bir hata olarak görür. Bu, nihilizmden ve anlamın yok oluşundan bir kaçış yoludur fakat yanlıştır. Aslında bir gerçekliği olmasa da, hem insana kendisini önemli hissettirir hem de hayatına sahte bir anlam katar. Nietzsche değil fakat incelemenin yazarı burada üçe ayırıyor bu gerçek dünya mitlerini; zamansal olanlar, monistik (tekçi) olanlar, sonsuz olanlar.
– Zamansal olanlar, eninde sonunda bu dünyada gerçekleşeceği düşünülenlerdir. Tarih felsefesiyle yakından ilgilidirler. Ünlü ekonomist Ludwig Von Mises’in sözleriyle şöyledir. “Tarih felsefesi, insanlığın tarihine farklı bir noktadan bakar. Tanrı veya doğa veya başka bir insanüstü varlığın, olayların akışını belli bir sona doğru yönlendirdiğini varsayar…” (Theory and History, Ludwig von Mises)
Buna ünlü bir örnek, Karl Marx’ın“tarihin sonu” ütopyasıdır. Sınıf çatışmalarının eninde sonunda sınıfsız bir toplum yaratacağı ve bunun ütopik bir düzen oluşturacağı fikridir.
– Monistik olanlar, nasıl okyanuslardaki dalgalar okyanusla aynı dokudansa, insanın gerçek benliğinin evrenin ruhuyla aynı dokudan olduğunu savunurlar.
Monistik gerçek dünyalar, bireye, kendi varlıklarının kendilerini aşan bir şey olduğu hissini verir.
Buna ünlü bir örnek, Hintli inanışıdır. Buna göre, bireysel olan bir illüzyon, bir yalandır ve evrensel ruh olan Brahman’ın bir yansımasıdır sadece. Hayattaki amaç, bu yalansal bireyselliği aşmak ve ‘gerçek benlik’ denilen ‘atman’a ulaşmaktır. Atman, Brahman ile aynı şeydir.
– Üçüncü olarak, sonsuz olanlar vardır ki, İbrahimi dinlerin sahip oldukları da budur.
Bu kısmı fazla açıklamaya gerek yok çünkü diğer dünya ve sonsuz hayat fikrinin ne olduğunu, herkes aşağı yukarı biliyor.
Gerçek dünya mitlerinin hepsinin işlevi, bireylerin varlığına bir anlam yüklemek, bir amaç vererek geçiciliği yenmek, zaman zaman acınası bile olabilen hayatın, zorluklarının üstesinden gelmeyi sağlamaktır. Nietzsche bu fikri sorunlu bulur çünkü bunun çilecilik olduğunu söyler. Kesin olarak yaşayacağımızı bildiğimiz tek yaşamı bir araç, katlanılması gereken bir çile olarak görmeye ittiğini söyler.
Tarihin sonu inancıyla, solcu ideolojiler doğrudan buna girer. Din zaten bu tanımlamanın kökeni olan ideolojidir. "Haklı", "Seçilmiş" vb. milletlerin üstün geleceği ve dünyaya hükmedeceği gibi milliyetçi inançlar da böyledir. Ancak wahre Welt kavramı, sadece zamansal bir sona ulaştıktan sonra keşfedeceğimiz bir ütopya sunan düşünceleri betimlemesi açısından önemli değildir. Daha büyük bir şeyi ima eder ve o da şudur: insanın değeri ancak ve ancak daha büyük bir sistem içindeki rolüyle önemlidir.
İşte bu inanç, insanın ideolojik olarak sömürülmesinin kaynağıdır. İnsanın, kendi değerini bilmesi için, onun değerini ona sunan bir dünya kurma zorunluluğu hissetmesidir. Oysa insan basitçe evrene deklare edemez mi, ben değerliyim diye? "Nesnel" kavramlarda değerini aramak yerine, kendi öznel koşullarında bunu gerçekleştiremez mi? Sevgiyi tanrıda aramak yerine, kendi çevresinde arayamaz mı? Soyut bir halkı sevmek yerine, kendi çevresini sevemez mi? Amacını soyut ve muğlak şeylerde aramak yerine, kendisine ulaşılabilir hedefler koyamaz mı? Özgürlüğü soyut bir şekilde aramak yerine, kendi kişisel özgürlüğünü arttırıcı eylemlerde bulunamaz mı?
