Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Uncle'dan Öyküler

Uncle Paulie

Şalıom
Gözcü Baykuş
Sanat Tüccarı

Not: Hikayeyi Hiluluk nicki ile Epiknovel'de de paylaşmıştım.

Kulağındaki ucuz alternatif rock şarkısı çelişkilerle kıvranan ruhunu giderek daha da donuklaştırıyordu. Uzun zamandır kesmediği kirli tırnaklarını tarak görmemiş kahverengi saçlarına götürdü.

Elinde kalan bir tutam saçı üfledi.
Sonra, şu zalim gerçeği fark etti. Aslında uzun zamandır farkındaydı. Artık çocuk değildi, babasının olmasını düşlediği kişinin ise epey uzağındaydı. Kendini teskin etmek için, "Bunu ben seçmedim," dedi. Ancak her zerresi biliyordu ki hayatta en iyi olduğu şeydi bahaneler.

Bazasında oradan oraya dönen Suriyeli alarmın sesi ile toparlandı. Yarım yamalak bildiği Türkçe ile okkalı bir küfür savurdu.

Çankaya'nın nispeten elit bir semtinde yaşayan Suriyeli vakit kaybetmeden baba yadigarı piyanosunun başına oturdu.

Hain bir evlat... Sanırım hayırsız bir evlattan daha kötü. Belki ikisi aynı şeydir.Rahmetlinin en büyük hayali bir oğlunun virtüöz olmasıydı. Rahmetli dini bütün bir adamdı. Rahmetlnin hayalleri her şeyiydi. Ve onlarla öldü.

Peki oğlu? Dinsiz bir tüccar... Sanırım beni tanımlayan şey bu. Gurbetteki bir tüccar. Yine de bence bu bir din bezirganı olmaktan daha iyi.

Yüzüne çarptığı su kesmeyince üç hafta sonra duşa girmeye karar verdi. Küvete doldurduğu soğuk su Suriyeli'yi tiril tiril titretti. Bir nebze rahatlatsa da tam manasıyla teskin ettiği söylenemezdi.

Bunun sebebi seçime yetişmesi gereken reklam şeyleriydi...

"Yetişmezse hımbıl yine köpürecek..."

Peki para için yazılan satırların, çalınan tınılar babasının kutsalı olan "sanat"a ihanet değil miydi? Bu düşünce kuduz, inatçı bir köpek gibiydi. Piyanonun başına oturduğu, her bastığı nota sonrası kovalar dururdu.

Rahmetli büyük bir adam olamadı. Bu sebeptendir yükledi hayallerini oğluna. Yanlış anlaşılmasın, güceniyor değilim. Rahmetliyi severdim. İyi bir adamdı. Yalnız insanı çıldırtacak derecede saftı.

Bu saflığa nasıl ihanet edebilirim?


2023 yılı için çağ dışı sayılan tuşlu telefonu titredi. Mesaj hımbıldandı.

"25 Haziran yaklaşıyo beyler.... Jingle'ları hazır edin.. Bizi şunlarla papaz etmeyin, gözünüzü seveyim. Sikerler belamızı."

Suriyeli gülümsedi. "Hımbıl... Toplu mesaj atmış bir de."

Saçını kurulamak için telefonu bırakacakken telefon tekrar titredi. Ekranda gördüğü isim yüzünü buruşturmasına sebep oldu. Arayan o kadındı. telefonu geciktirmeden açtı.

"Efendim Ebru hanım?"

"Ha, Mozad... Rahatsız etmedim ya?"

"Ha estrağfirullah... Buyurun."

"Patron sağcıların Jingle artı sözleri ikimize kitlemiş...."

Bu haber, Suriyeli'yi soğuk sudan daha fazla titretmişti. Hayal kırıklığını gizlemeye çalıştı.

"Haberin var mıydı?"

"Hayır hanımım..."
Yarım saniye durumu idrak etmek için duraksadı.

"Peki her hangi bir tema belirlediler mi?"

"Ne teması oğlum? Sağ parti bunlar, savaşlı mehterli bir şeyler ayarlayacağız işte. Sözler bende. Jingle'lar elinden öper."

Besteci afalladı. "Yalnız benim işim çoktan belirlenmişti. Ana haberler için arka plan yapmam istendi sadece!"

Kadın köpürdü. "Ben mi belirliyorum kardeş bunları? Müptelası mıyım ben? Git patronla konuş derdin varsa!"

Eliyle duvara tutundu. Nefes alışverişleri hızlanmıştı. Ebru denen kadınla konuşmak, zaten pek iyi bir durumda olmayan özgüvenini fazlaca sarsıyordu. Bunun sebebi kadının sertliği miydi? Aşağılık kompleksleri mi bilmiyordu.

"Özür dilerim, ben..."

Kadın sesini yumuşattı. "Patladıysam kusura bakma... Ama 25 Hazirana yetişmezse bunlar sürerler bizi. Sen de beni anla."


Burayı yazdıkça güncellerim...
 
Ev Faresi

Not: Bu Epiknovel'de paylaştığım Crow-Karasu adlı hikayemde geçen bir yan ara hikaye.

Çok uzun zamandır kendime mani olamıyorum. Öz kontrolümü sanki kaybettim. Belki Ev’e hizmet ettiğim zamanlar daha iyiydi yaşamım. Koşulsuzca hizmetimi sunduğum, yalnızca tepeden kardeşlerimin, büyüklerimin lafıyla ayaklarımı ileriye ya da geriye götürdüğüm dönemler. Belki de hep böyle yaşamalıydım.

Belki “Fare” olmak çok daha iyiydi. Belki de o iki küçük kızı öldürseydim, emirleri sorgulamadan uygulasaydım çok daha mesut olurdum. Belki hala etrafımda kardeşlerim olurdu. Belki de rütbe atlardım.

Sonuçta parlak bir öğrenciydim. Bulunduğumuz kıta okyanuslarla kaplı. Ve ben kahrolası bir köpek balığı kadar iyi yüzüyordum. Kılıçtaki hünerlerim eşsizdi. Neden rütbe atlamayacakmışım ki?

Şu an bunları suratımda iğrenç bir gülümsemeyle yazıyorum. Bağlı bulunduğum Ev, her türlü kafir icraatını yasaklamıştır. Gri mavinin üzerinde yalnızca Ev’in mücahitleri okuma yazma bilme hakkına sahiptir. Ve ben o seçili mücahitlerden birisiydim.

Burası öyle bir kıtadır ki, Muzaffer Arthur bile buraya ilişemez. İsyancı krallar, kara kardeşler, en kuzeydeki yaratıklar… Hiçbiri buraya ilişemez.

En azından bize öğretilen buydu. İkilemde kaldığım tek konu cihada bağlı kalıp kalmamak da değil. Belki günahkar bir kafir olarak yaşasam, önüme gelen kadını ya da oğlanı becerip, Ev’in yasakladığı tüm nimetlerin tadına varsam. Bu da hastalıklı zihnimi fazlaca kurcalıyor.

Ama artık bunların hiçbirini yapacak itici kuvvet içimde mevcut değil.

Bunları biri okursa eğer, eminim beni kaçık bir yobaz olarak niteleyecek. Evet, katıksız bir yobaz olduğum dönemler oldu.

Bir Fare olmak, bir hiç olmaktan daha iyiydi beynimin pişman tarafına göre. Yüreğim ise huzurluydu. Ama bu huzur aşırı boğuktu.

Ödlek, kendimi bu durumun, kaçak durumunun hain durumunun içinden kurtarmak isteyen yanım ise yelken açmamı söylüyordu. Güney Pasifik’i aşıp Avustralya’ya, oradan Afrika ve en son Victorious Hanedanı’nın hüküm sürdüğü topraklara, Avrupa’ya.Belki bir ajan olarak sürdürürüm ömrümü. Eminim ki Arthur bu fırsatı geri tepmez.

Bunu gerçekten yapabilirim, Ev’in tüm sistemini ezbere bilirim, hangi çıkış noktası hangi giriş noktası uygundur hala hafızamda.

O gün karşılaştığım iki kız… Şu an ne yapıyorlar? Ah, yaşça daha büyük olan kız epey hoş gelmişti.

Okyanusya’da yalnızca yalnızca din tanımaz kâfirler kadınlarla gönlünce olabilirdi. Bir de Ev’in ulu hakimleri.

Vesaire, vesaire… Size ne anlatırsam anlatayım yaşadığım hezeyanları anlayamayacaksınız. Pek çoğunuz benim bir yolsuz olduğumu, ağabeyleri adına yakıp yıkan bir yobaz olduğumu düşünecek. Varsın öyle olsun, ancak üzülerek söylemeliyim ki değilim. Öyle olma fırsatını ellerimle teptim.

