Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Öykü gibi bir şey

Thanos

Kahraman Baykuş
Tecrübeli Kullanıcı
Öyle duracağına paylaşayım dedim.

"Peki o zaman, biraz düşüneyim... hatırlamaya çalıştım mı hep kafam karışır, düşünüyorum...
Hah!" Heyacanıyla açılan gözleri karşısındaki parlak insandan yavaş yavaş aşağı, parmaklarına kaydı. Bir süre dalgın dalgın tırnaklarını inceledi; ciddi kaşlar, boşluğa bakan gözlerle.
Kaldırıp bozmaya uğraştığı ciddi kaşlarıyla gözlerinin önünden bulanıklığı çekmek istiyordu. Bir göz kırpışı sonra, baktığı nasırlı elin detaylarını seçmeye başladı. Bu kez gözleri elini görse de, boşluğa bakıyormuş gibi bir ifade yerleşti yüzüne. Artık görünümü ve düşünceleri hakkında düşüncelerden sıyrılıp hikayesini anlatması gerektiğine karar verdi.
"O zaman, şimdi bir şeyler anlatacağım. Anladığınız kendinize.
Saat beşi geçmişti, pek havanın durumuyla ilgilenmem ben, o gün, gökyüzüne baktığım günlerden biriydi. Evet, saat beşi geçmiş olmalı. Şu "Hava çok güzel" cümlesini kurmaya değiyordu yani... havanın durumu. Bunu anlatsam ne anlarsınız bilmem, belki bir şeyler hissedersiniz; bazı günler -o gökyüzüne baktığım nadir günler- hava çok güzel oluyor, öyle güzel oluyor ki, kendimi iyi hissediyorum. Bu hisleri havanın durumundan dolayı hissederim, yani o günden.
O güne benzer günler, hayatımda, arka planda tingirdeyen bir ritim biçiminde dizilmişler, anladınız mı? Yada bir örüntü gibi. Laf arasında, hani biraz safdil biri; hafızasının arka odalarına girip bu günleri tek tek arasa, hepsini eksiksiz hatırlamayı başarsa ve yapbozun parçalarını birleştirse, hayatının anlamının gözlerinin önünde parlayacağını sanar. Bunun ne olduğundan biraz daha bahsetmek istiyorum; dediğim gibi, anılardan oluşan, hayatın arka planında çalan bir ritim varsayalım. Bu ritme eklenen her yeni nota bir öncekine duyulan özlemi artırıyor. Aslında bir önceki notanın sesi hiçbir zaman hatırlanmaz. Yalnızca ne idüğü belirsiz sezinlemeden ibarettir, belki de kurulan hayallerden, güzel günlere dair, umuttur. Sözün özü, o gün, o nota, bu dünyadan ayrıdır. Hiçbir zaman, şimdi duyulmaz. Belki de bu yüzden net değil, bulanıktır. Bu yüzden doğru düzgün hatırlanmıyordur? Yani hani o gün çok mutluymuşum, ama şimdi değilim, neden? Mutluluğun yerine hep bir özlem, bir hüzün var.
Yirmili yaşlarımın sonundaydım, o günün bana sunduğu hüzün iksirinde, hüznün üzerine zeytinyağı gibi çıkan acı damlaları da vardı. Yine de, o günü tereddütsüz tüm hayatıma değişirim. Çünkü; abartıyor muyum bilmem ama, o gün en yakından, mutluluğu gördüm. İşte, benim üzerimde sahtekar biriymişim izlenimi bırakan, uzak ta olsa, buna benzer günlerdir. Çünkü buna benzer günlerde, gerçeklikle mutluluğu hiç yan yana görememiştim.