Sömürü
Bu ideoloji eleştirileri hiçbir şekilde, insan sadece izole bir şekilde vardır anlamına gelmez. Ancak insanın kendisini, onun öznel yaşanmışlıklarını ve tecrübelerini merkezden çıkararak, onun yerine uzak ve soyut bir kavram yerleştiren her düşünce biçimi, "daha büyük" bir amaç uğruna bireyin kendisine zarar verecektir. Onu harcayacaktır, onu öldürecektir. İnsanın değerini düşüren ve onu basit bir araca indirgeyen her türlü düşünce, onu taşıyan bireye zarar verir. Onu, içinde yaşadığı kendi öznel gerçekliğinden ve bunun sorunlarından koparır, bunun yerine soyut muğlaklıkların havada uçuştuğu ve asla çözüme varılmayan bir "Gerçek Dünya" evrenine yerleştirir.
Bütün bunlara ek olarak, bireyler fiziksel gerçeklik artık ortadan yok olduğu için, bu daha büyük amaçlar uğruna sürekli olarak manipüle edilirler. Sorunlarını çözmek için onu kendi öznel gerçekliklerine yönlendirmezler. Bunun yerine, ideolojinin oluşturduğu soyut gerçeklikte asla varılamayacak olan bu çözümü arattırırlar. Oysa bu insanı sadece daha çaresiz hale getirecektir. Belki de istenen budur. İnsan daha çok çaresizleştikçe, ideolojinin içinde daha çok kayboldukça, daha çaresiz eylemlere başvuracaktır. Daha riskli ve daha şiddetli eylemler gerçekleştirecektir. Bu şekilde hem ideolojiye hem de bir yerde, ideolojiyi kullanan birilerine hizmet edecektir.
Devletçilik, halkçılık, muhafazakarlık, ulusalcılık, milliyetçilik, din, solculuk, anarşizm, kapitalizm, çevrecilik vb. her akım bir ideolojidir ve bütün bunların hepsi, istisnasız bir şekilde, var olan gerçek bireyleri soyut muğlaklıklar adına değersizleştirir.
Burada sunulan düşünce de bu tuzaktan muaf değildir. Devletin durumundan biliyoruz ki, var olan gerçek şeyler, kolaylıkla soyut kavramlara dönüştürülebilmektedirler. Eğer bireye tapılırsa, bu sefer bireyci bir ideoloji yükselerek sömürüye yol açacaktır.
Yararlar
Bütün bu eleştirilere rağmen, şunları da belirtmek gerekir. Bu denilenler, bütün ideolojilerin tamamen yanlış olduğu anlamına gelmez. Örneğin, iklim krizi gerçektir ve başlamıştır. Zamanla sadece daha da şiddetlenecektir. Bu, insanlığın doğayı tahrip etmesinin bir sonucudur ve başka bedeller de vardır. Örneğin, orman tahribinin salgın hastalıkların çıkışını kolaylaştırdığı bilinmektedir. Ancak ideolojinin tuzağı şurada başlar: bu verdiğimiz zarar sebebiyle insanlığın büyük kısmının veya tamamının yok olması gerektiğini öne sürer. Böyle bir şey, insanlığı ve bireyleri değersizleştirir. Başka bir tuzağı, insanlığa zarar verse de, doğal yollara geri dönülmesi gerektiğidir. Bu, gerçekleşmemesi gereken bir şeydir. Doğa, vahşidir, katliam doludur ve medeniyet bizi bundan korumaktadır. Yani medeniyetin terk edilmesi gibi bir lüks yoktur. Sadece, onun üretim ve tüketim yolları daha uygun olacak şekilde değiştirilmelidir.
Başka bir örnek olarak, "halkçı" bir ideolojinin çoğunluğun yararına olan işler yapabileceği de kabul edilmelidir. Devletlerin daha sosyal olmasını ve ortalama veya düşük gelire sahip insanları destekleyici politikalar gütmesini sağlayabilir. Lakin aynı zamanda halkın ütopikleştirilmesini sağlar. Farklı bireylerin değerini düşürür. Yani popülizm yaratır. Günümüzde bu çok yaygındır.
İşin diğer bir boyutunda, herhangi bir şeye hizmet etmeyi bireyin aşağısında görmek, bu sefer de bireyci bir ideoloji doğurur. Örneğin, kendisine efendi seçmeyi reddettiği için herhangi bir durumda oy vermeyi reddeden bir anarşist, aslında kendisine zarar vermektedir. Kafasındaki ideolojik hedef o kadar imkansızdır ki, kendi hayatını somut bir şekilde iyileştirebilecek bir uğraşı tamamen reddeder. Önemsediğini söylediği topluma da zarar verir. Bundan her durumda oy verilmesi gerektiği çıkarılmamalıdır. Bazen oy vermemek de bir seçimdir ve pozitif şeylere yol açabilir (İleride daha iyi adaylar çıkarılması gibi. Örneğin bu, Ekmeleddin'e oy vermeyi reddedenler sayesinde gerçekleşmiştir). Ancak, somut sebepleri etraflıca hesaplanmadan, tamamen reddetmek yanlıştır çünkü somut getirileri vardır.
Son olarak, insanın hayatındaki tek önemli şeyin bireyin sadece kendisi olması gerektiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. İnsan, toplumsal bir canlıdır ve herkesin hayatında, toplumsal ile bireysel arasında bir denge olması gerekmektedir. Öbür türlü toplum var olamaz ve bu herkese zarar verir.
Körlük
Peki, o zaman ideolojiler neden sömürü içermektedirler? Bu konuda, bütün ideolojilerin dört karakteristiği olduğunu öne sürüyorum.
1) Her ideoloji, biaslar, yani önyargılar içerir. Her önyargıda olduğu gibi, bu biaslar, zararlara ve düşüncemizde boşluklara yol açarlar. Örneğin, var olan her ideoloji, şu anki korona krizinin kendisini doğruladığını öne sürmektedir. Milliyetçiler, küreselleşmenin terk edilerek ulus devlet sistemine dönülmesi gerektiğini söylemektedirler. Küreselleşme taraftarları, daha iyi kurulmuş ve daha küresel kurumlar ile yapılara ihtiyaç olduğunu söylemektedirler. Örn. küresel bir sağlık hakları. Sosyalistler, kapitalizmin sonunun geldiğini söylemektedirler.
2) Her ideoloji, çıkar ilişkileri içerir. Hiçbir ideoloji var olduğumuz dünyadan ayrı bir baloncukta var olmaz. Gerçek kişiler ve gerçek kurumlar tarafından kullanılırlar. Örneğin, sosyalist bir lider, sosyalist ideolojiyi kendi çıkarları için kullanır. Bir politikacı, devletçiliği kendi çıkarı için kullanır. Bir popülist, halkçılığı kendi çıkarı için kullanır. Örnekler çok daha fazla çoğaltılabilir.
3) Araçlar, amaç haline gelir. Örneğin, paranın ortaya atılması onun bir araç olarak kullanılmasıdır fakat zamanla, kapitalizm içinde, daha fazla para edinmek tek amaç haline gelmiştir. Sosyalizm, halkın iyiliği için kurulmuştur fakat SSCB'de görüldüğü üzere, bir araç olması gereken devlet, bir amaç haline gelmiştir. Aynı şey, Türkiye'de devletin halktan üstün tutulmasında da görülebilir.
4) İdeolojiler, toplumsal olgulardır. Yani, halk arasında yayılmaları gerekir ve bu da aşırı bir basitleştirme gerekir. Nüanslar ve önemli ayrımlar kaybolur. Onların yerini çok büyük genellemeler alır. Büyük sorgulamalar sonucu varılmış sonuçlar, sadece ezberlenen önyargılara dönüşür. Buna örnek olarak, ulusalcılar verilebilir. Ulusalcılar, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir projesi sonucu oluşmuşturlar. Laik bir halk yaratmak amacıyla başlanan bu proje, büyük oranda amacına ulaşmamıştır ama laikliği ve benzeri değerleri şevkle savunan bir kitle ouşturmayı başarmıştır. Ancak bu insanların çok büyük çoğunluğu, bunu empirik bir inceleme sonucu veya uzun sorgulamalar sonucu ulaşılmış sebeplerden dolayı yapmazlar. Sadece, bu biaslarla yetiştirildikleri için yaparlar.
Bunların yarattığı tuzaklarla başetmek için, bunlarla sınırlı olmamak üzere, birkaç önlem alınabilir.
1) İnsan, her zaman kendi biaslarını incelemelidir. Kendisini sürekli olarak sorgulamayı bir alışkanlık haline getirmelidir. "Ben bunu söylerken hangi sebeplerle söylüyorum? Hangi önyargılarım buna yol açıyor?" diye sormalıdır. Biaslarının farkında olmak ve bunları kontrol etmek kritiktir.
2) Mantıksal sebep-sonuç ilişkilerinin nasıl ilerlediğini iyi bir şekilde öğrenmelidir. Rasyonel düşünceyi kavramalıdır. Bunun bir uzantısı olarak, istatistik biliminin temellerini öğrenmeli ve istatistiksel düşünmeyi kavramalıdır. Pek çok ideolojinin sahip olduğu en büyük tuzaklardan birisi, istenilen veri grubunu seçmesi, yani sadece kendisini doğrulayan örnekler üstünden ilerlemesidir.
3) Herhangi bir ideolojinin söylediği herhangi bir şeyin doğru olup olmadığını belirlemek için, çok temel ve tam da bu yüzden her şeyden daha önemli olan şu soruyu sormalıdır: "Dediği gerçek mi?" Bunu, ideolojilerin her bir iddiası için, titiz ve ağır bir şekilde sormalı, testler ne kadar sürüyorsa sürdürmelidir.
Moderatör tarafında düzenlendi:
