Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Naruto'nun Ölümü

Feindbild

無欠の果て
Üstat Kullanıcı
Savaşın yıllar önce bitmiş olması gerekiyordu, daha da şiddetlenmesi değil. Oysa dünya yanılmıştı... ben yanılmıştım.

Benim adım Uzumaki Naruto ve bu, nasıl başarısız olduğumun hikayesi.

Great-Father.jpg
Bölüm 1 - Naruto Uzumaki

Sıradan bir gündü. Diğer her gün gibi, Hokagelik görevlerimi yerine getiriyordum. Diğer uluslarla ortak çalışmalar için toplanmıştık ve bu seferki görüşme, Yeni Konoha'da gerçekleşecekti. Evden çıktım ve buluşma alanına doğru yol aldım. Korumaya ihtiyacım yoktu. Beni koruyabilecek kimse de yoktu, belki tek bir kişi hariç.

Hokagelik, yalnız bir hayat.

Yolda Lee'yle karşılaştım. Yıl dönümünün yaklaştığından ve diğerleriyle beraber, her sene yaptığımız gibi, onu ziyaret etmekten bahsettik. Üzgün görünmüyordu ama gençlik enerjisinin sahte olduğunu hissetmiştim.

Ağzımda kötü bir tatla yola devam ettim. Ancak yine de buna değdiğini düşünüyordum. Neji'nin kaybı hala herkesin içindeydi ama yeni hayatlar kurmuştuk. Ölenle ölünmez, değil mi? O da böyle olmasını istemezdi. Hem önemli, inandığı bir dava için kendisini feda etmişti. Onun ve onun gibi diğer sayısız kişinin sayesinde bu savaşı kazanmıştık.

En azından kendime bunları söylemiştim.

Böyle anlarda, Konohalılar bana her zaman keyif verirdi. Etrafıma bakar ve hayatın koşuşturmacası içinde yol alan bedenleri izlerdim. İşe giden, sohbet eden yetişkinler, yüzlerinde tebessümle oynayan çocuklar...

“Ahenk içinde bir cümbüş.”

Jiraiya usta böyle söylerdi kimi zaman, böyle bir zıtlık mümkün olabilirmiş gibi. Yine de, her düşündüğümde yüzüme bir tebessüm oturuyordu.

O gün yol çok kalabalık olduğu için, bir kestirme alarak belirlenen buluşma yerine hareket ettim. Ramen Ichiraku'nun yakınlarından geçtiğim esnada, bir duman tüttüğünü gördüm ve görevlerimi ertelemek zorunda kalarak içeri koşturdum. Ocaktan çıkan yangın dolayısıyla bütün bina alev almıştı. Eski, daha küçük hali olsa insanların kaçması kolay olurdu ama ben başa geldiğimden beri, iyi reklam yapmıştı Teuchi. “Hokage'nin çocukluktan beri tercihi.” Yalan da değildi.

Neyse ki, alevler çok büyümeden gelmiştim. Kimseye bir şey olmadı.

Biraz gecikmeli olsa da buluşma odasına vardığımda, diğer Kagelerden küçük bir azar işittim. Neden bilmiyorum ama Teuchi'nin yerinin yandığını söylemek istememiştim. Bu yüzden, ev sahibinin sebepsiz bir şekilde geç kalmasına bozulmuşlardı.

Bu küçük pürüzden sonra formaliteleri kolayca aştık. Ne olsa diğer Kagelerin hepsi, Kankuro, Darui, Kurotsuchi ve elbette Gaara, beni uzun süredir tanıyordu. Eski uluslar gibi bir güvensizlik ortamı yoktu. Yanlarında, bir kısmı genç olan, korumalar vardı. Kimilerini tanıyordum, kimilerini sadece isim olarak biliyordum. Bu eksikliği bir ara kapamam gerektiğini düşündüğümü hatırlıyorum.

Pencereden dışarı baktığımda, bir şahin gördüm. Yüz metre kadar ötede uçan hayvan, kızıl gözleriyle bana baktı. Hatırladığım son şey buydu.

Gözlerimi açtığımda, diğer herkes ölmüştü ve ben, kana bulanmıştım.

Bana ait olmayan kana.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Sonraki bölümlerde binara çocuklarına neden bu isimleri verdiği hakkında bir flashback olmasa da şöyle bir kısaca aklından gecirmesini bekliyorum :D Hikayende başarılar.
 
Bir örnek aldığımız Naruto vardı onu da öldürdün. Helal olsun. :thumbdown:
 
@Sae

İnanır mısın var aklımda öyle bir şey, tam beklediğin gibi olmasa da :D

@him

Devir değişiyor hacıt. Değişen devirle eski zamanın kahramanları da ölüyor :freaknaruto:
 
Bölüm 2 - Sis

Odaya ilk girenin kim olduğunu pek hatırlamıyorum. Özel olması gereken ama elini sallasan ellisinin öldüğü ANBUlardan birisiydi. Beni, soluk soluğa ve kanlar içinde bulmuştu. Bir çocuk gibi bağırıp çağırmak istediğimi hatırlıyorum. Gaara'nın cesedi garip bir şekilde bükülmüş ve... bunun önemi yok. Hatırlamak istemiyorum.

Her şey bir çırpıda olup bitmişti. Kimin bunu gerçekleştirdiğine dair tek bir kanıt bile yoktu. Ne bir patlama izi ne de zorla girildiğini gösteren bir şey. Korku ve paniğin etkisinin geçmesi, Shikamaru'nun da yardımıyla, çok uzun sürmedi. Bütün toyluğuma rağmen ben bir Hokageydim ve halkımın en çok o an bana ihtiyacı vardı. Kara saçlı, Konoha'daki herkesten daha zeki eski arkadaşımla oturup konuştuk.

...​
Odanın içinde dolanan Shikamaru bir sigara çıkarıp yaktı ve camdan dışarı baktı. Bütün karmaşaya rağmen, sanki hiç bir şey olmamış gibi, güneş ışıldamaya devam ediyordu. Bir kaç ay sonra, bir kaç yıl sonra bu manzaranın nasıl değişeceğini düşünerek ürperdi. Bunu aklına getirmek istemiyordu ama işi buydu.

"Suçu bize atacaklar," dedikten sonra, çektiği dumanı üfledi "Nereden bakarsan bak, suçlayabilecekleri tek kişi var."

"Ama neden?" diye sordu, elindeki kanlı Kum Köyü alın bandına bakan Naruto.

"Bir savaş için," diye yeni bir ses duyuldu. Naruto'nun kim olduğunu bilmesi için bakmasına gerek yoktu, varlığını çoktan hissetmişti. Odaya giren Sai, başını eğerek selam verdi "Böldüğüm için özür dilerim, Hokage. Önemli bir bilgi geldi."

"Nedir?" diyen Naruto, hala başını kaldırmamıştı.

"Genç geninlerden birisi, şans eseri bir konuşmaya tanık olmuş. Dediğine göre iki tane Konoha shinobisi Kagelerin katliamı ve çıkacak savaştan bahsediyorlarmış. Ancak bu konuşmaları Kage toplantısından yarım saat önce, Konoha'nın uzaklarında fakat hala Ateş Ülkesi'nde bir yerde gerçekleşmiş."