Peki neden? Tanımadığım bir köşk fahişesi ve onun uşağı için. Gökyüzündeki, yer altındaki tüm ilahlar, onların hasımları iblisler. Benim kadar avanak olanını gördünüz mü?

@Lorem Ipsum

Az önce yazdım bunu. :D
 
Milenyum Mesihi
"İblis'i fenalığa iten nedir? Nicedir merak eder dururum ana. Tanrı'nın kulağına zorbalığı üflemesi mi? Yoksa senin gibi itilip kakıldığı için mi kötü şeytan kısmı?"

Gökyüzüne baktı, sulusepkene karşı gülümsedi. "Peki ya İblis'e şeytanlıktan başka seçenek bırakmadılarsa?"
Kadın oralı olmadı. "Ben annen değilim çocuk. Hem ne bileyim ben?"
Çocuk başını salladı, başını gökten indirmedi. "Komşular konuşup duruyor annem senmişsin, doğurup atmışsın beni."

Kadın kıkırdadı. Kızıla çalan turuncu saçlarını öne attı. "Benim gibi bir kevaşeyi mi anneliğe yakıştırdın? Ne salak bebeymişsin sen."
"Hiç yoktan iyi değil mi? Herkes bilir ki bir sıfırdan iyidir."
Elini kadının koluna uzattı. Ne var ki kadın yine oralı olmadı. Ama bunu fenalığından kötülüğünden yapmadı. Çocuğu kötülük yapacak kadar bile umursamamıştı.

Kadın bu sefer yanıtsız bıraktı. Dizinin dibindeki birasından bir yudum alıp ayağı kalktı.

"Sohbetimiz burada bitiyor. Umarım anneni bulursun."

Çocuk yüzünü kadına çevirdi.

"Annemi çoktan buldum. Ama bir önemi yok. Katledileceğim bu ikindi vakti, ezan okunmadan."

Küçük bedeni radikallerin ayakları altında ezilirken, kadın derme çatma bir kulübenin çatısından izledi Milenyum Mesihi'nin katledilişini.


Meczup

"Gözlerini ayırma!"


Oğlanın kulaklarında bu cümle yankılanıyordu. Ve diğer klişeler, savaş, mücadele et, başarabilirsin, kalemi bırakma.

Oğlan tebessüm etti. Kolaysa siz yapın. Siz sikikler bir kere de nasıl yapacağımı söyleseniz ya. Yapamıyorum. Artık yapmamı beklemeyin.

Kulaklığındaki alternatif rock şarkısı artık bayatlamıştı. Bu grubu tanımıyordu bile.

Üst kattan gelen gürültüler artık tepesini attırmıştı. Elini arap saçına dönmüş, taranmamış saçlarına götürdü.

Uyumak istiyordu, ama uyuyamazdı. Kalemi tekrar eline aldı. Ancak bu sefer bırakması bir öncekinden daha kısa sürdü.

"Anne! Şu koduklarımı sustur!"
Beş dakika sonra tekrar bağırdı. O an tek istediğinin sessizlik olduğunu düşünüyordu. Şu piçler susarsa odaklanabilirim. Evet. Yazmak. Bu benim yeteneğim. Ben bunun için doğdum. Bu tutunabileceğim tek şey. Bu beni gökyüzüne ulaştıracak şey. Sikerler.[/SPOILER]
,

"Bir susun, yeter!"
Pencereyi açıp biraz hava aldı, ne var ki bu da teskin etmemişti. Yakacağım. Yemin ederim bu koduğumun mahallesini yakacağım. Bu internetteki dallamaları da!

Eline tekrar kalemi aldı.


"Son büyük savaş geçtiğimiz yüzyılda vuku buldu. Ne derler bilirsiniz, 23.yüzyıl, konu sosyal haklara geldiğinde hiçbir çağda görülmediği kadar iyi durumda. Dostum, bunlar ne konuştuğunu bilmiyor. 23.yüzyılda dünya can çekişiyor, sokayım propagandalarınıza. Çin'de insanlar nefes alamıyor."

Kalemi bıraktı. Son cümleyi sildi, daha iyisini düşündü. Ama aklına daha iyisi gelmedi.
"SUSUN!"

Kalemi tekrar eline aldı.

Yeni yüzyılın o ihtişamlı, o görkemli iyi ve yüksek fen dolu odalarında olmayan bir şey var. Evet, bu izbe mahallede, bilmem kaçıncı özür dilerim dünya ülkesinde. Biliyorum ki bunu söyledikten sonra her biriniz benimle alay edeecek, benim hayal kuran bir zavallı olduğumu söyleyecek. Buna itiraz etmeyeceğim. Ama, ben bu çelimsiz ellerime, yarı âma gözlerime inanıyorum. Siz ne kadar vazgeçirmeye çalışsanız da beni hakir görseniz de, bana gülseniz de... İnanacağım, yemin ederim inanacağım.

Kalemi masaya vurup ayağı fırladı. Eline bir süpürge alıp tavana vurdu.

"Anne! Polisi ne zaman arayacaksınız?!?!"

Odanın ucuz bir boyayla sıvanmış boyası züğürtlüğünü yüzüne vurdu. Her neyse, bu onun için hiç önemli değildi. Ben inanıyorum. Yani inanıyorum.
İçinden kahkaha atmak geldi, ama bunu yapmadı. Bu irin akan çukurda başka ne yapabilirim ki?


Tekrardan pencereyi açtı. Uzun sarı saçları rüzgarda savrulurken sessizliği fark etti. Çok ses vardı, aynı zamanda hiç ses yoktu. Bu ne aptal bir çelişkiydi ki herkes ağzından tükmükler saça saça konuşuyordu, ama aslında hiçbir şey anlatmıyordu. Her gün binlerce insanın gözüne temas ediyordu, ama sanki görünmezdi.

Yeni yüzyılda hava ekosistemin iyi günlerindeki kadar berrak değildi, ama yine de derin derin nefes almaya çalıştı. Üst kattaki partiden gelen sesler kulağını tırmalasa da, oralı olmadı.

Biriniz ses versin. Yalvarırım.


Edit: Konuyu bir türlü düzgün ayarlayamadım. :( Spoiler içinde düzenli bi şekilde ekleyecektim ama.​
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Kimim?

Boğuk rutubetli hücresinin kapısını döven gardiyan, kendi yöntemiyle yemek vaktini haber veriyordu.

Memur istifini bozmadı. İştahı yoktu. Hoş, olsa da bu tımarhanenin yemeklerini itin önüne koysan o bile burun kıvırırdı.

"Gelmeyeceğim."

Avluya açılan odanın camlarına vuran beyazlık adama tarif edemeyeceği bir teselli veriyordu.

Eline kalemini alıp hücrenin ışık alan tarafına geçti.

Kimim, nereden gelirim? Burada neden tutulurum bilmem.

Tek bildiğim, bu hücredir yuvam.
Dostum, kodaman kısmının okumaya tenezzül etmediği, kapı önüne koyduğu kitaplardır,
Yazgı mıdır bu, yoksa var mıydı bir günahım?
Bu bilinmezdir bana asıl zulüm. Kimim, nereye giderim?
İçimdeki ödleği katledecek bir mertlik kılıcıdır ihtiyacım belki,

Kimim, nereye gideceğim, nece olacak ahvalim?

 
Boğuk rutubetli hücresinin kapısını döven gardiyan, kendi yöntemiyle yemek vaktini haber veriyordu.

Memur istifini bozmadı. İştahı yoktu. Hoş, olsa da bu tımarhanenin yemeklerini itin önüne koysan o bile burun kıvırırdı.

"Gelmeyeceğim."


Avluya açılan odanın camlarına vuran beyazlık adama tarif edemeyeceği bir teselli veriyordu.

Eline kalemini alıp hücrenin ışık alan tarafına geçti.

Kimim, nereden gelirim? Burada neden tutulurum bilmem.
Tek bildiğim, bu hücredir yuvam.
Dostum, kodaman kısmının okumaya tenezzül etmediği, kapı önüne koyduğu kitaplardır,
Yazgı mıdır bu, yoksa var mıydı bir günahım?
Bu bilinmezdir bana asıl zulüm. Kimim, nereye giderim?
İçimdeki ödleği katledecek bir mertlik kılıcıdır ihtiyacım belki,
Kimim, nereye gideceğim, nece olacak ahvalim?


Hücrenin ışıklı tarafı soluklaştı. Seher yaklaşmış demek. Güneş battığında beyaz önlüklü adamlar çocuğun bedenini incelerdi. Gardiyanların konuştuğu lisandan daha farklıydı dilleri. Tuhaftı ancak kendisi dışında herkesin onları anladığını hissediyordu. Küçük bir çocukken işler daha kolaydı.
Bu vakitler kapıları yumruklardı, özgürlüğü için yakarırdı, vücuduna zarar verirdi. Yıllardır karşı koymuyordu, konuşmuyordu, zorunda kalmadıkça yemiyordu. Bir zamanlar hücre arkadaşı olan adam ona insanların temel ihtiyaçları olduğunu söylemişti. Anlamadığı bir biçimde açlık hissetmiyordu, susamıyordu, uykusu gelmiyordu.

Bu durumu tuhaf bulmaya başladığında gardiyanların tekine sormuştu, mülayim olanına.

"Ben insan mıyım?"


Adam sorusunu yanıtsız bırakmıştı. İnsan olmalıydı, tıpkı diğerleri gibi iki eli ayağı vardı, sıradan bir yüzü vardı. Onu sıra dışı kılacak hiçbir şey yoktu.
Öyleyse niye? Niye buradayım? Odamdaki bu gamalı haç neyin nesi?

Gardiyan kapıya vurdu. İnceleme vakti gelmişti. Yine direnmedi, loş ışıklı beyaz odaya gidene kadar ne o, ne gardiyanlar ses çıkarmadı. Prosedürü artık bildiğinden adamların müdahale etmesinden önce sedyeye uzandı.

Beyaz önlüklü adamların konuştuklarından yine bir şey anlamadı, bir kelime hariç. Yine sadece "Memur"u çıkarabilmişti. Bu yüzden kendisine bu ismi koymuştu.

Uzun boylu, sarışın, mavi gözlü iri adamlardı bunlar. Kendisinden farklıydı. O kavruk tenliydi, gözleri gibi kara saçları vardı. Çenesi ve burnu biraz sivri olsa da yüz hatları diğer gördüğü insanlardan farklı değildi.

Bazen kendisini izlemeye gelen bir adamı anımsadı istemsizce. Kısa boylu, saçları taralı, bıyıklı. Anlayabildiği kadarıyla doktorlar ve gardiyanlar dahil herkes bu adama tapıyordu. Kendine özgü selamlama şekilleri vardı.

Vücudunun incelemesi tamamlandığında doktorlar kalkması için işaret verdi. Çocukluğunda bu sedyede yatarken kaçmanın planlarını yapardı. Yıllardır bunu aklından bile geçirmemişti. Kaç yıl geçtiğini söyleyemezdi, ancak hesaplamalarına göre yirmi üç yaşında olmalıydı.

Gardiyanlar artık kendisini arkadan kelepçelemiyordu, çocuğun kırıldığını iyi biliyorlardı. Artık karşı koymayacağına eminlerdi…

Yanlış yöne gittiklerini fark ettiğinde bir an için nereye gittiklerini sormak istedi. Ancak sormadı. Nereye gittiklerinin bir önemi yoktu, götürecekleri hiçbir yer, hiç kimse onu ilgilendirmiyordu.

Farklı bir kapıdan geçmişlerdi, burası daha önce görmediği bir yerdi. Gamalı haç dışında. Aynı olan tek şey oydu. Bir de demir parmaklıklar. Artık onlar olmadan bir hayat düşlemeyi bırakmıştı.

Gittiği yerde farklı insanlar vardı, daha önce görmediği insanlar, doktor veya gardiyanlardan daha çok kendisine benzeyen. Hepsinin yüzünde korku vardı.

"Burası neresi? Neden odama dönmedim?"


Gardiyanlar genelde sorularını cevaplamazdı, ancak bu defa teki dikkate almıştı.

"Bundan böyle diğerleriyle kalacaksın."


Diğerleri… Memur duraksadı. Gardiyanlar ve doktorlar dışı gördüğü, iletişim kurduğu kişi sadece bir zamanlar yanında kalan o yaşlı adamdı. O da çok kısa bir süre için kalmıştı. Bir an için o adama ne olduğunu uzun bir aradan sonra tekrar merak etti.

Kendisine kilitlenmiş şaşkın insanların gözlerinden onların bir bakıma kendisine benzediğini, fakat esasında çok farklı olduklarını anladı. Bu insanların gözlerinde hala umut vardı. Hala buradan çıkabileceklerini düşünüyorlardı.
Memur tiksindi, aptalca umutları midesini bulandırmıştı. Tırnaklarını etine geçirdi. Verdiği tepkiye kendisi de şaşırmıştı.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
unknown.png



unknown.png


unknown.png

Uzun zaman önce yazdığım bir hikayeden. Kaldı öyle
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Not: Önceki yazdığım hikayede kafamda toparlayamadığım çok şey vardı nereye bağlayacağımı bilemedim açıkçası ve biraz da gözüm yemedi. O yüzden farklı bir hikayeye başlayıp öbürünü kafamda şekillendirene kadar bu hikayeyi yazacağım.


Bölüm 1 - Açılın, Ben Doktorum
Güneş ışınlarının bir erkeğe kadınlar gibi etki ettiği zamanlar vardır. Halden anlamaz, maddiyatçı bir karı dırdırı kadar bunaltıcı, iç yakıcı olabilir. Öte yandan dondurucu soğuk tecrübe edildiğinde anlayışlı ve sevgi dolu bir genç kızın öpücüğü kadar tatlı ve bağışlayıcı olabilir. Tamae, otuz beş yıllık hayatı boyunca ikisini de tecrübe etmişti. Bu ülkenin sıcağı ise ilkine benziyordu. Tamae sıcaktan hoşlanmazdı, bir avare olmasına ve sığınacağı bir evi olmamasına karşın yaz insanı olmamıştı hiçbir zaman.

Nehrin suyu beklediğinden tatlıydı, buradan hayvanlar da su içiyordu ama olsundu. Elini tekrar akan nehir suyuna daldırdı ve yüzüne çarptı. Kıyıda soluklanıp nefes egzersizleri rutinini tekrarladı. Bunu bugünlerde oldukça sık yapıyordu. "Baskın"lar kendini çok sık tekrarlıyordu çünkü son zamanlarda. Tamae "baskın"lardan nefret ederdi. Beynini çürüten, içinde iyi ve güzel, yüksek ve onurlu ne varsa öldüren o his beynine ve kalbine hücum ettiğinde her şey eski önemini yitiriyordu. Tamae yolculuğuna bu histen kurtulmak için çıkmıştı.

Kaç yıl oldu? Altı, yedi? Bu habis şeytan beni çürütmeye başlayalı kaç sene oldu? Kurtulamıyorum. Bir hekim olmama rağmen çare olamıyorum, bir asker olmama rağmen öldüremiyorum. Göremediğin, dokunamadığın, öldüremediğin bir şeytan.

Bedeni iyice zayıf düşmüştü, günlerdir yemek yemiyordu. Ancak, bu yokluktan değildi. Adamın canı son günlerde hiçbir şey yemek istemiyordu.

Yüzüne tekrar nehrin ılık suyunu çarptı. Sonrasında yine nefes egzersizlerine başladı. Kınındaki kılıcını ve belindeki tabancasını kontrol edip akşam vakti tekrar yola koyuldu.

Bu ülkeye daha önce hiç gelmemişti, ancak başkentleri Ren'in namını duymuştu.

"Haydut Kral'ın Mücehveri."

Haydut Kral, bu isim Tamae'nin ilgisini cezbediyordu. Eski bir asker ve doktor olarak bu adamın özel olduğunun farkındaydı. Onunla bir işim yok.

Ren'e yolculuğu sırasında pek çok mülteciyle karşılaşmıştı. Ve bu durum adamı hiç şaşırtmamıştı. Dünyanın dört bir yanından çatışma haberleri geliyordu ve eğer emrinde adamların, başını sokacak bir sarayın ya da seni kutsayacak tanrıların yoksa el mecbur güvenli bir yere sığınma ihtiyacı duyuyordun.

Yağmur ince ince atıştırmaya başlamıştı, orman gitgide karanlıklaşıyordu. Tırtıl ve böceklerin sesleri, sincapların koşuşturmaları adamın kulağını tırmalıyordu. Derin derin nefes aldı tekrardan. Bu, adamın sıklıkla başvurduğu bir dua gibiydi. Baskınlara karşı bir savunma mekanizmasıydı.