Bir parkta oturuyordum; çilenti yeni durmuş,
Güneşin çekinerek toprağa değmeye gelen ışınlarını bulutlar kolayca tutuyordu. Doğanın bağrından kopup, dans eder gibi süzülüp duran meltem ellerinin teriyle can verdiği huzur kokan çiçekleri cömertçe, susuzluğunu yeni gidermiş, hayat vermeye hazır toprağa saçıyordu. Yeryüzünün serinlemeye ihtiyacı vardı. Ağaçlar, çimler yıkanmış, bu güne özel çiçekler fışkırıyordu şimdi topraktan. İçimden bulutlara yalvarmak geldi, ateş toprağa değmemeliydi.
İşte böyle hayallere dalmaya çalışırken, arada bir düşüncelerin akışına kapılıp, boğulma riskiyle cebelleşiyordum. Düşüncenin ritmi bozmasından korkuyordum. Karşıdan o kızın geldiğini görene kadar. Ritim o an canlandı, neredeyse müziğe dönüşecekti. Kıza bakmaya başladım, çok güzeldi. Bundan ibaret de değildi, aynı zamanda ritimle iç içeydi, ritmi müziğe dönüştürmeye başlamıştı bile. Sade giyimli, makyajsız bir kızdı bu, gördüğüm şey öylesine gerçek, ve andandı ki, kendi varlığımı bile unutturdu bana. -An-'a dahil olacaktım az kalsın, soluklanma fırsatı vermiş olan düşünceler tekrar gelip beni boğmaya başlamasaydı.
Alışkın olmadığım bu -an-'da yaşama durumunun farkına varırken daha, düşünceler beynimin çepherinde kamçı darbeleri gibi şaklamaya başladı. Afalladım; beynim, alışkın olduğum bu duruma karşı kullanabileceği yegane kozunu kullandı, üzerime uyuşukluk çökertti. Çok darbe ve çok acı.
-Şimdi-; her zaman ki gibi, hiç bir zaman başaramamış olduğum halde, düşüncelerimle boğuşmaya başlayacaktım. Düşüncelere karşı silahım, yine düşünceler. Bu bir başkaldırı değil, işkence. Ancak hayır, bu gün başka bir silahım vardı, bu gün yaşamın gücüne sahiptim. Bu kez ölümüne kavgaya giriştim, daha sert kırbaç darbeleriyle dövülmek yerine, ölümün sureti biçimindeki düşüncelerin çil yavrusu gibi dağıldıklarını gördüm. Etimin içinde ve bütün derimin altındaki böcek kolonisi ilaçlanıp savuşturulmuş gibi rahatladım. Ve aniden kalkıp, halâ gelmekte olan kıza doğru yürüdüm. Düşünceler çok zayıflamıştı ama güçlenmeleri zor değildi. Bir kaç cılız kamçı darbesini de görmezden gelmeyi başararak kızın yanına vardım. Gözlerine bakarak "Merhaba" dedim. Gözleri maviydi. İki elim yüzünü kavradı, sonra onu dudaklarından öptüm. Geri çekilip yüzünü incelemeye başladım. Yaşıyordum! İşte, şimdi yaşıyordum. Saliseler içinde, yüzünün her çizgisi hafızama kazındı. Sonra, gözlerinde korkuyu gördüm. O anda, hançer mideme saplanmış bile. Böcekler kulağımı acıtan vızıltılarıyla yaradan içeri doluştu, bütün vücudum acıdan kımıl kımıldı. Düşünceler dört nala, hiç olmadıkları kadar acımasızca beynimin dört yanında kırbaçlarını şaklattılar. Düşünceler... -An-'ı öldürüp, gelmişler, acıya dayanamadığımdan kızın ayaklarının dibine düşüp, bayılmışım.
Gözlerimi mahkemede açtım. İzleyenler koro halinde, "İdam, idam" diye bağırıyorlardı. Nefes almakta zorlandım. Ardından gözlerimin şiş, burnumun kırık, kaşımın patlamış, dudağımın yarılmış olduğunu fark ettim. Kulağım da çınlıyordu. Hakim ayağa kalkmamı istediğinde, sol bacağımın dile gelip yalvaracağını sandım, "Lütfen, zorlama beni." Kendimi zorlayıp kalktım. Biraz afalladım ama düşmedim. Bacağım yanarcasına sızlıyordu, içimden "keşke kopsa da kurtulsam" diye geçiriyordum.