"Shikamaru?" diyen Naruto, ona döndü.

"Bir tuzak. Bunu öğrenmemizi istediler. Konuşanların kimliği belirlendi mi?" diyen Shikamaru, gözlerini kapadı ve yarı-trans haline geçti.

"Bir sorun da bu. Birisini yakaladık. Genç bir chuunin, hiç bir özel yanı veya şüpheli durumu yok," diyen Sai, yine de bilgileri aktardıktan sonra devam etti "... yakaladığımızda, dakikalar içerisinde öldü. Ölüm sebebi hala inceleniyor ama bir tür güvenlik önlemi olduğu belli. Diğer kişi kaçtı. Kimliğini taradığımızda köy verilerinde görünmüyor. Ancak izi hala taze..."

Bir hışımla ayağa kalkan Naruto'nun gözleri parıldadı.

"Bana yerini söyle."

...​
Bu tehdidi başladığı yerde yok edeceğime dair, elimdeki kanlı alın bandı üstüne and içmiştim. Yeterince keskin düşünemiyordum belki ama Shikamaru, benim için bunu yapıyordu. Her zaman böyle olmuştu. Soğukkanlı, ne yapacağını bilen Shikamaru. Boşu boşuna sağ kolum olmamıştı. Ancak onun bile öngöremeyeceği şeyler vardı.

Hiç birimiz göremezdik.

...​
"N-Ne?" diye kekeleyebildi, Naruto.

Önündeki manzaraya inanmak istemiyordu. İpucunu önden takip etmek için fırlamış fakat söylenen yerde kimseyi bulamamıştı. Dönmek için yola koyulduğundaysa, Shikamaru'nun ekibine rastlamayı ve strateji konuşmayı umuyordu.

Dizlerinin üstüne düştü.

Bu nasıl olmuştu? Nasıl hiç bir şeyi, hiç kimseyi hissetmemişti?

Yerden çıkan sivri tahtalar, topraktan fırlayan dişlere benziyordu.

"Shikamaru... Ino... Chouji..."

Ağaçların arasından görünen Ay, kendine has gümüşi rengiyle parlıyor ve karanlık dünyayı cılızca aydınlatmaya çalışıyordu. Kan her yere sıçrayarak, bütün bölgeyi kızıla boyamıştı. Ağaçların yaprakları bile kıpkırmızıydı. Gecenin karanlığı, ayın gümüşiliği ve kanın kızıllığı vahşi bir tablodan dökülerek bu çarpık tabloyu oluşturmuştu.

En çok da kırmızı ağır basıyordu. Hatta biraz fazla ağır. Sanki havaya bile karışmıştı. Bu... sisti?

Görünüşü bulanırken, bir karaltının yaklaştığını seçebildi. Kunaisini çıkarmak için elini hareket ettirmeye çalıştı ama bedeni onu dinlemiyordu. Kurama'nın gücüne ulaşmak için odaklanmaya çalıştığında, dengesini kaybederek yere kapaklandı. Yerde yatarken, çimleri ezen adımların sesi duyuldu ve belli belirsiz bir cübbe seçebildi. Figür eğildi ve yüzündeki üç çizgiye dokundu. Soluk parmaklar buz gibiydi.

"Kurban hazır. Kehanetin ölmesinin vakti geldi."

Bilincini kaybetmeden önce, duyduğu son şey bu olmuştu.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
''Ne Shikamaru'ymuş mn.'' diye okudum. Naruto'ya işkencelerinin eşliğinde ilerleyen serinde başarılar :D
 
Bölüm 3 - Kurban

"Uyan, kehanetin çocuğu. Uyan ve yarattığın dünyayı gör."

Naruto, gözlerini açtı fakat hiç bir şey değişmemişti. Hatta dünyası, daha demin gördüğü rüyadan daha bile karanlıktı.

Ortam zifiriydi. Seslenmeyi denedi ama kendisine tek ulaşan şey, söylediklerinin yankısı oldu. Acaba mağara gibi bir yerde miydi? Ne olmuştu? Anıları birbirine girmişti. En son... savaştaydı? Bu pek bir şey söylemiyordu çünkü bütün ömrü boyunca savaşmıştı.

"Hey!" diye tekrar seslendi.

Yankının sesini dinleyerek, yakınlarda bir koridor olduğunu anladı. Savaş bitmiş olmasına rağmen, resmi eğitimini tamamlamış olduğuna memnun oldu. Böyle anlarda oldukça işine yarıyordu. Bir dakika, doğru ya, savaş bitmişti. En azından öyle olması gerekiyordu. Öyleyse...

Bir yararı olur umuduyla Kurama'ya ulaşmaya çalıştı fakat bir cevap alamadı. Bu yer, her neresiyse, algılarıyla oynuyordu. Kendi çakrasını bile hissedemiyordu. Acaba gerçekten karanlıkta mıydı, yoksa kör olan sadece o muydu?

Shikamaru burada olsa, onun bu kısıtlı düşünmesiyle dalga geçerdi. "Naruto!" derdi, "Artık bir Hokagesin. Her zaman yanında olamam. Bu yüzden kendi başına düşünmeyi öğrenmelisin."

...

Shikamaru!

Anılarının tekrar yerine gelmesi çok uzun sürmemişti. Ancak üstlerine düşünecek vakti olamadı. Zira, kulaklarına bir ses çalınmıştı. Fısıltılardı. Ne olduklarını çıkaramıyordu ama koridor olduğunu tahmin ettiği yerden geliyordu.

"Hey!" diye bağırdı, yine, bu sefer koridora doğru ilerleyerek. "Sen de kimsin?!"

Adım atmasını bir şey zorlaştırıyordu. Ayakları bir maddenin içinde batıp çıkıyordu. Ne olduğunu anlayamamıştı ama işin saçmalığını bilmese, Gaara'nın kumuna benzetecekti.

"Konuşsana be!" diye hırladı.

Fısıltılar hala uzaktan gelse de, aralarından bir kelimenin seçilmesini sağlayacak kadar netleşmişlerdi.

"... unuttun..."

"Neyi unuttum?" diyen Naruto, yarı koşar bir tempoya geçmişti. "Benden ne istiyorsunuz?"

"...unuttun... seçilmiş...."

Dişlerini gıcırdatan adam, bir cevap alamayacağını anlamıştı. Gözlerini sağa sola çevirse de hiç bir şey göremedi ama ihtiyacı da yoktu. Bağırışları esnasında kulağına ulaşan yankıları kullanarak, içinde bulunduğu koridorun koşmaya yetecek kadar geniş olduğunu anlamıştı. Yumruklarını sıkarken, temposunu iyice hızlandırdı. Koridorun sonundan bir yankı almamıştı ama karşısına ne çıkacağı pek önemli değildi. Zamanı gelince düşünürdü.

Koşturdu ve koşturdu. Ta ki bir adım daha atamayacak hale gelene kadar. Bu süre içerisinde bağırmış, çağırmış ve işine yarayabilecek bir şeyler öğrenmeyi denemişti ama fısıltılar -hiç bir zaman yok olmamış olsalar da- onunla konuşmayı kesmişti.

Bir sonraki hamlesini planlamak için bağdaş kurduğunda, aklına ilk kez kumu incelemek geldi. Maddeyi alıp elinde şöyle bir tarttı ve bir kısmının yere dökülmesine izin verdi. Şöyle bir ufaladı. Ardından küçük bir parça alıp ağzına götürdü. Refleksif olarak, iğrenerek tükürüverdi.

"Böeh. Tadı küle benziyor!" derken, yüzü kırışmıştı.

Bunu yapmasıyla beraber, önünde soluk bir ışık kitlesi belirdi. Bir siluete, hayır, iç içe geçmiş bir sürü siluete benziyordu. Başı ağrıyarak bakışlarını çevirdiyse de, bir an sonra tekrar ona dönüverdi. Yarı şeffaf, beyaz siluet, elini geriye doğru işaret etti ve uzaklardan, neredeyse başka bir diyardan gelen bir kelime yankılandı.

"Gör."

Naruto geriye dönmeye çalıştığında, başını bir duvara çarparak sendeledi ve yere düştü. Bir an sonra kendisini toparladığında, kelimelerin kazınmış olduğu, haşmetli bir duvar olduğunu fark etti. Soluk ışığın aydınlattığından çok daha büyüktü.

"Ben," diye duruca belirtti, figür.

Sarı saçlı genç adam, bunun ne olduğunu anlamıştı. İsimlerin yanında birer tarih ve ulusları yazılıydı. Ancak her girdinin sonu, aynı şekilde bitiyordu.

"Birleşmiş Shinobi Kuvvetleri."

Neden veya ne şekilde olmasa da, nerede olduğunu anlamıştı. Dördüncü Dünya Savaşı o kadar büyüktü ki, yetkililer, ölülerle ne yapacaklarını bilememişlerdi. Bu yüzden, toplu mezarlar kullanılmıştı. En azından en başta. Düşmanın daha fazla bilgi öğrenmesini engellemek için de, bedenleri yakmışlardı.

"Neden buradayım?" diye sordu Naruto, arkasına bakmadan, önündeki duvara dokunarak. Ne kadar da fazla isim vardı. Binlerce olmalıydı.

"Unuttun," diye yanıtladı, ışıktan varlık, yalın sesiyle. "Hatırlaman gerekiyor."

Naruto, bir genjutsuda olup olmadığını merak etti. Kurama'yla iletişim kuramamasını açıklardı. Ancak bu beyaz varlık belirdiğinden beri çakrasını tekrar hissedebiliyordu.

"Unuttun," diyen heyulanın sesi, bu sefer farklıydı. Ölümün sertliğini taşıyordu. "Bu yüzden senden bir hayat alındı."

"Hayır," diyen genç ninja, heyulaya dönmüştü. "Bu bir genjutsu... bu..."

Kemikleri titreten bir kahkaha, yankılanarak Naruto'nun içinden geçti.

"Hayata karşılık hayat, çakraya karşılık çakra..."

Heyulanın sesi, artık yerin altından geliyordu.

"... kurbana karşılık kurban."

Küller çöktü ve oluşan girdap Naruto'yu zahmetsizce yutuverdi. Genç shinobi, gözlerini açtığında tekrar yüzeydeydi. Az önce yaşadığının gerçek olup olmadığını bilmiyordu fakat kesin olak tek şey varsa, o da, Kurama'nın artık içinde olmadığıydı.

Ne kadar zaman geçmiş olduğu belli değildi, lakin dünyaya hala karanlık hakimdi. Sürüsünden ayrı düşmüş yalnız bir kurdun uluması, gecenin içinde yankılandı ve zayıflayarak söndü. Yere çöken shinobi, hüsran içinde, başını ellerine alırken, saçlarındaki bir tutam kül, gözyaşıyla beraber döküldü yere. Uzaklarda bir yerde duman tütüyordu.

Bir şehir yanıyordu.
 
Bölüm 4 - Parlak Gelecek

Nefretten iyi bir şey doğabilir mi?

Ömrüm boyunca bu soruyu merak ettim. Bir zamanlar olabileceğini düşünürdüm, sonra yanıldığımı sandım. Şu ansa... bilmiyorum.

Naruto ve kuyruklular yok olalı 10 yıl oldu. Ne bir açıklama geldi, ne de bir plan. Dördüncü Dünya Savaşı'nın aksine, şu an karşısında birleşeceğimiz bir düşman yok. Birleştirecek birisi de yok. Ben, Naruto değilim. Hiç bir zaman olmadım ve olmayacağım.

En azından kendime bunları söyledim, önümdeki ölü adamın gözlerini kapatırken.

...​
"Hokage-sama," diyen birisinin sesini duydu.

"Bana böyle seslenmene gerek yok, Sakura," diye yanıtladı, Sasuke. "Burada kimse yok."

"Ben..." dedi, kadın, önündeki cesetten gözlerini ayırmadan. "Burada olmalıydım."

"Onun için yapabileceğin bir şey yoktu," diyen adamın sesi buz gibiydi. Ancak Sakura, bunun umursamazlıktan olmadığını biliyordu.

Kadın ellerini birleştirip, görevini tamamlamış shinobinin ruhunun Saf Diyar'a geçişini kolaylaştırmak için bir dua mırıldandı.

"Umarım orada Akamaru'yla tekrar buluşabilirsin, Kiba."

Zira Akamaru öldükten sonra, yeni bir köpek bulmayı reddetmişti.

Daha kaç kişi ölecekti?

Bunu düşünecek vakit yoktu. Etraflarını düşman sarmıştı.

...​
Çatışma çok uzun sürmemişti. Saldırganların şanssızlığına, Sasuke'yi bulanlar, onun Hokage olduğunu ilk başta fark etmemiş ve fazla sayılarına güvenerek saldırmışlardı. İşin sonunda, Mangekyo'yu kullanmasına bile gerek kalmamıştı.

Önündeki adamı boğazından tutarak havaya kaldırdı.

"H-hayır!" diye inledi, adam "Lütfen!"

Bu dilek, Sasuke'yi duraklatmamıştı bile. Göz tekniğini akfileştirerek, adamın zihninin içinde gezindi. Saklı Taş Köyü'nden olan ninjanın vücudu iki taraftan çekilmişçesine gerildi ve gözleri geriye devrildi.

Bunda da bir bilgi yoktu. Hoş, bir şey de beklemiyordu zaten. Kılıcını tek bir hareketle çıkardı, adamın kalbine batırdı ve kanı savurup, kınına soktu. Bugün de, neler olup bittiğine dair bir şey bulamamıştı.

"Sasuke-kun," diye seslendi, karısı Sakura. Sesi her zamanki gibi canlı fakat yumuşaktı. Belki de artık bir tek ona yumuşaktı. Bazen merak ediyordu, neden Sakura onu sevmeye devam etmişti? Sevgi, garip bir şeydi. Hiç bir zaman tam anlayabileceğini zannetmiyordu. Yine de, kadının sesini duymak onu biraz rahatlatmıştı.

"Ne oldu, Sakura?" diye sordu, adam.

"Burada bir tane daha hayatta olan var," diye yanıtladı, medik-nin.

Tek bir adımda kadının yanında belirdi. Vücudundaki yaralara bakılırsa, Sakura'nın saldırılarından birisine maruz kalmıştı. Kolu, yumrukla yarılan kayaların içinde sıkışıp kalmış olmalıydı. Hayati bir tehlikesi yoktu, hele Sakura buradayken, ama henüz 14 yaşında olan ninja, paniklemişti. Gözleri fıldır fıldır etrafı kontrol ederken, nefesi düzensizleşmişti. Sasuke oraya geldiğindeyse, kaçmak istermiş gibi kıvranmıştı ama dizlerinde güç kalmadığı için bir şey yapamamıştı.

Pembe saçlı medik-nin, bir ağaca yasladığı adamın yaralarını tedavi ediyordu.

"T-teşekkürler," dedi, Sakura'ya.

"Lafını etme," diye yanıtladı, kadın. "Çatışma bitti ve artık ölmen için bir sebep yok."

Adam yine de ısrarla devam etti. "Gerçekten teşekkür ederim!" Ben--- ahhhhh!!"

Adamın kırık kolunu sertçe büken Sakura, yüzünü adama iyice yaklaştırdı.

"Bir daha bana teşekkür edersen, kolunu olduğu yerden koparırım." Sinmiş adamdan bir cevap gelmeyince, daha da büktü ve tekrarladı. "Tamam mı?"

Genç ninjanın aklından tek bir şey geçti: bu kadın, şaka yapmıyordu.

"Ta-tamam! Tamam!"

Tekrar işine dönen kadın, kendine söylendi. Gerizekalı medik-nin kodunu niye değiştirmişlerdi ki? Eskisi gibi daha kısıtlı olsa, her şey daha kolay olabilirdi. Yine de, bunu o teklif etmişti.

Kısa bir sürede, kadının işi tamamen bitmişti. Bir nefes vererek geriye çekildi. Taş Ninjası teşekkür edecek gibi ağzını açmıştı ki, bir şeyi hatırlayarak bir hışımda kapadı. Paniğin geçmesiyle beraber, kendisine ne olacağını merak etmeye başlamıştı. Merakı kısa süre içerisinde giderildi. Sasuke, boğazını kavradığı gibi, ayakları debelenen genci havaya kaldırdı ve işlemi tekrarladı.

Beklediği gibi, bunda da hiç bir bilgi yoktu. Kılıcının tek bir hareketiyle boğazını kesti ve ölüm fermanı imzalanmış düşmanı yere bıraktı.

Sakura, olan biteni izlerken ne bir şey demiş ne de bir hareket yapmıştı. Yeşil gözlerinde, sadece tecrübenin oluşturabileceği bir yorgunluk vardı.

Karanlık çökerken, bir yerden bir köpek uluması duyuldu.
 
Kimi bilgiler.

- Boruto'da geçen kimi kısımlarla ortaklık olsa da, hikaye, Boruto evreninde geçmiyor.

- Naruto, Sasuke ve Sakura'nın üçü de hikayede önemli rol oynayacak.

- Takım 7'nin güncel hallerinin resimleri. Aşağı yukarı böyle görünüyorlar.

xjughzxjr9501.png


tumblr-o1a1t8ixps1rptppmo1-1280.jpg


Haruno-Sakura-full-2103153.jpg
 
Anko nasıl görünüyor?(ona göre takip edeceğim)
 
Anko nasıl görünüyor?(ona göre takip edeceğim)
Şu an foto bulamam ama

ölümcül derecede obez

şaka şaka, kıskıvrak.

Kesin bir şey dememekle beraber, Anko'nun bir rolü belki olabilir. Aklımdan geçen bir şey.

@him

İlk başta yüz ifadesini diyorsun sandım, sonradan gördüm :D Kararı sana ve diğer böyle dikkatli arkadaşlara bırakıyorum.
 
Bölüm 5 - Kıvılcım

Neden?

Bu sorunun bir ürperme gibi bedenimde yayıldığını hatırlıyorum. Ayak parmaklarımdan burnumun ucuna kadar, her yeri yavaş yavaş işgal edişini. Beni duymayacak bir boşluğa karşı sessizce yükselen çığlığımı.

Bunun nedeni Kurama değildi. Sadece Kurama değildi.

Bir şeylerin bedelini ödüyordum, öyle olmalıydı. Yoksa neden böyle bir şey olsundu?

Karşımda duran şeyi başka ne açıklayabilirdi?

...​
"Kurama?" diye seslendi, Naruto.

Cevabı, gecenin içinde yankılanan bir çığlık oldu.

"Aptal!" diye söylendi kendi kendine. "Önündeki şeye odaklan. Seni Kurama mı bir ninja yaptı?"

Harekete geçti ve yanan kasabaya doğru yollandı. Bir kaç kilometre uzaklıkta olan yere, kısa bir sürede varması gerekiyordu fakat bir sebepten dolayı, bedeninin her yeri tutulmuş gibiydi. Kuyruklular çıkarılınca, taşıyıcıların ölmesi gerekmiyor muydu? Belki de, sonu yaklaşıyordu. Eğer böyle bir şey olacaksa, kalan anlarını iyi değerlendirmeliydi. Olabildiğince çok kişiyi kurtarabilrdi.

Kendisine bunları söylemişti ama kalbi ona farklı bir şey fısıldıyordu. Uzun zamandır hissetmediği bir şey tekrar çirkin yüzünü göstermişti. Gaara'nın karşısında duyduğu ve varlığını sürekli olarak unutmaya çalıştığı o his. Ancak asla tamamen unutamamıştı, değil mi? Diğerlerinin yanında cesur bir yüz takınmış ve düşünülmek istemeyeni saklamıştı. Kendisinden bile.

Şu an kimse yoktu.

Tökezleyerek yere kapaklandı. Gözüne giren tozdan dolayı görüşü bulanmıştı. Onları temizleyerek tekrar ayağa kalktı.

"Hadi," dedi, görünmez bir düşmana karşı sesleniyormuş gibi. Düzensizleşmiş nefesine söz geçirmeye çalışarak, sesini daha da gürleştirdi. "Hadisene!"

Üstüne fırlayan kunailerden son anda kurtulabildi. Karanlığın içinden bir kikirdeme sızdı.

"Beni fark edebilmen gerçekten büyük başarı. Tekniğimin beni tamamen izi sürülemez yapması gerekiyordu. Tebrik ederim."

Ses, tek bir yönden değil, her bir taraftan geliyordu. Kopyalar mı? Genjutsu mu? Yoksa başka bir şey mi?

"Heh!" diyerek, ayağa kalktı. Onu kazara 'fark ettiğini' anlamasına izin veremezdi. "Uzumaki Naruto'yu bu kadar kolay altedebileceğini mi sanıyorsun? Rüyanda görürsün."

"Kes sesini!" diye tısladı karanlık.

Dört bir yandan üstüne fırlatılan silahlardan kaçmak için sıçradı. Bunu başarmıştı da, ta ki, devasa bir shuriken yerinden altından fırlayıp, bacağına saplanana kadar. Acıyla yere düştü. Kage Bunshin yapmak için çakra toplamaya çalıştı fakat bedeni hala allak bullaktı. Hiç bir şey yapamıyordu.

