Kahraman Baykuş - Kanatlanan Kültür

Hamit Kaplan

KocaYusuf53

Kahraman Baykuş
Üstat Kullanıcı
FB_IMG_1776185817320.jpg




Dikkat: Okumaya takip olduğunuz bu metin, Hamit Kaplan’ın şahsiyetindeki devasa kütleyi ve maruz kaldığı kadirsizliğin kasvetini bizzat kelimelerin sıkletiyle hissettirmek gayesiyle, Türkî-i Kadîm’in en girift dehlizlerinden devşirilmiş ağır bir üslupla bezelidir. Basit yazmayı, akıcı ve herkesçe malum kelimelerle meram anlatmayı beceremediğimden değil, aksine, bu devasa acıyı alelade cümlelerin sırtına yüklemeyi hakaret saydığımdandır. Şayet satırlar arasında nefesiniz daralır ve mananın ağırlığı idrakinizi tazyik ederse biliniz ki bu, yiğidin sırtındaki yükün, dimağınıza vuran aks-i sadasıdır. Bu satırlar sadece tetkik edilmek için değil, şu heybetin altında ezilip hakikati iliklerinize dek hissetmeniz için kaleme alındı.

Hamit Kaplan, kuru namdan azade, bizzat hakikatin lâ-yetezelzel azametidir. 1934 senesi, Amasya serhaddi, Hamamözü cenderesi. Tabiatın haşin sinesinden fışkıran sarp bir himmet. Müsademe sahası basit bir kârpazar değil, hayatın şedit niza'ının kan ve ter ile mühürlendiği fûlâd bir zemindir. Yirmi bir yaşında güreşe atılması tehir sayılmaz, belki vaktini bekleyen bir şuurdur. Beraberindeki şecerî sanduka da basit bir eşya değil, talihi gırtlağından yakalayıp zapt etme cüretinin bî-ses lakin heybetli vesikasıdır. 1955 İspanya birinciliği, Karlsruhe muvaffakiyeti sadece girizgâhtır. 1956 Macaristan hudutlarında dizindeki hasara rağmen alınan net galibiyet. Karşı cephe cenk zeminine kadem basarken, şu müstesna alp tarihin ahşasına yürümekteydi. 1956 Avustralya cengi. Bu basit bir idman değil, bir irfan imtihanıdır. İki ayrı stilde birden pençeleşmek. Grek-Rumen dördüncülüğü, ufku yırtacak fırtınanın evvelinde beliren ağır ve kurşunî sessizlik. Serbest stilde Amerikalı Kerslake ile yaşanan asab harbi akabinde, Hintli Ram ile İranlı Nuri yenilirken, aslen cenk zeminine serilenler rakipler değil, tereddüdün ta kendisidir. Finalde rakipleri zerre şüpheye mahal bırakmadan ezmesi, yirmi iki yaşında mutlak galip ilân edilmesi basit bir nişan değil, haysiyetin cihanın sinesine silinmez bir mühür niyetine nakşedilmesidir. Hadîd bir himmetin, tereddüt nâmındaki karanlıkları kendi nârıyla mahv etmesidir.

1957 İstanbul zaferi, 1959 fırtınası. Vakit aktıkça kaba kuvvet yerini derin tefekküre bıraktı. Artık salt yenmeye çalışan değil, yenilmemeyi bilen, İsveçli muhatabı Halvist’e köprü kurdurup puanla ezen, Bulgar muarız ile berabere kalan ilm-i tedbir ustası. 1960 İtalya gümüşü, 1961 Şark seferi iki gümüş nişanı. Zirve tehlikelidir, kadirşinas sayılmayanların nankörlüğüne açıktır. 1963 Bulgaristan vaka-i elîmesi. Er meydanında mı? Hayır, evrakın küf sinmiş labirentlerinde. Güreşi bildiklerini sananlar, yüz beş sıkletlik devasa azmi yüzden üç eksik sınırına inmeye icbar etti. Bu, bir idrak cinayetidir. Hamam hararetiyle eriyen sekiz sıkletlik fark, vücuda değil, şuura yapılmış taammüden suikasttır. Şu yürüyen hayalet, mide-i tehî ile meydana kadem bastı. Rus Medved karşısında. Hayatında ilk defa sıklet düşmekteydi. Aç vücudun niza-ı kadîme kafa tutması. Sekiz ile birin cemi dakika süren beraberlik. Lakin hüküm tebdil kabul etmezdi. Acıktıran ihtar Medved lehineydi. Tuş değil, kalemiyye idaresinin neşteridir. Sistemin hakemleri vukufiyet sahibiydi. Bu yenilgi değil, sefil bir tezgâhtır. Gecenin buçuğunda yatağa girip sabah altıda tartıya çıktığı Rumen Pavel maçından alınan beraberlik, nişan değil, sistemin yüzüne fırlatılan sert eldiven hükmündedir. Kalemiyye idaresinin nasırlı pençeleri, lahm u kemikten müteşekkil bir abideyi evrak zahmıyla mecruh etmeye yeltenmekteydi.