Şehre vardığında şafak sökmüştü. Adam eskisi gibi hızlı değildi, buna sağlığı el vermiyordu. Gün ışımasına rağmen gaz lambaları hala sönmemişti. Binalar turkuaz yeşili ve beyazla bezenmişti, döneminin çok ötesinde bir teknolojiyle inşa edildikleri belli oluyordu, gözüne çarpan pek çok gece mekanı buranın eğlenmeye düşkün olduğunu belli ediyordu. Tamae gülümsedi. Eğlence, ha?

Kayıntı yapabileceği bir dükkan açılana kadar Ren'in çarşısında gezdi. Canı bir şey yemek istemese de gücünü kuvvetini korumak için bir şeyler yemek zorundaydı. Gün akmaya devam ettikçe mülteciler, şehrin yerlileri, esnaf ve zanaatkar sınıfı sokaklara doluşmaya başladı.

Siyaha çalan sarı saçları, yuvarlak soluk mavi gözleri küçük bir burnu olan tatlı bir adamdı Tamae. Boyu kısa sayılırdı ancak kuvvetliydi. Tıknaz değil, bilakis uzun gözükürdü.

Açlıktan ve yorgunluktan harap düşmüşken arkasında bir el hissetti.

"İyi sabahlar yurttaş."

"İyi günler," dedi adamın elini omzundan çekip. Gözleri tehditkar bir hal aldı. "Lakin buranın yerlisi değilim."

Şişman adam gülümsedi. "Misafirimizin nereden geldiğini öğrenmemde bir sakınca yoktur umarım."

"Tanda'dan geliyorum," dedi ve bir süre duraksadı. "Geldiğim yerde yabancılarla çok muhattap olmayız."

Arkasına dönüp gidecekken adam kolundan tuttu. Tamae eliyle tabancasını yoklamak istedi ancak bu iyi bir fikir değildi. Buranın yabancısıydı. Onun yerine adamın kolunu ters çevirip büktü. Bağıran adam kendisini bırakması için yalvar yakar oldu.

"Ne istediğini söyleyecek misin artık?"

Adam konuya girdi. "Bu sikik şehirde bize hak ettiğimiz gibi davranılmıyor iyi yürekli bayım." dedi.

"Mültecisin yani?"

"Mülteci? Ben Haydut Kral'ın kendisinden daha fazla Ren'liyim bayım." adamın suratında acı bir tebessüm belirdi. "Lord William'ın koyduğu ağır vergiler yüzünden mahsülümüzü satamaz hale geldik. Kahrolası Haydut Kral ise sadece önüne gelen sıcak paraya bakıyor. Anlıyor musun, iyi yürekli bayım?"

Tamae'nin gözündeki ve yüreğindeki tehditkarlık kayboldu. "Siz de yoldan geçen insanları isyana katmak istiyorsunuz, öyle mi?"

"Ümit fakirin ekmeği yurttaş."

"Alınma, ama bu şehrin politikası beni hiç ilgilendirmiyor. Haydut Kral'ın gaddarlığı tüm diyarda bilinir. Bir grup çiftçinin o adama karşı isyan çıkarması intihardan başka bir şey değil. Sana tavsiyem bu işlerden uzak dur."

Adam alaycı bir kahkaha patlattı. "Dışarıdan daha cesur görünüyorsun yurttaş."

Tamae istifini bozmadı. "Korkak olmakta bir sorun göremiyorum. İyi günler."

Korkak. Bunu bana söyleyen ilk kişi şu şişko değil. Sahi, o kadın... kızıl kadın da aynısını söylemişti. Ne zaman kuyruğumu bacaklarımın arkasına kıstırdım? Ordudan atıldığım zaman mı? Yoksa... baskınlarla mı? Tanrılar merhamet etsin, şu an içinde bulunduğum beden bana mı ait? Bu soluk mavi gözler ne zamandan beri bir ölüye ait?

Kepenkini yeni açan dükkanlardan birine girip kayıntısını yaptı. Sofrası zengin değildi, ama aradığı da o değildi zaten. Benim aradığım...Bu dünyada mevcut değil. Tatlı üzüm, biraz peynir ve bir parça somun.

Bu şehirde ne işim var? Ne diye dünyayı dolaşıp duruyorum? Baskınları yenemeyeceğimi ne zaman kabulleneceğim? Tek yapmam gereken tabancamı alnıma dayamak değil mi?

Ren ışıldamaya başlamıştı, rengarenk yapılar, şehrin neresinden bakarsan bak göze çarpan Haydut Kral'ın sarayı gözüküyordu. Mülteciler sağda solanmaya dilenmeye başlamışken soyluların geçeceği sokaklar ayak takımından temizleniyordu.

Tamae'nin gözüne bir insan yığını çarptı. Sıcaklık giderek artarken feryat figan ağlama sesleri yükseliyordu kalabalık arasındaki uğultudan. O an Tamae'nin niyeti basıp gitmekti. Ama içinden, en derinlerden bir ses onu gidip bakmaya itti. Kalabalığı itiş kakışla yarıp geçtikten sonra karşısındaki manzara iç açıcı değildi. Yerde bir adam baygın yatıyor, on yedi yaşlarında bir genç kız feryat ediyordu.

"Açılın," dedi adam. Ancak sesi tam duyulmamıştı. "Açılın," diye daha yüksek sesle yineledi. "Ben doktorum."

Genç kız dönüp Tamae'ye baktı. Yetersiz beslenmekten olduğunu düşündüğü bir zayıflığı vardı kızın, ancak güzelliğinden bir şey alıp götürmemişti. Okyanus mavisi gözleri esmer teninde parıldıyordu, kızıl saçları alev alevdi.

"Çekil," dedi kıza adam. Adamın nabzını ve nefes alıp almadığını kontrol etti. "Yaşıyor," dediğinde kızın yüzüne rahatlayıcı ancak hala endişesi belli olan bir ifade yerleşti.

"Eviniz nerede?" diye sordu.

"A-arka sokaktaki kömür deposunun oradaki baraka." diyebildi kız. İnce bir sesi vardı.

Giyim kuşamından kızın parası olmadığını anlayabilmişti. Kalabalıktan iki adam tutup adamı evlerine kadar taşıttı.

Baraka yıkık döküktü, içerisinde iki yatak bir masa ve sandalye vardı. Yerde eski püskü paçavralar seriliydi.

Adamı inceledikten sonra olayı anlamıştı. Barakanın dışında bekleyen kıza bunu nasıl söyleyeceğini bilememişti. Kız zaten adamın silah taşımasından dolayı irkilmişti.

"İçeri girebilirsin," dedi. Kız ürkek adımlarla kapıyı araladı. "Gir," diye yeniledi.

"Nasıl söyleyeceğim konusunda bir fikrim yok. Ancak... neyin oluyordu?"

"Babam." diyebildi ürken kız.

Tamae gözlerini kapadı. Kıza söyleyip söylememe konusunda tekrar teredütte kaldı. Kız "Öldü mü?" diye sordu, sesinin titrediği bell oluyordu.

"Ölmedi. Birkaç kırığı var sadece. Birkaç saate bilinci yerine gelir," dedi. "Ancak..." kelimelerini özenle seçmeye çalıştı.

"Sanırım bu adam intihara teşebbüs etmiş kızım."

Duyan kızın gözleri büyüdü, ne diyeceğini bilemediği belliydi. Gözlerinden birkaç damla yaş usulca yerdeki paçavların üzerine aktı.

"Tabii bu benim acınası tahminim. Ancak..."

Adama bile bu kadarı fazla gelmişti. Yıllar sonra ilk kez bir hastayı muayene etmişti. Kızı teselli edip edip etmemek arasında gidip geldi. İnsanlarla arasına ördüğü duvarı aşmak anlamına gelirdi çünkü bu.

"Kırıklar için malzeme almam gerekli. Listesini versem alabilir misin?"

Kız "Muayene ücreti..." diyebildi sadece, konuşamadığı belli oluyordu. "Bunları ödeyecek..."

Adamın suratında acı fakat içten, babacan bir tebessüm belirdi. "Hayatım boyunca para için hasta bakmadım, kızım. Şimdi sana vereceğim listedekileri bul getir."

Kız minnet dolu bir ifadeyle başını sallayıp adamın verdiği gümüşlerle koşarak dışarı attı kendini.

Akşam olmak üzereydi, karanlık odada loş gazlambasının ışığında adam hastanın yanı başında oturuyordu.

Adamın kıpraştığını gördü. Gözlerine hafifçe aralandı.

"Uyandın demek."

Adam uyandığına mutlu değil gibiydi. Odasının tavananına bakarken içini çekti. Ak saçları ve sakalları adama bilge bir görüntü veriyordu. Zayıf bir adamdı.