"Ne cüretle merhum Kurtarıcının adını lekelersin?!"

"Merhum mu?" diye sordu, Naruto, istemsizce.

"Kafana darbe mi aldın?" diye dalgaya aldı, görünmez hasım. "Gerçi belki de almışsındır. Buranın ninjalarının aptal olduğunu söylüyorlardı ama bu kadarını tahmin etmemiştim. Naruto-sama 10 sene önce öldü. Sen de birazdan ona kavuşacaksın!"

Görünmez adam, bu kendini bildirmeze haddini bildirmek için fırladı. Karşıdakinin kim olduğunu bilmiyordu ama Yedinci Hokage'nin adını anması yetmezmiş gibi, bir de üstüne ona benzmeye çalışmıştı. Pek becerememişti de. Zira adam, küçüklüğünde onu gördüğü zamanı hatırlıyordu. Herkesi aydınlatan bir güneş gibiydi. Bu, çürükler içinde, daha çakra bile toplayamayan ezik şey değildi. Yedinci olsaydı, çoktan yaraları iyileşmiş olurdu.

"İşin bitti!"

Ne olduğunu anlamayadan, yüzüne yediği bir darbeyle yere yıkıldı. Darbe o kadar kuvvetliydi ki boynu kırılmıştı. Bilincini kaybetti, bir süre sonra acısız bir şekilde Saf Diyar'a göçecekti.

Soluk soluğa olan Naruto, önündeki manzaraya baktı. Adamın neden üstüne atladığını anlamamıştı ama onu kurtaran şey bu olmuştu. Çakra toplayamıyor olsa da, yıllar boyunca yaptığı çalışmalar ve savaşlar bedenini en üst noktaya getirmişti.

Yere düşen adamın yanına gitti. İlk kez kazara birisini öldürmesiydi. Böyle bir şey yapmaya çalışmamıştı ama... önemi yoktu. Eğildi ve adamın yüzüne bakmak için bedenini çevirdi. Gördüğü şey karşısında az kalsın yere kapaklanıyordu.

Bir Konoha alın bandıydı.
 
Bölüm 6 - 写輪眼のカカシ

large.jpg
Bazen bir rüya görüyorum. Daha doğrusu, her zaman bir rüya görüyorum ama gerçekliğinden hiç bir zaman emin olamıyorum. Yüzümde bir maskeyle dolanıyor ve şinobi dünyasına terör saçıyorum. Bu rüyada "o" da oluyor. Ne diyebileceğimi düşünüyorum bu genç adama? Dünyasını yıkmaya çalışan ben değil miyim? Onu ölüme yollayan ben değil miyim? Yok oluşun ve yaratımın birleştiği kökte, soyumun izlediği o yerde, oturmuyor muyum? Beni gördüğünde, tamamen gördüğünde yok oluyorum.

Ortaya çıkarılırsam kaybolacakmışım gibi.

Belki de bu yüzden bir ninja oldum. Kimliğini gizleyen, gölgelerin içinden saldıran ve...

Peki ya gösterecek bir şeyim yoksa?

写輪眼のカカシ

Kendime ait bir şeyim yok. Bu yüzden başkalarıyım. Yolda rastladığım herkesten bir şeyler aldım. Ne verdim?

Obito, Sensei, Jiraiya, Üçüncü Hokage ve hatta Naruto. Gerçek büyük adamlar bunlardı. Başkalarının ardında kaybolmuş, deha taklidi yapan birisiydim ben sadece. Nasıl bu noktaya geldiğimi bilmiyorum.

Şimdi elli yaşlarında, kaybolmuş bir dünyanın içinde yürüyorum. Nereye gittiğim hakkında bir fikrim yok, ne yapacağım hakkında bir fikrim yok. Dünya tekrar kendisini yıkımın ve ölümün içine atarken, onu izlemek zorundayım. Hayır, sadece izlemek de değil. Onun bir parçası olmak zorundayım. "Biz askerleriz." Öyle değil mi? Yetiştirdiğim çocukları kaybetmek zorundayım. Minato sensei bununla nasıl başa çıkabilmişti acaba?

Merak ediyorum, Ateşin İradesi hiç gerçekten var oldu mu? Yoksa o da, benim gibi, sadece bir gölgeden mi ibaretti? Çünkü tek gördüğüm şey gölgeler. Her geçen gün daha da artıyorlar.

...

Maskemi çıkarırsam kaybolacağım.

...

...

Aynı saçı gibi gri olan gökyüzüne bakan adam, artık şaringansız kalmış gözüne dokundu.

...

Bir kez daha.

...

Bir kez daha.

...

Bir kez daha!
 
Bölüm 7 - Ateş

Yarattığım her şey cehennem alevleri içinde yok olup gidiyor. Bu benim suçum mu? Bir şeyin bedelini mi ödüyorum? Yoksa tamamen başarısız mı oldum? Fark etmiyor. Etrafımdaki turuncu sarı alevler her şeyi kasıp kavuruyor. Tüten cesetlerin arasından koşturarak, canlı birilerini bulmaya çalışıyorum. Bir kişi bile... bir kişi bile olsa! Bir yerden ağlama sesi duyar gibi oluyorum. Bir çocuk mu, diye düşünüyorum. Harekete geçerek sesin geldiği yöne doğru atılıyorum. Hıçkırıklar kulağıma daha da yaklaşıyor. Ancak bir gümbürtüyle beraber gelen çığlık sonrasında sessizlik çöküyor. Sadece yanan odunun çıtırtısı var. Yanan odunun ve yanan başka şeylerin...

Bundan sonraki yarım saati alevlerin ele geçirdiği şehri dolanarak geçiriyorum. Oradan oraya tökezleyerek koşturuyor ve arkamda kandan bir iz bırakıyorum. Kendimi kopyalamak için çakra toplamaya çalışıyorum ama beceremiyorum. Akademiden bile mezun olamamış bir genin kadar çaresizim.

En sonunda bir meydana yaklaşıyorum. Uzaktan birkaç siluet seçiyorum. Arkalarındaki kocaman bina, şehirde alev almamış tek yere benziyor. Gölgeler tartışıyor gibi görünüyorlar. Onlara sesleniyorum ve kafalarını bana çeviriyorlar. Etraflarındaki alevlerin turunculuğuyla garip bir tezatlık oluşturuyorlar.