1964 Şark cengi. Aynı ferman, aynı hamakat. Yine yüz yedi sıkletten 97 sınırına kıyım. İsveçli muarızı Türkî-i Kadîm’den kalma irfan ile, fûlâd bir künde ile havalandırdı. Alman Dietrich karşısında beraberlik. Bedeli, kaburga kemiklerinden birinin kırılması. Elbise tebdil mahallinde ciğerlere çekilen tütün dumanı, basit bir idmancı anısı değil, ruhu sarmalayan kadirsizliğin sinede hapsedilip kâinata savrulan dilsiz feryadıdır. Kırık kaburgayla canını dişine takarcasına güreştiği Amerikalı muarız ile Kubat maçlarından alınan beraberlikler. Ve terazi. Üçüncülük nişanı kasla değil, insanın içindeki intizamla, lâ-yetezelzel bir disiplinle kazanıldı. Lakin hakikati gizlemeye lüzum mu var, erin gururu incinir. Kırık vücutla Grek-Rumen stiline çıktı. Çek Kment’e yenildi. Macar devi karşısında ihtar fırtınasına kurban giderek diskalifiye edildi. İdare, bahsi geçen devi cenk zemininde mahvedemeyince, bî-ruh mefhumlar ile tüketmişti. Belki Macar devini ezemezdi. Vücut artık hayır diyememişti. Şu isyan timsali, kendi derûnunda perverde ettiği lakin ihanetle meşmûm bir urun sıkletiyle içten içe çatırdamaktaydı. Nihayet Viyana. Nihai perde, gurbet eller. Gönlü kırık, yüzü kızarık. Hasarlı diz için defaatle çekilen telgraflar. Mukabilinde alınan tek nida, sağır ve kör sessizliktir. Makam sahiplerinin değişeceği bahanesine sığınan sefil ahmaklıktır. Devletin karşılayamadığı meblâğı, yabancı hekimin merhameti üstlendi.

1976 senesinin ibtidaî ayı, penç-i rûzu. Nihai ve abes durak. Şuuruyla, disipliniyle, cihanın devlerine nida fırlatan mukaddes cenk zemininde haysiyetiyle çarpışan şu rasîn kudreti yenen; ne muarızın kuvveti, ne şaşırtmaca hilesidir. Celâdet timsalini kaba mekaniğin, bî-ruh asrın, bayağı ziftli sathın karanlık rastlantısı ezdi. Müsademe sahasında sırtını yere getiremedikleri himmeti, demir yığınlarının acımasız kargaşası devirdi. Bu hüküm hakikat değil, isyandır. Azametli erin ufak sarsıntıyla hiç uğruna yıkılması misali acı tezat. Kaderle çarpışarak tükenen metîn bir azmin, kör talihine mağlup düşmesidir. Şecerî mahfaza Amasya serhaddinden süzülürken ümit-i bî-payân idi, rücu ederken ise mîras-ı perişan kisvesine büründü. İçinde bir deste dâhi dört altın, bir deste gümüş ve bakır nişan değil, gurbet hastanelerinin karşılanmayan faturaları ve devletin vücudu üzerine yürüyen adamın çilesi mevcuttu. Kahramanlarını unutan, kahramanlarına üvey evlat muamelesi yapan şu içtimai gölge neyi hatırlar? Fidanken ektiği, büyüyüp de biçtiği, ağaç hâline gelip dallarından ab-ı hayat içtiği şu gövdenin kovuğunun dibinde bile ıslanmaya muktedir bu millet, şu rayihayı dahi zayi etmeyi bilir elbet. İnsanın kuvvetini alkışlayan, lakin çilesine sağır kalan zümrenin vicdanına fırlatılmış cevapsız sualdir. Pûlâddan nesc edilmiş bir destanın, nankörlüğün paslı çarkları beyninde tedricen tesviye edilip bî-kes bir maziye malzeme kılınmasıdır. Güreşin mukaddes kaidesinde sırt-ı bükülmez kalan muarızın nefesini çelik pençelerinde eriten, lakin idarenin evrak kusan rutubetli geçitlerinde tartının insafsız ibresine kurban verilen şu müstesna kudretin; dökme demirin ve hissiz ziftin kör talihinde ufalanıp ademe karışması, bizzat maziye sırt çeviren şu hafızasız zümrenin ebediyetin alnına zehirli neşter yarası misali kazıdığı her harfiyle idraki tazyik edip aklı iflasın kıyısına sürükleyen; en nihayetinde beşer lisanının mecalini bütünüyle tüketip sükutun sağır edici karanlığında yankılanan dilsiz, kimsesiz lakin kıyamete dek baki kalacak muazzam bir ihanet âbidesidir.

Cihan-ı süflînin maddiyat ile zehirlenmiş şu pelit mizanı, fazileti değil, salt kaba etin çelik ile nizasından damlayan kanı ve makam sevdasına bürünmüş riyakâr hırsı, vicdan denilen kanayan mezarın dehlizlerinde saklayıp; heybetli maziye ait asil bir iskeleti nankör bir sükûtun insafsız dişlileri arasında paramparça ederek, zamanın nisyan rüzgârlarına bir avuç külden ibaretmişçesine savurur. Er meydanının asırlık nizamında bükülmez bileğiyle ebediyete kafa tutan, lakin bayağı ziftin ve dökme tenekenin nankör kibrine yenik düşen şu devasa anıtın gölgesi; hakkı yenmiş her yiğidin yüreğine kıyamet sabahına dek sönmeyecek bir isyan alevini üflerken, kendisini var eden, lakin nankörlüğünü evrakın kirli yüzünde unutan idarenin nasırlaşmış ruhunu arafın en ücra köşesinde ebediyen kavurur. Hasmın bileğini büken şu pûlâd kudreti bir tek şu bî-vefâ sükûtun zehri tüketir... Ve yalnızlık en ağır sıklettir...
 
Üst