Eveeeet ben geldim!
Şimdi şu ufak "dikkati zaten bahsetmek istediğim belirli bi yöne (de) çekme" operasyonu,
@Nabunun da katkılarıyla amacına ulaştığına göre, esas tartışmaya geçebilirim.
Benim düşünceme göre, anime sevmenin ilk sebebi "hikaye dinlemeyi sevmek" -ki bunu bolca söylemiş oldum-, ikinci sebebi de "anime dilini öğrenmiş olmak".
"Hikaye dinlemeyi sevmek"ten başlayayım. Nabu, yorumunda niye o hikaye değil bu hikaye diye sormuş. Güzel sormuş. Direkt buna cevap vereyim hatta kendi düşüncelerime göre.
Bütün hikayeler, aynı aşamalardan geçer aslında. Mitolojilerin, masalların, bugün anlatılan ve bizi etkileyen anlatıların basamakları aynıdır. Kahraman bi çağrı alır. Yani onu maceraya çıkmaya yönlendiren bir itme. Bu bir hayal de olabilir, bir mecburiyet de. Sonra kahramana bir destekçi gelir, destekçi ona yol gösteren, ona burdan böyle dümdüz git diyen kişidir. Bu destek, bir aksakallı dededen de gelebilir, bir rol modelden de. Sonra yolculuk başlar. Kahraman, hedefine ulaşmak için konfor alanından ayrılır. Buradan sonrası yolculuğun kendisidir. Engellerle karşılaşılır, bu engeller aşılmaya çalışılır. Sonunda en büyük engelle, tabiri caizse boss ile karşılaşılır. Zaten bunca yol bunun için gelinmiştir. Bu zorluğu aşan kahraman amacına ulaşır. Sonunda zafer kazanan kahramanın eve döner, ama değişmiş olarak döner. Bundan sonra, hikaye ya biter, ya da yeniden başlar: kahraman yeni bir çağrı alır, yeniden yola çıkar; hatta bazen her bir küçük boss, hikayeyi çok daha büyük bir boss'a hazırlıyor olabilir.
Bunları birazcık bile içermeyen tek bir hikaye yoktur. Ama her hikaye sizin kafanızdaki kodlara uymaz. Aslında o kahraman sizsinizdir çünkü. Değişimi hayallerinizin derinliklerinde siz bizzat yaşarsınız. Dinlediğiniz hikayenin kahramanı, sizin kafanızdaki "kahramana", yani "size" uymuyorsa, elden bi şey gelmez. O hikaye sizi ilgilendirmeyecektir. Sizle hiç alakası olmasa bile, kahramanın geçirdiği değişim sizde bir pencere açmalı, sizin beyninizdeki kahramana katkıda bulunmalıdır. Açmıyorsa, yine sizi ilgilendirmeyecektir. Her durumda animeler, işte bu fenomeni sonuna kadar kullanır. Ve bu etkiden soyutlanmanın imkanı yoktur izleyici için. İlla ki bir kahraman yakalarsınız. Size uyan o belirli tipte kahramanlar, animede daha yoğun sunuluyorsa, sizin de seveceğiniz anime sayısı otomatik olarak artacaktır. Lakin dandirik bulduğunuz/bulduğumuz diziler de bu akışı kullanır, onların izleyicisi de o kahramana bir anlamda "tutulur kalır". Mesele bi şeyler anlatması değildir, sizin "kahramanınızla" ilişkili bir hikaye anlatmasıdır aslında. O kahramanlar türk dizisinde de anlatılsa, animede de anlatılsa, bollywood filminde de anlatılsa, seversiniz yani. Kaçışınız yok.
Yalnız burada bir trick var: mağruz kaldığınız hikayelerdeki kahramanlar, aklınızdaki o "kahramanı" etkiler. Bu bi döngüdür.
Şimdi "anime dilini bilmeye" geleyim. Burada bahsedilecek şey üslup.
Animelerin kendine özgü üslubunun çok matah olduğu için insanı yakalaması gibi bi şey iddia edilemez. Aslına bakılacak olursa, her üslup kendi banelliğine sahiptir. Lakin bunu gözardı edersiniz, hatta bunu sevmeyi öğrenirsiniz. Mesela Bollywood filmlerinin kendine ait bir üslubu vardır. Bu üslup da kendine özgü bir abartma, sündürme, köpürtme içerir . Örneğin danslar. Uzun bakışmalar. Tesadüf zincirleri... Ama Bollywood izleyicisi bunu sever. Bu durum Hollywoodda da aynı, Kore sinemasında da aynı, Türk dizisinde de aynı, Comicde de aynı... (aslında, şöyle bir düşününce, kendine özgü bir abartma, köpürtme, kabartma içermeyen bi üslup da bilmiyorum). Bu anlatımsal kodlara bi şekilde mağruz kalırsınız, öğrenirsiniz, ve artık o kodlara göre yorumlayarak izlersiniz. Her ürünün kendi izleyicisi, bir süre sonra o ürünün üslubu öğrenir, benimser, o üslubun içinde gezinmeye başlar. Bu bir dil öğrenmek gibidir. "Abi ne kurcalıyosun anime işte animede böyle olur" deriz mesela, bu bi kabulleniştir. "Olm sonuçta comic bu, tarz böyle" yine aynı. Her durumda, bir üsluba alıştığınızda, artık o üslup, o tarz, sizin için bi kriter olmaya başlar. Zamanla bi alışkanlık, bi arayış haline gelir. Artık bir şekilde sizin diliniz bu olmuştur ve o dille anlatılan hikaye hoşunuza gitmektedir, çünkü onu kolayca anlarsınız, size kolayca ulaşır. Ama eğer bu dili bilmiyorsanız, veya uzaklaşmışsanız, tamamen anlamsız gelecektir.