"Evet," dedi adam. "Yine aynı cehennemde."

Hafifçe doğrulmaya çalıştı ancak acıdan kıvrandı. "Sen kimsin?"

"Doktor."

Adam şaşırdı. "Lucian doktora verecek parayı nereden buldu ki?"

Tamae gülümsedi. Bu pek nadir yaşanırdı.

"Ölmek üzere olan bir ihtiyar için çok soru soruyorsun."

Adam hareket etmeye kalkınca Tamae onu uyardı.

"Kırıkların var, oynaşma. Kızın birazdan burada olur. Daha tedavin bitmedi."

Adam sessizce itaat etti. Sessizliği gök gürültüsü aniden bozdu. Yağmur ince ince atıştırmaya başlamıştı.

"Neden kendini öldürmeye çalıştın?"

Adam cevap vermedi. Yüzündeki yılların ve fukaralığın getirdiği o hüzünlü, suratsız ifade Tamae'ye soruyu tekrarlatmadı.

"Kızı olan bir adamın böyle bir hakkı yok," dedi yağmur sesi kulübede yankılanırken. "Benim asla cesaret edemediğim bir şeye kalkışmaya hakkın yok ihtiyar."

Adamın suratına acı bir tebessüm yerleşti. "Galiba haklısın. Ama... yoksulluğun insanı getirebileceği o noktaya hiç geldin mi, doktor?"

Tamae biraz düşündü. Cevabını verirken kelimelerini özenle seçmeye çalıştı. "Yoksulluk değil... hiç geçim sıkıntım olmadı. Ama... beynimi, ruhumu, kalbimi kemiren bir şey var. Nedenini çözemediğim, doktor olmama rağmen çaresini bulamadığım... baskınlar. Ben hasta bir adamım ihtiyar..." duraksadı. Son cümlesi dudaklarından tüm içtenliğiyle koptu, bu onun gerçekliğiydi.

"Ben hastalıklıyım."
 
Bölüm 2 - Kral Festivali

Prens Karam


"Başlar eğilsin! Yonca'nın Ebedi!"

Prens Karam'ı karşılama merasimi, kardeşlerine olanından daha az şatafat içeriyordu. Ancak delikanlının istediği de hiçbir zaman şatafat olmamıştı. Onun aradığı...

Prens ve haremi atları üstünde Tekkol Kalesi'nin ağır süngülü uzun kapısından giriş yaparken kalede yaşayan sekiz bin insan aynı anda başını eğdi.

Prensin kafilesindeki yaklaşık 200 atlı, 600 piyade, 500 kadar makaracı ve prensin haremi Tekkol Kalesi'ne giriş yapmış bulunmaktaydı. Gözleri kale kumandanını ararken hiç bekemediği biri ilişmişti gözüne. "Sör Rowan?" Adam reveransla karşıladı. "Majestelerini tekrar gördüğüme müteşekkirim doğrusu." ancak yüz ifadesi tam tersini söylüyordu. Prens adama eliyle başını kaldırmasını işaret etti. Yaşlı adamı konumunun getirdiği özgüvenle tehditkar bir bakışla karşıladı. Bu aynı zamanda "seni tanıyorum," demekti. İmparator'dan aldığı koyu kızıl perma saçları, leydi annesinden aldığı zümrüt gibi parıldayan gözleri, üzerine İmparatorluk'un sembolü kızıl aslan işlenmiş siyah zırhıyla delikanlı on altı yaşından çok daha olgun gösteriyordu.

Prens hemen arkasında hala atında bekleyen haremi Prenses Layla'ya durumu onaylarmışçasına kafasını salladı.

"Sör Rowan, ailemi iyi ağırlayacağınızdan eminim. Ama kafama takılan meseleyi sen de tahmin edebiliyor olmalısın. "

Ağzında tek tük diş kalmış olan kel siyahi adam soruyu ustalıkla yanıtladı. "Kumandan Edric'in başına gelen elim hadiseyi kast ediyorsunuz..." dedi. "Ah, doğru... Seyehatiniz sırasında diyardaki gelişmelerden uzak kalmış olmalısınız, " adamın yüzünde belli belirsiz sinsi bir ifade oluştu birden bire. Bu durum prensin gözünden kaçmadı.

"Kumandan ne yazık ki yüce babanızın emriyle idam edildi."

Prens şaşırmıştı. Ve aldığı cevaptan tatmin olmadı. Kumandan Edric ile bir muharebe sırasında tanışmışlardı ve adamın özü sözü bir birisi olduğunu biliyordu.

"Suçu neymiş?" diye sordu Prens Karam.

"Vatana ihanet," diye yanıtladı yaşlı, eskiden sürgün olan yeni Tekkol Kale kumandanı. Bunu söylerken keyif almışa benziyordu.

Karam'ın içinden "Palavra," demek geldi. Ancak yüce babasının emirlerini sorgulamak onu nahoş bir duruma düşürürdü, kendisini tuttu. Leydi annesi hep "siyaset tehlikelidir," derdi. "Bu meselelerle ilgilenmem gereken günler yakın..."

"Haremimin hizmetine özel ilgi bekliyorum Sör. Onlar benim kıymetlim."

"Sadece hareminize değil, size de gösterileceğinden şüpheniz olmasın."

"Ben?" Karam gülümsedi. "Buraya hoşbeş etmeye gelmedim kumandan. Yüce babam beni buraya mutlak zafer için gönderdi sör." gözlerini adamı tehdit edercesine kıstı.

"Beceriksizliğiniz tüm diyarın malumu."

Tamae

Lucian'ın yüzündeki mahcubiyet günden güne artıyordu. Tamae genç kız kendisini rahat hissetsin diye sıcakkanlı davranmaya çalışıyordu ancak bunu pek başarabildiği söylenemezdi. O bu tip şeyleri becerebildiği günleri çoktan geride bırakmıştı. Sahi ya, baskınlardan önceki hayatım...


Baskınlar bugünlerde daha sık gerçekleşiyordu ancak ev ahalisini rahatsız etmemek için nefes egzersizlerini yapmayı bırakmıştı.

Hangi akla hizmet burada kalıyorum? Buradaki işim çoktan bitti.

Hasan günden güne iyileşiyordu ve artık gitmekte bir sakınca yoktu. Ancak genç kız ve adam kalması için ısrar etmişti. Tamae adamları kırmadan onun bir aile dostu olmadığını anlatmak istiyordu ancak dili varmamıştı.

Yoksulluk, dostların olmadığında daha çok koyardı. Tamae kendisinin iyi biri olduğunu iddia etmemişti hiçbir zaman, ancak zorunda kalmadıkça kalp kırmak da huyu değildi.

"Doktor?"

"Pardon, dalmışım."


Adam bir tabure çekip yanına oturdu. Tamae Hasan'ın kendisinden nefret edip etmediğini merak etti. Sonuçta adam yaşamak istemiyordu ve Tamae onu hayata döndürmüştü. Bu durumda adam neden ona iyi davranıyordu ki?

"Senden nefret etmiyorum." diyiverdi adam birden bire. Yüzünde, Tamae'nin taş kalbini ısıtacak bir tebessümle.

Tamae adamın gözlerinin içine bakmayı sürdürdü. Şaşırmıştı.

"Hem bizim deli kız sana abayı yaktı sanırım, ha? Seni bir kahraman olarak görüyor."

Genç kız utancını belli eden bir serzenişle dahil oldu konuşmaya.

"Siz onun kusuruna bakmayın doktor."

Kızın suratı kızarmıştı ancak onun da gözlerinin içi gülüyordu.

"Sofrayı kuracağım birazdan. Biraz yeşil soğan topladım biraz da peynir var..." Kızın yüzü mahcubiyetle düştü. "Kusurumuza bakmayın lütfen."

Tamae'nin bir şey söyleyesi gelmemişti ancak nazik olmak için kendini zorladı.

"Bilakis, teşekkür etmesi gereken benim."

Genç kız Tamae'ye kızıl kadını hatırlatıyordu. Bu onu bir yandan rahatsız ediyor, bir yandan ise huzur veriyordu.

Kızıl kadın onun bu halini görse ne derdi? Yine korkaklıkla mı suçlardı? Yoksa bir keresinde yaptığı gibi bağrına mı basardı?

Kızıl kadını düşünme artık! O gitti.

Kayıntıları bittikten sonra Tamae dolaşmak için ev ahalisinden müsaade istedi.