Ben onlara yaklaşınca birisi, kafasını diğerine çeviriyor ve ardından ikisi de kalan son gölgeye bakıyor. Bir hareketle siyah siluetin boğazı kesiliyor ve kırmızı sıvı etrafa fışkırıyor. Haykırarak onların üstüne atılıyorum. Kim olduklarını umursamıyorum. Sadece onların kemiklerini kırmak istiyorum. Birisi bana atılırken, diğeri arkama geçmek için zıplıyor. Havaya sıçrayarak onu yakalıyor ve dönerek aşağıdakinin üstüne fırlatıyorum. Yere inerken yaralı bacağımdan gelen acı dalgası yüzünden duraksıyorum ve üstüme atılan bir ateş topundan zar zor kaçıyorum. Sol kolumdan gelen yanık kokusunu umursamadan, yandaki yıkık binadan düşmüş olan, bir ucu yanan büyükçe bir tahta kirişi kaldırıyor ve adamlara fırlatıyorum. Bu yaptığım hareket karşılığında göğsüme iki adet şuriken yiyorum. Ancak yolladığım tahtaya bağladığım teli görmüyorlar ve bana koşturmakta olan bir tanesi, teli kendime çekmemle beraber arkasından ona uçmakta olan alevli kirişi fark etmiyor. O yediği darbeyle yere serilirken, kendimi savunmak için kunaimi zar zor çıkarıyorum.

"Sen de kimsin?!" diye uluyor, bana saldıran diğer şinobi.

"Hiç kimse," diyorum, önceden karşılaştığım adamın tepkisini hatırlayarak. "Konoha burada ne yapıyor?"

Bir cevap gelmiyor ve çatışmaya başlıyoruz. Teknik yapamadığım için bu ateş kullanıcısına karşı dezavantajlı kalıyorum ama fiziksel olarak, yaralarıma rağmen ondan çok daha üstün olduğum anlaşılıyor. Onu zorlamaya başlıyorum ama bir şeyi görmemle dikkatim anlık olarak dağılıyor. Öteki şinobi, baygın bir halde yatarken, tahtanın diğer ucundaki alevler ona yaklaşıyor. Onu kurtarmam gerektiğini fark ediyorum.

Bu dikkat dağınıklığının bedelini sağ omzuma yediğim bir darbeyle ödüyorum. Karşımdaki şinobinin pis pis sırıttığını, bakmadığım halde hissedebiliyorum. Yaptığım tam bir amatör hatası... ama işi olduğu gibi bırakamıyorum.

"Arkadaşın ölecek!" diye sesleniyorum ona. "Üstündeki kirişi kaldırmamız gerek."

Konoha şinobisinin yüzüne bir şaşkınlık çöküyor ve geçici olarak saldırmayı kesiyor. Arkasına kısa bir bakış atıyor.

"Beni aptal mı sanıyorsun?" derken, kunaisini tekrar kaldırıyor. "İlk fırsatta beni arkamdan bıçaklayacaksın."

Tekrar saldırmak için üstüme atıldığında, çakrasının azaldığını fark ediyorum çünkü bu sefer hiçbir teknik yapmıyor ve sadece elindeki aletler ile fiziksel darbeleri tercih ediyor. Ben de onun kadar, hatta çok daha fazla yorgunum. Yenişemiyoruz. Aklıma bir fikir geliyor ve üstüme atıldığında, kunaisini avucumun içine batırmasına izin veriyor ve elini yakalıyorum. Adamı olduğu yerde kilitliyorum. Bir kafa darbesiyle onu bayıltmaya çalışıyorum ama çok yorgunum. Yavaş kalıyorum ve beni blokluyor.

"Sana iki seçenek sunuyorum. Ya dövüşmeye devam ederiz ve arkadaşın ölür, ya da bu saçma savaşı sonlandırır ve arkadaşını kurtarmama izin verirsin."

Şinobi bana şöyle bir bakıyor, belli ki kafasında bir şeyleri tartıyor olmalı. Genç yüzünden yirmi yaşına yaklaştığını anlıyorum. Yüzü bir yerden tanıdık geliyor ama çıkaramıyorum. Bunu düşünecek vaktim olmuyor çünkü ateşler diğer şinobiye gittikçe yaklaşıyor. Onun cevabını beklemeden elimi geri çekiyorum ve baygın arkadaşına doğru koşturuyorum. Temkini elden bırakmıyorum ama arkamda bıraktığım Konoha savaşçısı bana saldırmıyor.

Baygın şinobiye ulaştığımda, alevlerin yavaşça onu yakmaya başladığını görüyorum Ona olan saldırımdan dolayı kafasının kana bulanmış olduğunu fark ediyorum. İyileştirilebilir olduğunu umarak, birkaç dakika önce üstüne fırlattığım odun parçasını kaldırmak için elimi atıyorum. Sol kolumdaki yanıklar, sağ omzumdaki hasar, vücudumdaki diğer bütün yaralar ve yorgunluğumdan dolayı zorlanıyorum. Dişlerimi sıkarak onları görmezden gelmeye çalışıyorum ama çok yavaş kalıyorum. Alevler gittikçe yaklaşıyor. Ateşin çıtırtısı arasından, arkamdan yaklaşan adımları seçiyorum. Konoha şinobisi yanımda beliriyor ve tahtaya el atıyor. Beraber, kirişi kaldırıp atıyoruz .

Alnımda biriken terleri yenimle siliyorum ve soluklanıyorum. Bana yardım etmiş şinobiye doğru kafamı çeviriyorum.

"Bugün daha fazla kimse ölm--"

Gözüme saplanan bir kunaiyle beraber, kafam bir kukla gibi geriye gidiyor. Üstüme atılan adam metal parçasını daha da ittirmeye ve beni öldürmeye çalışıyor. Daha önce hiç hissetmediğim bir acı, gözümün olması gereken yerde nabız darbesiyle beraber patlıyor. Sanki birisi gözümün üstüne bastırarak karıncalanmasına yol açmış gibi. Sadece bundan katlarca daha kuvvetli. Gözümün içindeki metalin oynadığını ve daha da derine gittiğini hissediyorum.

Bana saldıran adamın elini yakalıyor ve bir hışımla yana büküyorum. Kolunu gittikçe çevirerek arkasına getiriyor ve zorlayarak kırıyorum. Kütürtünün titreşimini kendi bedenimde bile hissediyorum. Konohalı, acıyla bir çığlık koyuyor. Kendi gözümden akan kan dudaklarıma geliyor.

"NE YAPIYORSUN!?" diye böğürüyor ve adamın üstüne çöküyorum.

Altımdaki adamın yüzündeki gözyaşlarını gördüğümde, onu nereden tanıdığımı hatırlıyorum. Konoha'da canım sıkıldığında, etrafı izlemeyi sevdiğim alanlardan birisinde düzenli olarak oynayan çocuklardan birisine benziyor. Çok sulugöz ve diğerleri tarafından dalga geçilen bir çocuktu.

Fark etmeden kavrayışımı gevşetiyorum. Fırsattan yararlanıp bir patlayıcı kağıt çekiyor. Nefret dolu bir bakış beni delip geçiyor. Kağıt tıslayarak aktifleşmeye başlarken, kendimi zar zor ondan uzağa atabiliyorum. Arkamdan beni yakalamak için bir hamle yapıyor ama başarısız oluyor. Patlamanın içinde yok olup gidiyor.

Patlamanın yarattığı duman geçtiğinde, çocuğun bedenininden kalanları buluyorum. Paramparça bedenin üstündeki standart konoha yelekliği, gövdesini bir derece darbeden korumuş. Onun dışında geriye kalan pek bir şey yok. Peşimden atılırken, yüzüstü yere kapaklanarak ölmüş olan çocuğun, yelekliğini daha yakından inceliyorum. Kırmızı Uzumaki girdabının üstüne, gözümden akan kanlar damlıyor ve onu daha da kızıllaştırıyor.