Peki neden o üslup değil de bu üslup sizi yakalamıştır? Burada farklı yorumlar yapılabilir. Benim iki düşüncem var. İlki, sevdiğiniz hikayeler size o üslupta sunulmuştur, hikayeyle birlikte üslubu da kabullenip sevmişsinizdir (ve genelde bu iş böyle başlar). İkincisi ise, mevzubahis üslup, gerçek hayatı algılama biçimimizle ortak bir frekans tutturmuştur. Mesela Naruto'yu ele alalım: ortada savaş, kavga, dövüş gırlayken, hikayenin günlük hayata dair bi sürü ayrıntı içermesi sizi yakalamış olabilir (çoğu animede de var bu). Epik bir anlatı gibi tek döngüde sona ermemesi, sürekli başa sarması, hayatın sürekliliğini taklit etmesi sizi yakalamış olabilir. Karakterlerin verdiği tepkilerin, gerçekdışı, fantastik görüntülerle sunulması (mesajların birindeki videolarda var), aslında dışavurumsal bi tarzdır ve karakterin iç dünyasının ifade biçimi olarak sizi yakalamış olabilir. Siz de mesela öfkelendiğinizde sırtınızın arkasında patlayan ışıklar hayal ediyor, kararlılıkla yumruğunuzu sıktığınızda etrafınızdaki duvarların çatırdadığını gönül gözünüzle görüyor olabilirsiniz. Sonuçta olan, gerçek dünyanın, sizin akıl aynanıza nasıl yansıdığı ile ilgilidir, gördüğünüz şey o aynaya yansıyan görüntüye benzemektedir.
Aynı trick burada da var: maruz kaldığınız görsel kodlar, sizin aynanıza neyin nası yansıyacağını etkiler. Bu da bir döngüdür.
İnsan, sevdiği şeyi yüceltmeye meyillidir doğal olarak. Zira onu seviyorsunuzdur, sizin için özel anlamlı güzel vs olmasa sevmezsiniz. Oysa ortada bi üstünlük yok, mesele bizim beynimizdeki bazı kodlara uymaları sadece. Bu yüzden hikaye dinlemek son derece kişisel bir olay bana kalırsa. Bana hangi hikayeyi sevdiğinizi söyleyin, size şecerenizi söyleyeyim (yani ben söyleyemem de şecereniz ortaya çıkmış oluyor işte, beceren okur söyler artık

)
Türk dizisi deyince doğal olarak bi "kalite" tartışmasına da ucundan girmiş olduk. Ona da cevap vermeden geçemeyeceğim. Bütün animeler de kaliteli değil. Bütün animeler de çok matah bi kafayla üretiliyor değil. Bütün animeler de iyi kurgulara sahip değil. Daha da önemlisi, aslında animeler belli bi entelektüel seviyeye falan hitap etmiyor bana kalırsa. Genç olup, internet bilip, dil bilip vs, anime yine de sevmeyen insanlar var. Çok var ve olacak. Çünkü o kahramanlar onların kahramanları değil, o görsel veya kurgusal kodlar onların beyninde yok. Ama tırnak içinde "entelektüel" olmayıp, yine de anime seven insan da olabilir, mesela Japonyada kesin vardır. Çünkü oranın üretimi o, bizde dizi neyse adamlarda anime de o sonuçta. Benim yaşmaklı teyzem bilmiyor olabilir, Japonyadaki yaşlı teyzeler biliyordur. Ki benim annem, anime izleyicisiymiş eskiden. İlk animelerimi ben de annem sayesinde izledim: Lady Georgie, Candy Candy gibi...

Tvde yayınlanırsa sürekli, aynı dizileri izledikleri gibi onu da izlerler insanlar. Hikayeler farklı entelektüel seviyelere hitap edebilir, ediyor, bunu inkar etmiyorum tabii.
Sonuç: anime sevmek, anime izleyicisi olmak, tamamen maruz kalmakla ilgili bi şey. Ki anlatı tarzlarının hepsinde bu böyle bana kalırsa.
Yorumumda çok fazla açık nokta var, çok da toparlayamadım. Zaten kendimi anime sever olarak da tanımlamam. Bunlar benim şahsi gözlemlerim, düşüncelerim, elbette kimse katılmak zorunda değil. Ben kitap okumayı anime izlemeye fazla fazla tercih eden biriyim.
Ayrıca, Nabu'ya tekrar teşekkürler. Güzel bi tartışma oldu.