Ren'in sokakları her akşam olduğu gibi bugün de ışıl ışıldı. Ancak bir o kadar da tehlikeliydi. Adamın belinde tabancası ve kısa kılıcı hazırda bekliyordu.

Ren'in şüphesiz en popüler adamı, Haydut Kral'dı. Haydut Kral, isminin birincisi, Işık'ın taşıyıcısı. Adam kendine pek çok isim ve nam edinmişti. Ancak Tamae'nin hiçbiri ilgisini çekmiyordu.

Onun aradığı şey farklıydı. O avare avare dolaşır, baskınlara çözüm arardı. Doktordu, ama çaresini kendisi bulamıyordu.

Ren'de konuşulan popüler konulardan biri de Kral Festivali'ydi. Her 10 senede bir düzenlenen kanlı oyunlar. Caladan Krallığı'nın başkenti Ren'de düzenlenirdi. Son festivalde Haydut Kral ve Yonca'dan Prenses Windey yenişememişti. Caladanlılar bu durumu krallarının merhametiyle ilişkilendiriyordu ancak durum farklıydı.

Tamae Yonca'nın Prensesini savaş meydanlarında bizzat görmüştü. Can alması bir kuğunun dansı gibiydi.

 
Bölüm 3 - Aile


Prens Karam

Gözlerini açtığında her zamanki gibi ve bundan hoşnut şekilde karısı Layla'nın yüzünü gördü. Layla ile henüz elinde kılıç yerine, ağzında emzik olduğu zamanlarda tanışmışlardı. Karısını seviyordu, sadakati zaman zaman sarsılsa da. İçini kemiren tarafı bunda onurlu bir taraf olmadığını söylüyordu. Böyle zamanlarda delikanlı kendisine kim olduğunu hatırlatırdı.

Ben Yonca'nın ebediyim, Kral Artorius'un oğluyum. Normal bir insan için geçerli olan şeyler konu ben olunca önemini yitirir. Layla da bunun farkında.

Böyle söylese de bazen karısını sonsuza dek kaybedecek gibi hissediyordu. Ya seyahati sırasında olan bir defalık kaçamağın farkındaysa? Layla onurlu bir kadındı ve karşısındaki Artorius'un oğlu da olsa ona sırt çevirirdi.

Daha önemli işlerim var.

Prens ve hareminin kaldığı daire sıradan bir insanın hiç göremeyeceği lüksler içerse ve prens için özel olarak hazırlansa da Avalon Sarayı'ndaki şatafattan yoksundu. Yerler beyaz, parlak bir parkeyle kaplıydı ve üstleri doğudan gelen özel halılarla örtülmüştü. Dairenin iç duvarlarında kaliteli yeşil boyayla - Hanedan rengi- bezenmiş işlemeler vardı. Dönemin sanatçılarının ünlü tabloları, Prens'in küçük oğlu için yapılmış bir oyun odası vardı.

Kahvaltılarını ederlerken Prens Layla'ya yeterince iyi ağırlanıp ağırlanmadıklarını sordu.

Genç kız -Prens Karam'dan bir yaş küçük- her şeyin yolunda olduğunu söylediğinde Karam'ın içi rahatladı. Kahvaltılarını bitirdiklerinde Prens'in yaveri Prens'e haber getirildiğini iletti. Haber Prenses Windey'dendi. Prens gülümsedi. Başladın demek ha, abla?

Tekkol Kale büyük salonundaki tahta benzer şatafatlı koltuğa oturan Prens, ablasının ulağına ayağa kalkmasını ve başını kaldırmasını buyurdu. Yaveri Col, delikanlının tahtının yanına kılıcı Nemrut'u bıraktı. Kızıl bir kın içerisinde kabzasına gümüş bir kurt işlenmiş göz alıcı bir kılıçtı.

"Prens Hazretleri..."

Prens koltuğuna iyice yaslandı ve adamı süzdü.

"Collin, değil mi?"

"Lütfedip ismimi hatırlamanız onurdur..."

Genç adam Prens'den bir hayli büyük olsa da 30'unu geçmemişti. Uzunca boylu esmer bir adamdı, Prens'in neredeyse iki baş üstü. Ancak Prens karşısında huzursuz ve ezilmiş bir tavır takınmış görünüyordu.

"Sadede gelelim yüzbaşı. Kıymetli ablamın benden isteği nedir?"

"Öncelikle Prenses Windey yeni doğan oğlunuz için iyi dileklerini iletmemizi istedi. Prensimizin sıhhatli bir şekilde gelişmesi en büyük arzuları."


Karam gülümsedi, zümrüt yeşili gözleri parıldadı. Ablasını sadece resmi törenlerde görmüştü, ancak kabul etmeliydi ki diyardaki namı onun tanınınırlığının katlarca üstündeydi. Henüz onun yaşındayken bile. Birden bire yüreğine kardeş sevgisi düşmemişti her halde.

"Müteşekkir olduğumu ilet. Şimdi asıl konuya geçelim."

"Malumunuz Kral Festivali yaklaşıyor... Majesteleri geçen sefer galibiyeti Haydut Kral denen adı batasıca İblis ile paylaşmıştı. Ablanız sizin de festivalde olacağınızı duyunca üzüntülerini konsey ile paylaştı."


Prens'in yüzüne donuk bir ifade yerleşti. Adamı tehditkar bir ifadeyle süzdü. Yaveri Con da hissetmiş olacaktı ki eli kılıcına gitti. Ve tüm maiyetindeki askerlerin de öyle.

Ayağı kalktı. Ulak Yüzbaşı tedirgin olmuştu ancak belli etmemeye çalıştı.

"Ablam benden tam olarak ne istiyor yüzbaşı?"

"Majesteleri Windey Yonca'nın iki istikbalinin olası bir kavgada birbirine karşı gözükmesinin diyarda dedikodulara sebep olacağını ve bunun Yonca'ya iyi sözler getirmeyeceğini düşünüyor."

Prens alayla kıkırdadı. Delikanlıya yaveri ve maiyetindeki askerler de aynı anda eşlik etti. Ulak yüzbaşının yüzü iyice düşmüştü.

"Kral Konseyi ne zamandan beri hanedan işlerine karışır oldu?" ayağa kalktı ve kılıcını tahtın yanından aldı. "Ablama atam Kraliçe Beyone'un sözüyle cevap vermek istiyorum, yüzbaşı."

Ulak gözlerini kısa bir süreliğine kapattı. Prens'in hareketleri onu tedirgin etmişti, Prens bile olsa bir hanedan prensesinin ulağına zarar vermeyeceğinin bilinceydi, ancak bu çocuk bir değişikti; fazla pervasız.

"Tanrılardan bile buyruk almam."

Prens gülümsedi. "Ablam beni durdurmak istiyorsa eğer bunu yapabilecek tek kişiyle görüşmeli. O da Kral Artorius'dur."

"Sözlerinizi ileteceğim."

"Her neyse sör. Ablama sevgilerimi ilet. Hemen gitmene de gerek yok. Gelmişken dinlenebilirsin."

"Bir konu daha var..."
adam lafa nasıl gireceğini bilemez halde gözüküyordu. "Majesteleri çıkan bazı mesnetsiz dedikodulardan rahatsız olduğunu da iletmemi istedi."

"Dedikodu?"

"Kesinlikle aptalca, çocukların bile inanmayacağı şeyler... Ancak konuşuldukları bir gerçek."


Prens meselenin ne olduğunu anlamış gibiydi ve bu onu da rahatsız etmişti.

"Lafa girecek misin artık?"

"Prenses Hazretleri , Düşmüş Leon ile seyahatiniz sırasında görüştüğünüz, hatta onunla hala abi kardeş ilişkiniz olduğu konusunda çıkan iğrenç iddialardan rahatsız."


Prens sırıttı. "Prenses bugünlerde koyunların sözlerini fazla önemser olmuş. Prens Leon ile görüşmedim. Ablamın niyeti sanırım bana saygısızlık etmek. Bu şekilde konuşması..."

"Prens Hazretleri , majestelerinin öyle bir niyeti olmadığı-"

"Sözüm bitmedi, ulak,"
Karam'ın zümrüt gözlerine o donuk ifade yine yerleşti. "Elin kolun fazla oynuyor."

Yüzbaşı gözlerini kapattı. Konunun hassaslığının farkındaydı.

"Prens Hazretlerine saygısızlık yapmak asla cürret etmeyeceğim bir şeydir."

"Ben de öyle düşünmüştüm, yüzbaşı. Aksi halde başın, şu an ayaklarının dibinde olurdu."


Prensin yaveri ve maiyeti kıkırdadı.

"Konuşacaklarımız bu kadar. Con, yüzbaşına eşlik et."

Yaver selamladı.

Bir an için Layla ile göz göze geldiler. Prens gözlerini kapattı. Genç kızın söyleyeceklerini az çok kestirebiliyordu.

İşlerini bitirip daireye döndüğünde Layla onu bekliyordu. Prens, onu bekleyeceğini biliyordu. Oğulları çoktan uykuya dalmıştı.

"Seni uyarmıştım!" dedi genç kız. Prens bir süre sessizliğini korumayı seçti.

"O... benim ağabeyim. Ailem."

"Gelecekteki tahtın, oğlun, karın... sürgündeki bir hainle kuracağın her temas bunları kaybetmen demek, ne zaman bu kadar aptal oldun?"


Prens köpürdü. "O hain falan değil kadın! O asla ihanet etmedi. Pervasızdı, fevri kararlar alırdı, bazen saçmalardı. Ama o ihanet etmedi."

"Önemli olan Kral Artorius'un ne düşündüğü, sütten yeni kesilmiş tohumunun değil"

"Ne ara bu kadar cazgır oldun lan sen?"

"Onunla görüşmen hataydı diyorum gerizekalı herif!"


Genç kız öfkelendiğinde çok korkutucu olurdu, bu, ikisi henüz bir bebek iken bile öyleydi. Kestane siyahı saçları kabarırdı ve koyu mavi gözleri yuvalarından çıkacak gibi olurdu. Prenses Layla, henüz on beşinde olmasına rağmen bir yaş küçük olduğu kocasından daha olgun duruyordu. Kız işleri idame etme konusunda bir uzmandı. Asil bir kan taşımasa bile duruşu ve zarafetiyle Kral Artorius'un bile itiraz etmediği bir gelindi.

Prens sinirlenmişti. Bunun olacağını biliyordu ve sırf bu yüzden işler uydurup daireye gelmekten kaçınmıştı. Siktiğimin ulağı!

"Siktir git uyu artık!"

"Büyüdüğünü düşünmüştüm, ama hala ufak bir bebek gibisin Karam. Haksız olduğunda küfürlere sığınırsın."


Kundaktaki prensin uyanması hararetli tartışmalarını bölmüştü.

Prens konuyu değiştirmeye çalıştı. "Al işte bebeyi de uyandırdın."

"Çocuğuna bebe deme! Sen küfretmesen uyanmazdı."

"Ettirene bak demişler, ne güzel demişler!"

"Küfreden tiplerden hoşlanmadığımı biliyorsun. Sana yasaklamıştım!"

"Ben de sana cazgırlığı yasaklamıştım!"

"Çık odadan yoksa o zaman görürsün cazgırlığı!"


Prens, Yaveri Con'a seslendi ve kendisine bir oda ayarlamasını söyledi. Layla ile tartışmanın manasız olduğunu biliyordu, prens henüz on altısındaydı ve Layla ile on bir senedir tanışıyorlardı. Henüz bir tartışmada kazanamamıştı.

"Kendimizi çok güzel afişe ettik!"

"Siktiğimin koca kafalı ulağı! Sırası mıydı!"

Col prense sorun olup olmadığını sormak istedi ancak prensi daha fazla sinirlendirmek istemiyordu.

Prense uyku perileri henüz ulaşmamıştı, istese de uyuyamazdı. Geceyi Con ile içip dertleşmekle geçirmek, yapılacak en iyi şeydi.
 
Bölüm 4 - Geçmişin Kurtları

Tamae

Hasan ve genç kızının derme çatma kulübesine vuran güneş ışınları adamın zaten bölük pörçük olan uykusunu daha da çekilmez hale getiriyordu. Kulübemsi ev, en fazla üç kişinin zar zor yaşayabileceği ebatlardaydı ve üçü de sıkış tepiş kalıyordu. Ancak Hasan ve genç kızı Lucian durumdan memnundu. Eski doktoru sanki bir aile üyesiymiş gibi ağırlıyorlardı.



Tamae kaldığı günlerin parasını ödemeyi teklif etse de Hasan bunu reddetmişti. Hoş, evin ihtiyaçlarının bir bölümünü halihazırda karşılıyordu.



Bu insanlardan hoşlanmıyor değildi, aksine iyi kimseler olduğu düşüncesindeydi. Ancak insan arasında olmak onun durumunu daha iyi hale getirmiyordu. Baskınlar azalsa da bitmemişti sonuçta. Azalması onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu. O bitmesini istiyordu artık, sadece bitmesini. Her an baskın korkusuyla yaşamak dayanılmaz bir şeydi.



Eski silah arkadaşlarım bu halimi görse yüzüme tükürürlerdi.



Lucian adamın uyandığını hissedince ayaklandı.



"Günaydın," dedi. "Hemen sofrayı kurayım isterseniz babamı da uyandırıp."



"Lüzum yok kızım. Kahvaltı alışkanlığı olan biri değilimdir zaten."



Lucian adama ısrar etmedi ancak biraz da utanarak - evdeki erzak durumunun farkında olarak- canı ne isterse hazırlayabileceğini söyledi. Kız gerçekten yemek yapma konusunda maharetliydi. Ve itiraf etmek gerekirse güzel de bir kızdı. Biraz çelimsizdi, ancak yüzü ay parçası gibiydi. Kızıl saçları ve yüzündeki kızıl çiller ve annesinden kaldığını söylediği kızıl entari onu epey alımlı gösteriyordu. Ancak kız sürekli olarak gülümsese ve kibarlıktan kırılsa da Tamae bunda bir zorakilik seziyordu. Kız, bunu sanki mahçubiyetinden yapıyor gibiydi. Babasının hayatını kurtaran adama karşı olan nezaketini korumak ve onları geçim sıkıntılarıyla boğmamak istiyordu.



Öğleye doğru artık iyice iyileşmeye başlayan Hasan uyandı. Lucian babasına uykuculuğundan dolayı yakındı ve misafirine karşı onları mahçup ettiği için adama hayıflandı.



Tamae hala ağzına lokma koymamıştı.



Tamae biraz kestirmek için uzanmışken camın önünde kuşları kışlamaya çalışan Lucian'a dikkat kesildi. Kız ne yaparsa yapsın gitmiyorlardı.



Tamae gözlerini kıstı. Küçük bir martı gördü kuşların arasında ve sadece eğitilmiş olanların seçebileceği bir detay fark etti. Bu kuş bir mesaj taşıyordu.



"Lucian, o camdan uzaklaş kızım." diye uyardı yüksek sesle. Kız bir an için anlamayınca "HEMEN!" diye haykırdı.



Baykuş? Gerçekten burada mı? Bu siktiğimin kasabasında Doğu Ordusu'nun ne işi var?



Hasan ve Lucian'a evde kalıp hiçbir yere çıkmamalarını tembihledi ve havada süzülen yeşil martıyı takip etti.

Bulacağım şeyden hoşnut olmayacağım.

Martı, doktoru bir dağın eteklerine kadar sürükledi. Adam yıllar sonra ilk defa büyüye başvurmuş ve kendisini hızlandırmıştı.



Bunun bir tuzak olabileceğinin farkındaydı, ama ordu neden onunla uğraşsındı? O çoktan emekliye ayrılmıştı ve ardından hiçbir şey bırakmamıştı. O sadece bağımsız bir kıta doktoruydu ve kimseyle husumeti yoktu. Evet, askerlik ve büyü sanatları konusunda da eğitimliydi. Ancak onunla ne gibi bir dertleri olabilirdi ki?



Dağda envai çeşit kış ve yaz hayvanı yaşıyordu. Ancak hiçbir hayvana rastlamamıştı yol boyunca.

Martı havada yok oldu. Ancak hala görünürde kimse yoktu.

"Baykuş? Senin başının altından mı çıkıyor tüm bunlar?"

Tamae ne olduğunu bile anlamadan arkasında aniden üç kişi hissetti. Tamae'nin önü ise uçuruma bakıyordu. Kokusuna bakılırsa bunlardan ikisi kadın, biri erkekti. Kadın kokusu aldıklarından biri arkasını döner dönmez alnına tabancasını yerleştirdi.

Arkasını döndüğünde sadece kadın vardı, diğer ikisi ise yok olmuştu.

Kendisini tehdit eden kadını, daha doğrusu küçük kızı görünce afalladı. Tanımadığı birisiydi şüphesiz, ancak kokusu, gözleri, alev kızılı
yanan saçları... tanıdık bir tarafı vardı.

Gardını bir an için indirdi.


Homurdanarak:

"Kimsin sen kızım? Diğer ikisi nereye kayboldu? Orduya katılmak için çok küçük değil misin?"