Şehir cızlayarak, tıslayarak, çıtırdayarak, kimi zaman çöken binalarla gümdürdeyerek yanmaya devam ediyor. Isı girdabı her yeri kaplıyor. Bir süre sonra, öldürdüğüm şinobiyle beraber kurtardığımız adamı kontrol etmek aklıma geliyor. Yürüyen bir ceset gibi, bedenim sanki kendi kendine hareket ediyor. Adamı bıraktığımız yerde bulamıyorum. Onu aramak için, yönümü şehirde hala yanmamış olan tek binaya çeviriyorum ve iki Konohalının öldürdüğü cesedin yanından geçiyorum. Gözümün ucuyla iki şey görüyorum. Yarılmış boğazının üstüne sarkmış, boş bir çığlıkla açık kalmış çenesi ve bu şehrin lideri olduğunu belirten resmi giysiler. Şehrin merkezi olması gereken binaya bakışlarımı çevirdiğimde, önüne büyükçe harflerle bir şeyler yazılmış olduğunu görüyorum. Dizlerim boşalıyor ve kanımla, küllerle, ateşle kaplanmış bedenim yere düşüyor. Bayılmıyorum. Bayılmayı istiyorum ama bilinç kaybı yaklaşmıyor. Aklımdan gördüğüm yazıyı çıkaramıyorum.

"Ateşin İradesi."
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Bölüm 8 - Salgın

Bir Yıl Sonra

"Sana diyorum, geçen gün tostumda onun silueti vardı!"

Tartışan iki sarhoştan birinin sarf ettiği bu cümle havada bir süre asılı kaldı fakat diğerinin kahkahasıyla, geldiği kadar çabucak silinip gidiverdi. Ayakta dikilirken, üstündeki teçhizatı ve gaz maskesini kontrol eden şinobi, etrafını inceledi. Az kişinin bulunduğu loş barın çıkışlarını gözetledi. Korkuyla mı, yoksa öfkeyle mi olduğunu kestiremediği, kaçamak bakışlar görmüştü. Bunlara alışalı ne kadar zaman oluyordu? Daha doğrusu alışabilmiş miydi? Konoha'nın geldiği hali sevmiyordu ama zaten burada bulunmasının sebebi de oydu.

"Moegi," diye seslendi, küçüklükten beri arkadaşı olan turuncu saçlı kadına. "Sence dedikodular doğru olabilir mi?"

"Eğer doğrularsa onu kesinlikle burada bulacağız," diye onayladı, kadın, kendi gaz maskesinin ardından. "Ama onun çakrasını sezmiyorum."

Sensör tipi ninjanın dediğinden şüphe etmeyen Konohamaru, yüzünde ölü bir bakış olan barmene baktı. Barmen, aşağı yukarı Kakashi yaşlarında görünüyordu. Sake şişesini doldurmaya gelenlere, sanki öbür dünyadan gelen bir isteksizlikle servis yapıyordu. Adamı suçlayabilir miydi? Bugünlerde insanların çoğunluğu böyleydi.

"Babalık, burada takılan bir ayyaş gördün mü?" diye sordu, orta yaşını biraz geçmiş adamın yanına giderek.

"Ayyaştan bol ne var be?" diye cevapladı, suratı duvar gibi olan adam. Bir yandan bir bardağı siliyordu. "Hayırdır, lisansım var benim. Yoksa mekanımı kapatmaya mı geldiniz?"

Konohamaru daha cevap veremeden, Moegi, canlılığı maskenin ardından bile belli olan bir sesle lafa girdi.

"Bu sana bağlı. Aradığımız kişi sarı saçlı, 1.80 civarında."

Adam onlara bakarken aklından neler geçtiğini bilmiyordu fakat bıyık altından "Konoha köpekleri..." diye homurdandığına yemin edebilirdi.

Barmen, bilerek yapıyormuş gibi, eldivenlerini yavaşça çıkardı ve fırının alevine attı. Konohamaru bir şey diyecek gibi oldu ama kendisini tuttu. Bunun yerine, adamın oldukça sakin bir şekilde, yeni bir çift eldiven takmasını izledi. Orta yaşlı barmen, yavaş yavaş elini kaldırdı ve en izbe, en karanlık köşeyi işaret etti.

"Şurada, o köşede."

O tarafa gitmeden önce, Moegi adamla tartışmayı ve eldivenleri yakması için başka bir yer bulmasını emretmeyi ihmal etmemişti. Ancak tutanak tutmamıştı.

"Gerizekalı ihtiyar... bitkileri her yere yayacak," diye söylendi, siniri tepesine çıkmış kadın. "Açık bile olmaması gerekiyor."

"Bizim görevimiz bu değil," diyen Konohamaru, içten içe ona katılmadan edememişti. Kuyruk Tohumlar her yere yayılmışlardı ve insanları olabildiğince birbirlerinden uzak tutmak gerekiyordu. Öyle ki savaş bile sekteye uğramıştı.

Adamın bulunduğu köşeye yönelirken, kalbinin hızla çarpmaya başladığını hissetti. Onu görmeyeli on küsür sene olmuştu. Sonunda bulabilecekler miydi? Umutlanmamak için kendisini yatıştırmayı denedi. Her seferinde böyle oluyordu. Uzun süredir sağda solda dedikodularını duyuyorlardı ama onların kaynağına gittiklerinde, hiçbir zaman doğru çıkmıyorlardı. İnsanlar onu bir ilah seviyesine çıkarmışlar ve kızarmış ekmekte bile görmeye başlamışlardı. Acaba bunların hepsi, yine, bir hayal ürünü müydü? En başından beri öyle miydi? Buna inanmak istemiyordu.

Masada tek başına oturan adamın üstünde bej rengi bir pelerin vardı. Arkası dönük ve pelerinin kukuletasını başına çekmiş adamın, ne saçları ne de yüzü görünüyordu. Ona yaklaşırlarken şöyle bir kıpırdandığını gördü. Saldırmak için mi hazırlanıyordu? Bu sorunun cevabını anlaması çok uzun sürmedi, zira adam bir an sonra masaya ve yerlere kusuvermişti. Öğürerek bütün içini boşaltırken, ayağa kalkmaya çalıştı fakat kendi kusmuğunda kayarak yere düştü.

Mekan sahibinin bakışlarını hissedebilen Konohamaru, daha fazla sorun çıkmaması için adamı kaldırmak için yeltendi. Bunun ardından, üstündeki üniformayı dezenfekte etmesi gerekecekti.

Ona yaklaşırken, kaymış kukuletanın altından beliren sarı saçları gördü. Onların örüntüsü çok tanıdık geliyordu. O muydu?

"Naruto-sama?" diye sordu, Moegi.

Hala arkası dönük olan ayyaş yüzünü kaçırdı ve kukuletasını çekti fakat Konohamaru, masadaki ve yerdeki ramen parçalarını görmüştü. Sadece o, bu kadar çok ramen yiyebilirdi.

"Naruto!" diye seslendi, elini omzuna koyarak.

Bunu yaptığı gibi, elinin adam tarafından sertçe bükülmesi bir oldu.

"Naruto öldü... beni rahat bırakın."
 
Bölüm 9 - Hayalet

Her şey çürüyormuş gibi geliyor. Kendi bedenine hapsedilmiş bir hayalet gibiyim. Çevremdeki dünya çöküyor ve oturup izlemekten başka bir şey yapamıyorum. Belki de bırakmalıyım ve ateş hepimizi kasıp kavurmalı. Bütün bu kiri ve çürüyen dokuyu alıp götürmeli...

Zaman zaman, küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Çocukken, o tanukiyi ilk gördüğümde bacaklarımın titremesini ve bütün bedenimin bana kaçıp gitmemi söylediği zamanı hatırlıyorum. Oysa kaçamıyorum, değil mi? Aldığım her nefes ve attığım her bir adım, beni belirsiz bir geleceğe sürüklüyor. Zamanın gidişatını tersine çevirmek bile değil -bundan çoktan vazgeçtim- sadece durdurmak istiyorum. Kalan azıcık şeyin de, elimden bir cesedin külleri gibi kayıp gitmemesini istiyorum. Oysa bu dediklerimin hiçbirini yapamıyorum. Boğulacak gibi oluyorum. Bütün davasını kaybetmiş, doğanın imkansızlıklarıyla savaşan çökmüş bir savaşçıyım.

Eskiden kendim ve sevdiğim herkes için, bir "sonraki gün" hayal edebilirdim. Gelecek olan o gün, hepimiz için çok güzel olacaktı ve çok zorlu olsa da ona ulaşacaktık. Oysa toza ve küle dönüşerek, yok olup gittiler. Tam rüyama ulaştığımı zannettiğim an, herşey, herkes elimden çekilip alındı. Yalnızım, hayatımda hiç olmadığı kadar yalnızım.

Daha doğrusu yalnızdım. Geçmişin hayaletleri bana işkence ediyor. Arkamda dikiliyor ve boğazıma bıçağı dayıyorlar. En minik bir hareketimde etime onu batırmak için bekliyorlar.

Bir yerlerde hata yapmış olduğum hissi beni rahat bırakmıyor. Bir şeylerin bedelini ödüyor olmalıyım. Yoksa... yoksa bütün bunların hepsi anlamsız olurdu. Ama zaten şimdiden anlamsız değil mi? Ne var, birisi bana bunları yapmış olsa? Birisinin seçimi olmuş olması daha mı iyi kılacak? Bu beni rahatlatacak mı? Onlardan intikam alacağım ve her şey bitecek, öyle mi?! Bütün bu yalanlara artık inanmıyorum. Bunların yanlış olduğunu zaten biliyordum. Ustam öldüğünde, köyüm yok olduğunda ve intikam ateşi damarlarımda dolandığında bunu zaten fark etmiştim. Sadece kapalı bir kapının ardına saklamıştım. İncitene zarar vermenin anlamsız olmasından öte, acının kendisi anlamsız bir şey. Bu dünyada hiç kimsenin, hiçbir sebeple acı çekmemesi gerekiyor. Bu acılardan bir ders çıkarıyorsak, bir erdem ediniyorsak, bunu yapmak zorunda olduğumuz içindir. Bunu yapmalıyız çünkü öbür türlü yaşayamayız. Acı çok ağır hale gelir ve bizi ezer. Yok eder. Ve ben, çıkarılması gereken tek bir ders kaldığını görüyorum. Herkes için gelecek olan o son ders.

---
Konohamaru ve Moegi, dışarı fırlayan adamın peşinden ormana girmişlerdi. Yüzünü görmeseler bile, ikisinin de midesinde gittikçe büyüyen bir düğüm, hedeflerine çok yakın olduklarını söylüyordu. Onca çabanın, onca çöküşün ardından sonunda tekrar onu bulmuşlardı. Ancak bir şeyler yanlıştı.

"Naruto!" diye bağırdı, daldan dala atlayan adam. "Naruto, bana cevap ver!"

Onu karşılayan tek şey, ağacın üstüne hızla inen ve kalkan ayakların sesiydi.

"Konohamaru," diyen Moegi'nin sesi endişeyle kararmıştı. "Onun Naruto olduğuna emin misin? Hiçbir çakra sezmiyorum."

Bu kaygısını daha önce de dile getirmişti ama cevabı ne olabilirdi? Adamı belki otuz dakikadır kovalıyorlardı ve hala yakalayamamışlardı. Adam onlardan ne uzaklaşabiliyor, ne de yakınlaşıyordu. Onun geçtiği dallarda arada buldukları kusmuk parçacıkları, midesinin hala kötü olduğunu gösteriyordu. Belki de bu yüzden onlara bir mesafe koyamamıştı. Ancak ona attıkları teller ve diğer yakalama tuzaklarından kaçabilecek kadar enerjisi de vardı. Kovalamacaya başladıklarından beri tek bir kelime daha etmemişti. Ölmekten kastı neydi?

"Eh!" diye bir nida yükseldi, kovaladıkları adamdan. "Sonunda!"

Göz açıp kapayana kadar hızını katlarca arttırdı ve kaybolup gitti. İkili durup, soluklanmak zorunda kaldılar. Normalden daha çok terlemesine yol açan maskeyi çıkarıp, alnından akan ter damlalarını silen Konohamaru, turuncu saçlı yoldaşına döndü. Soran gözlerle baktı.

"Hayır, hala bir çakra sezemiyorum. Başka bir şey yapmış olmalı," diye yanıtladı, genç kunoiçi. "Öff be! O kadar da yaklaşmıştık!"

Konohamaru'nun dudakları hinlikle kıvrıldı.

"Ne yaptın?" diye sordu, eski-yeni takım arkadaşını tanıyan kadın.

"Üstüne bir izleyici yerleştirdim. Eski rakibini bu kadar kolay atlatabileceğini sanmıyor herhalde. Naruto hiçbir zaman çok zeki olmadı," diye yanıtladı, elindeki aygıtı gösteren adam.

"Evet, siz ikiniz oldukça iyi anlaşıyordunuz," diye, kelimelere imalı imalı bastırarak yanıtladı kadın fakat bir yandan içten bir şekilde sırıtıyordu.

Üstlerine çöken bu iyimser mod çok uzun sürmeyecekti.

"Birileri yaklaşıyor," diye uyardı, sensör tipi genç kadın. "On... on beş... toplamda on sekiz kişi." Çömeldi ve elini yere koydu. "Çakralarının içeriğine bakılacak olursa, ninja olmalılar. Bu taraflarda hiç birimimiz var mı?"

"Yamanakalara sahip olsaydık, onlardan doğrulama alabilirdik ama zannetmiyorum," dedi, başını sallayan adam. "Geçtiğimiz yerleşke civarında arada direnişçiler görülüyor. Köydekiler onları uyarmış olmalı. O meymenetsiz barmen bile olabilir."

Kadın ona işaret ederek otuz saniye kaldığını haber verdi. Maskelerini tekrar taktılar ve yaklaşan savaşa hazırlandılar.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Üst