"Sayın falan filan, taciz, tecavvüz, cinayetten suçlu bulundunuz. Cezanız idam. Son sözlerinizi alalım." Diyip çatık kaşlarla arkasına yaslandı hakim. Karar içimi ferahlattı. Ya da hakimin konuşması içimi ferahlattı, zira sözleri, beni öldürmek için fırsat kollayan kalabalığın dikkatini toplamıştı. "Hakim bey, sanırım hafızam yerinde değil, ne yapmışım ben?" Demeye cürret ettim. Arkamdaki öfkeli kalabalık fısıltılarla jilet gibi keskin uğultular çıkardı. Çok bakındım, ama jiletin benden başkasını kesmediğine ikna oldum. İdam edildiğim kısma kadar dişimi sıkıp sıkamayacağımı düşünüyordum, ki hakim tokmağını üç kez vurup, "sessizlik!" komutuyla yardımıma yetişti. Hakimin tokmağı kalabalığı sindirip, sustursa da, umut kıvılcımları püskürtüyordu aynı zamanda. Üç tok vuruş sesi, kalabalığı heyecanladırıyordu, bu karanlık mahkeme salonunda ilgi çekici, parlak bir detay bu; umuda en sert darbeleri indiren o tokmak, ben dahil tüm bu kalabalığın umutlarını okşuyor şimdi.
Ve hakime olan saygımı kabartıyordu. Onun hiçbir sözüne çıt çıkarmak içimden gelmezdi. "Sen gayet iyi biliyorsun suçunu" dedi bıkkın bir soluk verişle. Evet, sanırım biliyordum, suçluydum. Ama hakimin beni anlaması gerekliydi, çünkü anlamamıştı beni... ama, ya beni benden daha iyi anlıyorsa? Evet, büyük olasılıkla bu doğruydu. O zaten her şeyi anlamıştı. Yine de, son sözlerimle kendimi açıklamamın iyi olacağını düşündüm. Neden yaptığımı bildiğim bilinmeliydi. Hakimin gözünde kendinden bihaber bir salak olarak ölüp gidemezdim. Konuştum: "Hakim bey, bu yaptığımla ölümü hakettiğimin farkındayım. Ama yapmak zorundaydım. Çünkü o gün özel bir gündü. O gün bu günü aşıyordu. Hakim bey... o gün dünyayı aşmıştım ben. O gün gördüğüm her şey o güne aitti. Nasıl tarif etsem, ben o gün bir melek gördüm. Eğer bir melek görebiliyorsam, bende peygamber olmalıyım değil mi? " sırıttım. "O gün yaşadım, o gün bendim. Şimdi çarmıha gerilmeyi hakettiğimi reddetmemi bekliyorsanız, yapmayacağım. En doğrusu beni çarmıha germeniz olur. Çünkü ben tanrıya çok yaklaştım." Sözlerimi bitirdiğimde, hakimin kayıtsız ifadesi silinerek yerini alaycı bir gülüşe bıraktı. Salondakiler de kahkahalarla gülmeye başladılar. Ortalık durulunca hakim masasına doğru eğildi "Ah, ah. Seni saf piç. Ellerine bir bak hele, seni zaten çarmıha germişler. Şimdi sen burada, buraya yükselmeyi haketmediğin için bulunuyorsun. Sen düşünerek hayatını katlettin. Ve bu suçu defalarca kere işledin. Bu yüzden yaşamı haketmiyorsun, çarmıha gerilmeyecek, idam edileceksin." Kırbaçların ve vızıltıların zehirli uğultusunu duydum.
 
Üst