Kızın eli namluya gitti. On beşten daha büyük göstermiyordu.

Suratına yaşıtlarından bekleneceği hınzır bir gülümseme yerleşti, sanki bir oyun alanındaydı ve tüm bu olanlar bir oyundu.

"Senin anlayışı kıt bir adam olduğundan bahsetmişlerdi. Ancak bu kadarını beklemiyordum"

Tamae, silahı kızın elinden almak için hamle yaptığı sırada kız tetiğe bastı. Silahın sesi tüm dağda öyle bir yankılandı ki barut etkisi yarattı.


Mermi Tamae'nin kolunu sıyırdı, ancak ciddi bir yara değildi bu.

Tamae gözlerini devirdi. Tüm bu drama canını fazlasıyla sıkmıştı.

"Elindeki oyuncak değil kızım."

Kızın yüzünde hala aynı ifade vardı. Tüm bunlar onu eğlendiriyor gibiydi.

"Fazlasıyla sıkılmaya başladım. Şu aptal oyuna bir son versen artık?"

Vurulmak, dahası burada ölmek Tamae'nin umrunda bile değildi, hoş bu küçük kız zaten onu öldürmeyi başaramazdı. Onu rahatsız eden şey kızın tavırlarıydı. Ve bu tanıdık his, bir yandan huzur veren bir yandan ise kor alevlere atmışlar gibi canını yakan o tanıdık sima.
Kız silahı indirdi. Elini saçını götürdü, hala adamla alay edercesine gülümsüyordu.

"Cidden annem beni bu sıkıcı herife mi layık gördü?"

Tamae gözlerini kıstı.

"Doğu Ordusu benden ne istiyor?"

"Doğu Ordusu senden hiçbir şey istemiyor, aptal. Doktordun değil mi? Yetenekleri en fazla ortalamanın üstünde kabul edilen birini ordu ne yapsın?"

Tamae'nin sabrı giderek taşmıştı.

"Öyleyse bu siktiğimin oyunu da ne demek oluyor? Annem derken kimden bahsediyorsun? Bir çocuğum olduğunu hatırlamıyorum."

Kız kahkahalara boğuldu. Alay etme seviyesini giderek arttırarak "Senin kızın değilim ihtiyar, pis genlerini taşımıyorum."

"Sadede gelecek misin artık?"

Kız adama doğru adım attı. Saçları gibi alev kırmızısı yanan gözlerini adama yöneltti. Adamın yanına iyice sokuldu. Bu his giderek tanıdık gelmeye başlamıştı, aslında ilk gördüğü andan itibaren çok güçlü bir tahmini vardı adamın. Ancak kabul etmek istememişti. Hayır...

"Annem kim olduğumu söylememi istemedi. Kim olduğumu zaten gördüğünde anlayacakmışsın." Kız elini adamın yüzüne götürdü.

"Eğitimimle bundan böyle sen ilgileneceksin."

Toprağın milyonlarca kat altına gömdüğü hatıralar, adamın hastalıklı zihninde bir anda gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Bu kokuyu tanıyordu, bu saçları, bu gözleri. O değildi, ama çok tanıdıktı. Annesi... bu kızın annesi. Kızıl Kadın... Adını bile anmadığı, küfürler ettiği, bazen lanetlediği, hatıralarıyla kahrolduğu, aldığı her nefeste özlediği, ama asla kabul edemediği...
Gardını tamamen indirmişti artık, gözlerinden akan yaşlar bunun sembolüydü.

"Amma da ağlak çıktın be sen. Senin çocuğun değilim dedim ya." Kız yine yaşıtlarına özgü bir çocuksulukta mızmızlandı.
Gözlerinden akan yaşlar adamı utandırmıştı. Ancak ondan da öte korkuyordu, o soruyu sormaya korkuyordu. Yıllarca içini meraktan
kemiren o soruyu sormak ve cevabı her ne olursa olsun kahrolacağını bilmek doktora çok ağır geliyordu.
Başta kekeleyerek konuşmaya çalıştı. Sesi tizleşmişti.

"O nerede?"

Kız gülümsedi.


"İlk bunu soracağını söylemişti. Ama inan bana, bu senin sorunun değil."
Tamae sesini yükseltmeye çalıştı ancak bağıramamıştı. Sorusunu tekrarladı.

"Nerede?"

Kız yüzünü devirdi.

"Ne aptal çıktın sen! Laftan anlamaz mısın? Bu senin sorunun değil dedim ya."

"Niye ben öyleyse? Orduda kızına hocalık yapacak onlarca insan arasından niye ben?"

"Bak işte bu sorunun cevabını ben de merak ediyorum. Ama bilirsin, annem meşgul bir insan. Senin gibi aylak aylak dolaşmıyor. Eğer seni seçtiyse - her ne kadar anlamasam da- vardır bir sebebi. Tabii eski platoniğinin çocuğuna bakmak sana ağır gelebilir. Yine de yapacaksın. Üzgünüm ama seçim şansın yok."
 
Son yazdığın hikayenin ilk bölümünü az önce bitirdim. Hoş ve ilgi çekici bir başlangıç olmuş diyebilirim. Tamae karakteri ile özdeşleştirebildim kendimi, bu baskınlar dediği kendini rahatsız eden hissiyat merak uyandırdı. Özünde iyi fakat bazı sıkıntıları olan bir karaktere benziyor Tamae. Bölümün sonunda hastalıklıyım demesinden de anlaşılabiliyor. İnsanlarla arasına bir duvar örme kararı almış fakat hem doktor hem eski asker olan biri için kolay bir karar olmamalı bu arkasında bir sebep veya sebepler vardır diye düşünüyorum.

Kurgusal bir evrende geçmesine rağmen mülteci gibi tanıdık bir problemin yansıtılması da hoşuma gitti. Yoksulluğun insanı intihara kadar sürükleyebilecek bir eksiklik olduğuna değinmeni beğendim, kızı olan bir baba için bile üstelik. Kısa ve sade bir giriş olmuş, evrenle ilgilide merak ettiğim şeyler oluştu. Haydut Kral'ın Mücevheri ve isyancılar gibi. Bunlara yolculuğun ilerleyen kısımlarında daha derinlemesine değinilecektir herhalde. Ayrıca evrenin fantastik bir tarafının olup olmadığını da merak ettim. Ben en iyisi okumaya devam edeyim. Eline sağlık tekrardan.
 
Son yazdığın hikayenin ilk bölümünü az önce bitirdim. Hoş ve ilgi çekici bir başlangıç olmuş diyebilirim. Tamae karakteri ile özdeşleştirebildim kendimi, bu baskınlar dediği kendini rahatsız eden hissiyat merak uyandırdı. Özünde iyi fakat bazı sıkıntıları olan bir karaktere benziyor Tamae. Bölümün sonunda hastalıklıyım demesinden de anlaşılabiliyor. İnsanlarla arasına bir duvar örme kararı almış fakat hem doktor hem eski asker olan biri için kolay bir karar olmamalı bu arkasında bir sebep veya sebepler vardır diye düşünüyorum.

Kurgusal bir evrende geçmesine rağmen mülteci gibi tanıdık bir problemin yansıtılması da hoşuma gitti. Yoksulluğun insanı intihara kadar sürükleyebilecek bir eksiklik olduğuna değinmeni beğendim, kızı olan bir baba için bile üstelik. Kısa ve sade bir giriş olmuş, evrenle ilgilide merak ettiğim şeyler oluştu. Haydut Kral'ın Mücevheri ve isyancılar gibi. Bunlara yolculuğun ilerleyen kısımlarında daha derinlemesine değinilecektir herhalde. Ayrıca evrenin fantastik bir tarafının olup olmadığını da merak ettim. Ben en iyisi okumaya devam edeyim. Eline sağlık tekrardan.
Bu hikayeyi yazalı uzun zaman oldu, çok içime de sinmemişti ancak beğendiğine sevindim. Fantastik bir tarafı var evet. Daha iyilerini de yazmıştım bence.

Yazma konusunda çok istikrarsızım, bir türlü yazdıklarım içime sinmiyor. Yazarken güzel gelse bile sonradan okuduğumda beğenmiyorum. Tabii bu da gelişimini engelliyor insanın. Tabii fazla okuyanın olmaması da bir etken. Ama yazmazsan okuyan da olmaz tabii. Bir türlü motive edemiyorum kendimi. Ancak burada da birkaç kişinin okuduğunu biliyorum bu da devam etmek için bir sebep. Güzel yorumun için sağ ol. ^^
 
Üst