
Rahmetli İbrahim Gümüş Anısına
Güneşin âteşten kamçısıyla döve döve bitap düşürdüğü, çatlaklarını semâya birer sessiz feryat gibi açmış kıraç toprakların tam merkezinde, Balıkesir’in Kepsut yanlarında, Servet beldesinin rüzgârla hasbihal ettiği şu ıssız bağrında başladı bu destan. Bin dokuz yüz kırk dokuz senesinin aralık ayı, zemherînin şu buzdan parmaklarıyla yeryüzünü kavradığı bir demde, İbrâhim Gümüş dünyaya gözlerini değil, sanki geleceğin zaferlerine dikili duracak birer şihâb fırlattı. Alın terinin ekmekle her dem hemhâl kılındığı, bereketin arzın nâsırlı avuçlarından süzüldüğü bir hânede neşvünemâ bulurken, hayâtın keskin rüzgârı, pederinin rıhletiyle daha sabi yaşta ciğerlerini kavurdu. Servet mektebinin dilsiz duvarları arasında zihnine düşen ilk feyizler, çileyle beslenen karakterinin çelikten zırhını ördü.
Genç İbrâhim’in pâzuları, harman yerlerinde akranlarıyla tutuştuğu cenklerde, sanki arzın altından fışkıran birer devâsâ şakayık edasıyla patlayarak gün yüzüne çıkardı. Bileklerinde saklı fıtrî kudret, kemmiyetin dar mîzânına sığmaz, her hamlesinde rakibini, rüzgârın kurumuş bir yaprağa ettiğinden daha beter bir hışımla havada savurur, yere bir toz bulutu gibi sererdi. Bin dokuz yüz altmış altı senesi, Kepsut Panayırı’nın yeşil hasırına ilk adımını attığında, nazarlar bu gence birer kilit gibi asıldı. Tarîkin beldeden hürriyetine erdiği şu dar ve tozlu patikada yetişen bu fidan, daha ilk denemede finâl kapısının şu paslı sürgüsüne dayanarak güreş âleminin dimağını bir zelzele gibi sarstı. Başpehlivan Mehmet Ali Yağcı, bu nâdir cevheri bir bakışta seçmiş, Avşarlı Kara Ahmet gibi bir mürşidin tezgahında işlenmesi için kendisini şehir meydanına bir müjde gibi taşımıştı.
Bin dokuz yüz altmış dokuz senesinin Kırkpınar’ı, İbrâhim’in şöhret semâsına bir şâhin gibi süzüldüğü andı. Henüz taze bir fidan iken Küçük Orta Boy’da şampiyonluk tâcını giymesi, er meydanının tozlu târîhine düşülmüş altın bir nottu. Askerlik denen şanlı kesinti, pençelerini sadece daha fazla bilemiş, bin dokuz yüz yetmiş ikide geri döndüğünde, hırsı bir nehrin bendini aşması misali taşmıştı. Bin dokuz yüz seksen altıda, Kırkpınar’ın şu en mahcup ama en mağrur mücevheri sayılan Altın Kemer, beline sanki rûhunun şâhikâsında parlayan bir hakîkat gibi yerleşti. İlk turda hasmını on beş dakikada, sanki bir kâğıdı katlar gibi paketleyen şu azâmet, finâlde Recep Kılıç’ı da dize getirerek vakar meclisine ismini kazıdı.
Meydan daraldı, nefesler daraldı, hakemlerin dimağına bir kara sis daldı. Saffet Kayalı ile tutuştuğu şu cenk, ezelî ve ebedî ahenk, fakat adalet bir sarkaç gibi üç kez şaştı, İbrahim'in sabrı kabından taştı. Üç kez tutulan şu güreş, tepede batmayan güneş, nihayetinde haksızlığın gölgesi düştü meydana, Gümüş çekildi kenara, boyandı hüzünlü al kana.
İbrâhim Gümüş’ü emsallerinden ayıran, sadece minderdeki fendi değil, şu mevhibe-i ilâhî olan dehşetengiz kol kuvvetiydi. Boğalarla idman yaparak çelik halatlara dönüştürdüğü şu kollar, rakip kısbetini sanki ipek bir mendilmiş gibi avuçlarında büzerdi. Müsâbaka kızıştığında, şu sahtiyân deri, İbrâhim’in demir pençeleri altında sessizce kıvranır, büzülür, kurtulmak için çırpındıkça daha derin bir çâresizliğe gömülürdü. Şu elin içine bir kez düşen kısbet, artık hürriyetini kaybetmiş, İbrâhim’in irâdesine râm olmuş bir köle gibiydi. Halkın dilinde durdurulamaz bir kuvvetin timsâli olan Magîrüs lakabı, kendisinin sadece gücünü değil, önünde hiçbir fâninin duramayacağı şu heybetli yürüyüşünü de remzediyordu.
Nihâyetinde bugün, takvim yapraklarının nîsan ayının on beşini, baharın en taze ama en kederli gününü işaretlediği şu demde, şu koca çınar ebedî sükûta erdi. Cihânı dize getiren, sırtı yere gelmez şu azâmetli gövde, nihâyetinde ölümün şu ince ve zarif çelmesine takılarak fânî âlemden rıhlet etti. On dört Nisan iki bin yirmi altıda toprağın altına giren, sadece bir pehlivan değil, bir milletin vakarının cisme bürünmüş hâliydi. Mevlâ gânî gânî rahmet eylesin, mekânı şakayıkların hiç solmadığı cennet bahçelerinin en âlî köşesi hale gelsin.
Zemherî demlerinde, Kepsut’un sînesinden,
Bir feryâd-ı celâdet, mâzî definesinden.
Servet’in pâk arzında, zuhûr etti şîr-i ner,
Sabr-ı cemîl kuşanıp, azmiyle kıldı münîr.
Pâzûsu bir şakâyık, kudreti nâ-mütenâhî,
Pençe-i pûlâdıdır, Hakk’ın bir nûr-ı ilâhî.
Kıspet-i sahtiyânı, buruşturan şu kemend,
Hasmın rûhunu sıkar, sanma bir bağ-ı levend.
Altmış dokuz yılında, vurdu nâmın mührünü,
Seksen altıda gördü, zaferin şâh-gününü.
Magîrüs nâmı ile, yamaçta bir dev-i ner,
Pehlivan-ı cihan ki, hasmı eyler der-be-der.
Saffet ile cenginde, sarsıldı mehd-i adâlet,
Üç kez tutulan güreş, erliğe bir işâret.
Altın kemer belinde, şems-i pür-tâb misâli,
Cihanı hayrân eden, şu şevketin kemâli.
Vakt-i kabir erişti, nîsanın on beşinde,
Bir büyük çınar devrildi, vatanın güneşinde.
Ecelin pençesine, râm etti şu şîr-i ner,
Gümüş’ün rıhletiyle, kan ağladı her ciğer.
Tuş eyleyen cihânı, Hakk’ın emrine uydu,
Meydân-ı Kırkpınar’da, sessiz bir vedâ duydu.
Mevlâ rahmet eylesin, kabri nûrla bezensin,
İbrâhim Gümüş nâmı, ebed dilde gezensin.
Son düzenleme:
